21. BÖLÜM- TEHLİKE MATİNESİ
21. BÖLÜM- TEHLİKE MATİNESİ
‘’Evren atomlardan değil, hikayelerden oluşur.’’
Sessizlik, en dürüst şeydir. İnsanlar konuşur, yalan söyler. Duvarlar susar. Ben duvarlara daha çok güvenirim. Nefesimi sayıyorum. Bir, iki… Düzensiz. Her seferinde aynı şey olur. Önce göğüs kafesim hızlanır, sonra her şey netleşir. Sanki dünya bulanık bir camın arkasındayken biri o camı siler.
Adımı kendim seçtim, Mavi.
Herkes karanlığı siyah sanır ama karanlık Mavi’dir. Soğuk, derin, boğar ama bağırmaz.
Ellerime bakıyorum, titremiyorlar. Hiçbir zaman titremezler. Elleri titreyenler karar veremeyenlerdir. Ben hep karar verdim. Hayatım boyunca bana sorulmayan soruların cevabını böyle verdim. İnsanlar beni anlamaya çalışıyor. Dosyalar açıyorlar, isimler koyuyorlar. “Seri katil” diyorlar. Sanki bu kelimeler her şeyi açıklıyormuş gibi. Kimse bazı insanların varlıklarıyla odayı neden kirlettiğini sormuyor.
Ben kirli şeyleri severim. Kir, insanı özgürleştirir. Hata, insanı gerçek kılar. Sen köklere bakamasan da, tohum toprağın altında büyümeye devam eder.
Bazen geçmişi hatırlıyorum. Detayları değil de… Hisleri. O boğazıma oturan, adını koyamadığım ağırlık küçükken de vardı. Bir kapı gıcırdadığında irkilen insanları gördüm, ben irkilmem. Kontrol bende olduğunda korku salgılamam. Aslına bakarsan korku, bende yok. O güçsüzlerin mirasıdır.
Sonra sessizlik, içimde tuhaf dinginlik. Her şey olması gerektiği yere oturur. Dünya bir anlığına doğru çalışır. Tam o noktada hatırlarım.
Ben kötü değildim. Ben sonuçtum. Kimse sonuç olmak istemez ama birileri sebep olur.
Vicdan dedikleri şey, yanlış sorular soran bir mekanizmadır. Ben doğru sorularla büyüdüm.
Pencereye yaklaşıyorum. Şehir aşağıda akıyor. Işıklar, insanlar, hayatlar… Hepsi çok hızlı. Kimse durup bakmıyor. Kimse görmüyor. Belki de sorun bu.
Beni yaratan şey, onların görmemesiydi.
Derin bir nefes alıyorum. Buhar olup sıcak odaya karışıyor. Şimdilik biliyorum, tekrar gelecek. Hep geliyor. Zincir boynuma ağır, ama tanıdık.
Bazı insanlar yaşar.
Bazıları… Öldürür.
Ben öldürenim.
Vicdan mahkemesi, tehlike matinesi.
Liva.
Sene, 2019.
Pırıl’ın arkasından el sallarken, adımlarım çoktan sınıfıma doğru yönelmişti. Kalabalık koridordaki hedefim kantinden kahve alıp derse girmekti. Fındıklı kahveyle dolu karton bardağı kadının elinden alırken avucumun yandığını belli etmemeye çalışıyordum. Bazen iki bardağa koysalar da genel olarak tek katlı oluyordu ve kaynar su elimi pişiriyordu. Ücreti ödeyip tahta kaşıkla karıştırdığım kahvemle sınıfa yavaş adımlarla girdim. Bu derse aşkım dağa taşa yazılırdı ama sınıftan kimseyle tanışmamıştım. Pırıl’ın da bu dersi alması için çabalamıştım, istememişti. Kaya ile ortak seçmişlerdi seçmelileri. Erkek arkadaşıylayken öyle üçüncü kişi oluyordum ki sırf onların inadına bahçeden bir erkeğin koluna girip sahte sevgili yapma işi cazip geliyordu.
Karan bu okulda değildi. Olsaydı bile varlığı yokluğu bir olurdu. Hepsinden öte partilerde ya da arkadaş ortamlarında onunla takılmak iyi olabilirdi. Bunun yerine flörtöz bir kız olup çıkmıştım işte.
Kahve bardağını masaya bıraktıktan sonra çantamı ve mantomu da yanımdaki sandalyeye yerleştirdim. Hoca tam saatinde sınıfa ayak bastığında kahvemden bir yudum daha alarak not alacağım defterin kapağını araladım. Ders senaryo yazarlığı’ydı. Bu hafta senaryo yazarken karakterlerin psikolojik olarak incelemesini işleyecektik. Öncelikle selam vererek bazı kavramların açıklamalarından başladık.
‘’Nevrotik: Güvensizlik, huzursuzluk ve kaygıdır. Karakter gelişiminin en temel iki ögesi, ahlak duygusu ve romantik ilişki. Senaryoda ne olursa olsun bu iki ögeden nadiren kopulur. Senaryonun amacı ya zafer elde etmek ya da aşık olduğu kişiyle birlikte olmaktır.’’
Hocanın okuduğu notlardan anladıklarımı, kendi cümlelerimle defterime not alıyordum. Ah Liva, terzi kendi söküğünü dikemez ki.
‘’İğdişlik kaygısı, güçsüzlük ve iktidarsızlık manalarına gelir. Oedipal temalar işlenirken sıkça rastlanan bir kavramdır. Fantastik veya polisiye türde yazacak olursanız slasher filmler başlığı altında yazabilirsiniz. Kurbanların saldırıya uğradığı sahnelere denmektedir. Filmdeki kötü karakterlerin saldırganlık arzusuna İD adı verilir.’’
Kahvemden yudumlayarak hala soğumamasına şaşırdığımda kapı yavaşça tıklatılmıştı. Hoca ‘’Gir,’’ diyerek yanıtladığında içeri giren o’ydu. İlkokuldan sonra bir kez daha karşılaştığım, eğitim hayatımda peşimi bırakmayan o kişi. Biraz aradıktan sonra gözleri gözlerime çarptığında kalabalık sıraların arasından yanıma doğru yürüdü. Yan sandalyemden mantomu ve çantamı kaldırarak yanıma oturduğunda hocayı dinlememe engel oldu. Kaşlarımı çatarak yüzünü inceledim.
‘’Otur dediğimi hatırlamıyorum.’’
‘’İzin almadım.’’ Göz devirerek çantamı masanın köşesine aldım. Mantoma uzanacakken onun kucağına aldığını fark ettim.
‘’Ver,’’ dedim elimi ona uzatarak. Kaba eliyle elimi tuttuğunda anlamsız bir bakış attım.
‘’Elimi tutmak istediğini bilmiyordum Liva,’’ dedi bana.
‘’Seni öldürmek istediğimi biliyor musun Asır?’’ dedim ona. Elimi ondan çekerek işaret parmağımı dudaklarıma götürdüm sus dercesine. Gülümseyerek burnunu çekti. Gümüş metal yüzükleri sakalını her kaşıdığında çenesini üşütüyor olmalıydı.
‘’Günahkarlar daha eğlenceli,’’ diye mırıldandı dirseklerini masaya yerleştirirken. ‘’Suçluluk, pişmanlık gibi duygulara yabancılar. Ahlakdışılar.’’ Onu dinlemeyi keserek hocaya yöneldiğimde kahveye parmaklarımı sardım, karton bardak ılımıştı ve artık elimi yakmıyordu.
‘’İyi bir kötü karakter yazmanın sırrı, kendi içinizdeki kötüyle ilişki kurmaktır,’’ dedi hoca burnunun üstüne düşmüş gözlüğü yukarı iterken.
Kitabımı yazarken yaptığım şeyi duymuştum. Şayet zihnindeki karanlıkla tanışırsan seri katil yazabilirdin. Vampirler, katiller gibi id karakterlerin oral sadizm denilen kavramı açıkça gösterilir. Başkalarına hakim olma ve yine başkasına verdiği acıdan tatmin olmanın sapkınlık arzusu.
Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Asır’ın gözleri üzerimdeydi, ona bakmadan doğruca hocaya kitledim gözlerimi.
‘’Freud anlayışına göre ego, senaryonun kahramanıdır. İd ile uzlaşmaya çalışır. Süperego ise yol göstericidir. Toplumsal ahlak kurallarını benimsemiş kişilerin süperegosu güçlüdür. Birnevi, kötü karakterlerin karanlık tarafını bastırmaya çalışan içsel çatışma gibi varsayılır.’’
Gözlerinin üstümde olduğunu bilmek kafamı karıştırıyordu.
‘’Asır,’’ diye mırıldandım, ona dönüp gözlerinin içine baktığımda. ‘’Yıl sonu balosunda kavalyem olur musun?’’
Günümüz.
Kapının çalışıyla gözlerimi diktiğim yerden oraya doğru çevirdim. Güney ve Sedef henüz gelmemişti. ‘’Gel,’’ diye mırıldandığımda usulca içeri giren Parstı. ‘’Canım?’’ Yerimden kalkıp kollarımı açarak ona doğru yöneldim. Beni sımsıkı sararak saçlarımın arasına öpücük kondurdu.
‘’Yalnızsın.’’ Onaylarcasına başımı salladım. ‘’Beraber çalışalım.’’ Dudaklarını dudaklarıma kapadığında arzuyla öptüm onu.
‘’Leyla nerede şimdi?’’ dedim yavaşça geri çekilerek.
‘’Açelya çıkartacak muhtemelen.’’
‘’Suçlu değil mi?’’ Kaşlarımı kaldırarak parmaklarımı saçlarına doladım. Yumuşak ve hoşlardı.
‘’Bana sorarsan değil. Tüm oklar onu gösteriyor ama bir avukatın yapacağı iş değil bu.’’
‘’Neden?’’ diye sordum yutkunarak. Ellerimi ondan çektiğimde koltuğa ilerleyerek tek hamlede oturdu. ‘’Açelya’nın arkadaşları sütten çıkma ak kaşık mı?’’
‘’Yapmaz işte Liva,’’ dedi Pars elini yüzünde gezdirirken. Uzamış sakallarıyla oynuyordu. Gümüş saatinin parlaklığı gözümü almıştı.
‘’Açelya masum mu?’’ dedim vurgulayarak. Ses alamadığımda elimle başını kaldırdım ve bana bakmasını sağladım. Gözlerinde Açelya’ya inanan o küçük parçayı görmüştüm. Sertçe yutkunarak cebinden çıkarttığı sigara paketinden bir dal çıkartıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Ben buradayken sigara içecekti. Çakmağın ateşiyle sigarayı tutuşturduğunda sesli bir nefes verdim. ‘’Masum mu... Pars?’’
Cevap alamamıştım. Masanın etrafından dolaşarak koltuğuma geçtim ve önümdeki eskize odaklanarak tavır almaya karar verdim.
‘’Bana niye böyle sorular soruyorsun?’’
‘’Zaman kazanıyorsun.’’
‘’Ne?’’
‘’Sigara yakarak zaman kazandın. Onun masum olduğunu düşünüyorsun.’’
‘’Liva, saçmalama.’’ Dudaklarından uzun bir duman bırakıp bir kez daha ciğerlerine çekti sigara dumanını.
‘’Elindekinin ardına saklanıyorsun.’’ Yüzümde kontrol edemediğim bir soğukluk olduğuna emindim. Ona sinir olmuştum, Pars’a.
‘’Kafanda kuruyorsun.’’
‘’Sen nasıl dedektif oldun aklım almıyor,’’ dedim iğnelercesine. Bana baktığına emindim ama artık ona bakmıyordum.
‘’İşinde yeterince iyi değilsin mi diyeceksin yine?’’ Alaycı bir tavırla gülümsedim ona.
‘’Annen... Baban... Rol modelin olmamış ki senin.’’
‘’Liva?’’
‘’Bencilsin Pars. Duyguların gelişmemiş, kendini ortaya atıp dava bile çözemiyorsun sen.’’ Kafamda bastırmaya çalıştığım ama gittikçe artan yılanların başını ezemiyordum. Pars’ın gözleri gözlerime değdiğinde kendimi durduramıyordum.
Acıyı hissettim.
Parmaklarımı dudaklarıma götürüp dişlerimi geçirmeye başladım. Göğsümdeki nefes beni boğuyordu. Belki nefes almasam daha iyi olurum gibi geliyordu.
‘’Sen...’’ dedi Pars, parmaklarının arasından düşen sigarayı umursamadan. ‘’Liva.’’
‘’Pars...’’
Ellerimde dişlerimin izi var. Parmaklarımı kemirirken tırnaklarımı yuttum. Kusmak istemiyorum. Kusarsam o dışarı çıkar. Dışarıda hiçbir şey yok. Çürüyerek var oluyorum. Çürümezsem kaybolurum.
Çürümek istemiyorum. Kaybolmak istiyorum.
Bir şey yapmak istiyordum. Yapmadım.
Üniversitede olsaydık psikoterapi için mükemmel bir hastaydı Pars. Genç, çekici, konuşkan, bilgili ve varlıklı. YAVIS. Bende pek sağlıklı sayılmazdım. Hatta hiç?
Pars’ın yanaklarına inen gözyaşlarını izledim ürkekçe. Saniyeler içinde olduğu yerden kalkıp odayı terk etti. Kapıyı öyle sert kapattı ki beynimin içinde filler tepişiyor gibi hissetmiştim.
Ben buydum. Liva.
Nefes alabilmek için hızla yerimden fırladım, belki de Pars’ın arkasından izlemek için. Odadan çıktım ve onu izleyerek merdivenlerden aşağı indim aynı tempoda, yakalayamamıştım. Karşıdan gelenler Leyla, Açelya ve Karandı. Leyla serbestti, Açelya onu sahiden kurtarmıştı. Açelya onların meleğiydi. Leyla’nın, Pars’ın, Karan’ın.
Liva, şeytan.
Beni gördüklerinde kaşlarını çatarak hafifçe duraksadılar ama saniyeler içinde yürümeye devam ettiler. Karan, Açelya’nın kulağına doğru eğildi ve bir şeyler söyledi. Leyla ve Açelya hızlıca ilerlerken Karan’ın adımları bana yönelmişti. Açelya, gözden kaybolmadan son kez gözlerimin içine baktı dik dik. İnsanların arasından sıyrılıp adliyeden çıktığına emin olduğumda Pars’ı bırakıp olduğum yerde durdum. Karan yanıma ulaştığında boğazını temizleyerek gözlerime baktı.
‘’Leyla nasıl içeriden çıktı?’’ dedim kelimelere bastırarak. ‘’Açelya dost kazığından sonra akıllanmadı sanırım.’’
‘’Ne yapıyorsun sen?!’’ Bileğimi sertçe tutup dişlerinin arasından konuştu. ‘’Ne yapıyorsun Liva!’’
‘’Ne yapıyorum?’’ diye yanıtladım ona hiçbir şeyden haberim yokmuşçasına.
‘’Sen biliyorsun.’’ Bileğimi bırakıp geri çekildi. ‘’Neden?’’
‘’Eğleniyorum.’’
‘’Yakalanacaksın.’’ Yüzüne doğru yakınlaşıp yüz hatlarını inceledim.
‘’O hoş dudaklarını kapalı tutarsan yakalanmam.’’ Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı yana yatırdım. ‘’Onu da yapamazsın zaten.’’
‘’Sınırları zorluyorsun.’’
‘’Sınırlarda dolaşmayı severim.’’ Bana iğrenerek bakıyordu, ona gülümsedim.
‘’Sen kaçığın tekisin.’’
‘’Gurur duyarım.’’
‘’Paçayı kaptırırsan neler olacağını düşünüyor musun hiç?’’ Gözlerim koridorun ortasındaki kolonun yanında duran Açelya’ya takıldı. Bizi izliyordu. İnadına gitmek istercesine Karan’a daha da yaklaştım. Aramızda bir nefes kadar mesafe kalmıştı.
‘’Evet, en çok seni de yakacağım kısımlardan hoşlanıyorum.’’ Rahatsız olduğunu belirten bir ifadeyle baktı gözlerime.
‘’Dikkat et, elinde patlamasın planın. Kamera kayıtları için kesin emirler verildi. Tüm odak bu davada.’’ Ona omzumu silkeleyerek güldüm.
‘’Banane,’’ dedim dudaklarının üstüne sıcak bir nefes bıraktığımda. ‘’Katil düşünsün.’’ Yanından ayrılarak Efsa’nın odasına doğru ilerledim. Açelya benim ardımdan Karan’ın yanına gidecekti ve beni görmeyecekti bile. Cam duvarın ardından oturduğunu ve kafasını dosyalara gömdüğünü fark ettiğim Efsa, başını kaldırdığı an beni fark etti. Ona sahte bir gülüş atarak odasına girdiğimde kaşları çatıldı. Ağır adımlarla yaklaştım ve suratımdaki gülüşün silinmesine izin verdim.
‘’Bana kayıtların kimsenin eline ulaşamayacağını söyle!’’ diye bağırdım elimi masasına vurarak. İrkilerek yerinden sıçradı. Yutkunamamıştı.
‘’Ben... Sildim...’’ dedi titrek bir sesle, ağlamak üzere olduğunu görebiliyordum. Üstüne fazla gidip dikkat çekmek istemiyordum; çünkü Açelya görürse her an odaya girebilirdi ve benim bu durumu açıklayacak bir cümlem yoktu. Ne olursa olsun Efsa’yı sevdiğini herkes biliyordu. Şüpheleri olsa da ona güvenecek tarafa daha yatkındı. Sorguda da onu korumasından belliydi.
‘’Silinenleri çöp kutusundan ya da girdiği delik neyse, oradan kurtaran hacker’lar var Efsa.’’
‘’Bilmiyorum...’’ Elimi bir kez daha masaya vurdum.
‘’Bileceksin!’’ dedim dişlerimin arasından.
‘’Ben zaten şüpheliyim. Ne olur başka bir şey istemeyin benden.’’ Burnumdan soluyarak gözlerimi gözlerine diktim. Bu küçük şırfıntı sinirimi bozuyordu.
‘’Bana bak Efsa,’’ dedim birkaç adımda yanına ulaştığımda. Parmaklarımı saç diplerine dolayarak yavaşça çekiştirdim. ‘’Bundan sonra benim maşamsın. Verdirtme savcını katilin eline.’’
Efsa yutkunduğunda ellerimi ondan çekerek alayla gülümsedim. Daha fazla vakit kaybetmek istemedim. Odasından ayrılıp içecek otomatından fındıklı bir kahve almaya uğraştım. Üniversite demişken fındıklı kahve içmemek olmazdı. Yaklaşık beş dakika sonra yukarıdaki odama çıktım.
Kulpu çevirdiğimde görüş açıma giren odada Güney ve Sedef’i görmüştüm. Bilgisayardan başını kaldırıp ikisi de bana döndü. Gülüyorlardı ama ne kadar samimiyetsiz olduklarını biliyordum. İnsanlar böyleydi. Kendilerini melek sanıp poz kesmek rutinleri olmuştu. Bilmedikleri çok şey vardı. Bir melek bir kez düştüğünde, bir daha asla melek olmaz, cehennemi evi benimserdi. Cennet herkesin yalanlarla doldurduğu bir mahkeme salonuydu.
Ben onlara kaos vaat ediyordum. Ama önce... Elindeki son kartı da masaya koymaları gerekti.
O kirli sözleşmeyi imzala. Evin cehennemdir.
‘’Başlamışsınız.’’ Masama geçerek koltuğa yerleştim. Sedef elindeki kalemi bırakıp bakışlarını bana çevirdi.
‘’Evet, bugün bitmesi lazım.’’
‘’Tavan yüksekliği ve kolonların ölçüsünü oturtuyorum,’’ dedi Güney iş konuşmak istediğini belirtircesine. Sanki seninle kuşların neden uçtuğunu konuşacaktım, piç.
‘’Güven açısından kapı ayrımlarını da planlamamız lazım. Personel, vatandaş ya da tutuklu kişilerin adliye girişi ayrı kapılardan olacak.’’
‘’Bende duruşma salonları, hâkim–savcı odaları, kalemler, bekleme alanları, arşiv, nezarethane gibi yerleri halledeyim,’’ dedim onlara cevaben. Kapı tıklatıldığında birbirimize baktık ve Güney, ‘’Gir,’’ diye yanıtladı.
İçeri giren kişi mutfak personeliydi ve elinde tuttuğu gümüş tepsinin üstünde her an dökülmek üzere gibi duran tavşan kanı çaylar vardı.
‘’Çay alır mıydınız?’’ Mavi önlüklü ve başından eşarbı kaymak üzere olan personele gülümsedim.
‘’Alabilirim.’’ Tepsiden aldığı bardağı çizimimin yanına koyarken diğerlerinden ses çıkmamıştı.
‘’Şeker?’’
‘’Üç şeker olsun.’’
‘’Herkese kolay gelsin,’’ dedi sesli bir nefes vererek Güney. Başımla sallayarak onlara gülümsedim ve çayıma şekerleri atıp çalışmaya koyuldum. Kafamdaki tilkiler birbirine değmeden koşuşturuyordu. Çıkışta Pars’ın evinden birkaç eşyamı alıp kendi evime gidecektim. Kalemi çizimin üstünde dolaştırırken hiç susmayan bir kafayla baş başa kaldım, en azından mesai bitimine dek.
‘’İkinci kutlama için ufak bir organizasyon olacakmış,’’ diye söze girdi Sedef. Üzerine mantosunu giyerken bakışları ben ve Güney’deydi. Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
‘’Ah, yine mi parti?’’
‘’En azından böyle şeyler var, başka türlü enerjimi atamıyorum.’’ Sedef’in gözlerine bakarak konuşan Güney’in asıldığı açıkça belliydi. Sedef’in de hoşuna gidiyor olmalıydı. Bir süredir Parsla böyle konuşmalarımız olmamıştı. Başkalarını duyduğumda içimde duran ve böyle anlarda kendini hatırlatan o duygu, tüm bedenimi kaplıyordu.
Pars benim zehrimdi. Beni ne kadar seviyorduysa da gece onu sayıklıyordu, Açelya’yı. Onu öpmesi planlıydı, o akşam yapacaklarından da. Bu bizim planımızdı ama ona güvenmiyordum. Eşyalarını karıştırdığımda Açelya ile olan fotoğraflarını bulmuştum kitaplarının arasında. Telefonundaki arşivde de fotoğraflarının olduğunu biliyordum. Birlikte anı defterleri vardı ve o defterin arasında birbirlerine aşk mektupları koymuşlardı. Unuttun mu? Balıklar ağlayamazlar… demişti Açelya ona. Seni seviyorum Pars.
Balıklar ağlayamazlar Açelya; çünkü balıklar anılarını da acılarını da unuturlar... demişti Pars da o’na. Bu onların cümlesiydi belli ki. Balıklar... Onların metaforu.
Zehrim zihnimde ve zihnimin içinde tarih saklı.
Üniversitede aldığım bir derste öğrenmiştim bunu. Ansızın hatırladığında sana ait olduğunu sandığın ama aslında zihninin gömülü anılarında nefeslenen kayıtlar. Utandırıldıysan, duyguların bastırıldıysa, sesini kısman öğütlendirildiyse tetikte yaşardın. Ama her kayıt yeniden yazılabilirdi ve buna nöroplastisite denirdi. Bütün ne varsa sıfırdan öğrenebilirdin, yürümek için emeklerdin ya da kalbin kırılsa da sevmeye devam edebilirdin. Kaygıyla ördüğün duvarları, şefkatle yeniden inşa edebilirdin. Ben gözleri ışıldarken elleri tuğlalarla dolu, insanlarla arasına duvar ören o kadındım.
Zihin bir bahçedir. Hangi tohumu sularsan o filizlenir. Bir şeye adım atmamak ve konfor alanında kalmak kolaydır. Aynı yollar, aynı adımlar. Cesaret de korku da bir tohum. Hangisini gübrelersen o olur. Yeniden doğmak, kafanın içindedir ve sanırım yeniden doğmak istemiyordum.
Mesai bitimi geldiğinde benden önce çıkmıştı Sedef ve Güney. Belli ki flörtleşiyorlardı ve ben dışında herkes halinden memnundu. Alt kata inerken merdivenlerin başında duraksadım. Koridorun kenarında, hemen camın önünde Açelya ve Karan vardı. Gülümseyerek bir şeyler konuşuyorlardı. Onlara yaklaşmakta olan Leyla ve yanındaki kadını fark ettim. O kadını mahkemede görmüştüm, Karan Pars’ı dava ettiğinde Karan’ın avukatı olmuştu. Açelya, avukatı gördüğünde parmaklarını Karan’ın avucuna doğru kaydırdı ve sımsıkı tuttu. Karan’ın hoşuna gittiğini anlamıştım, çaktırmadan gülüyordu. Karan onu yıllarca beklemişti, kıskanmıştım. Karan’ı değil, ona duyduğu sevgiyi, aşkı, tutkuyu ve şefkati. Merdivenlerden inip koridorun en sağından çıkışa doğru ilerledim. Onları görmezden geldiğimi fark etmiş olmalılardı. Sertçe yutkundum ve adliyenin bahçesine çıkıp yol kenarından bir taksi çevirdim. Pars’ın evinin adresini söyleyerek arkama yaslandım ve sessizce nefeslendim. Havalar tuhaftı. Sıcak değildi ama soğukta değildi.
Iş çıkış saatine denk gelmediğim için mutluydum. Yol akmış, eve varmış, ücreti ödeyerek eve girmek için araçtan inmiştim.
Eve girmeden hemen önce bir kahve almak istedim. Yokuşun aşağısına indiğimde kafeler ve insanlar daha çok gözüme çarpmıştı. Vavil Coffee tabelası gözüme çarptığında gülümseyerek içeriyi görmeye çalıştım. Şimdiye gözüme çarpmış olması lazımdı ama hala göremedim. Kapıyı yavaşça ittiğimde içeride çalan slow parçayı duydum ve yüzüme vuran ılık rüzgarı hissettim. Birkaç müşteri vardı ve Asır’ın olması gereken yerde ondan biraz daha kısa uzunlukta bir adam vardı. Beni gördüğünde gülümseyerek başını salladı.
‘’Buyurun, ne alırdınız?’’ Anlam veremeyen bakışlarla ona baktım.
‘’Ben... Asır’a bakmıştım aslında.’’ Elindeki badem sütü tezgahın köşesine bırakıp gözlerini gözlerime dikti.
‘’Asır bugün gelmedi. Ben yardımcı olabilirim.’’
‘’Neden gelmedi?’’
‘’Baya hasta. Salgın herhalde.’’ Yutkunarak başımı salladım.
‘’Teşekkür ederim. Kolay gelsin size.’’ Kapıya doğru ilerledim ve kafeden yavaş adımlarla çıktım. Elimi sokup kabanımın cebinde telefonumu aramaya başladım. Saniyeler içinde çıkarttım ve rehberi açıp Asır’ı aramaya yöneldim. Telefonu kulağıma götürdüğüm an karşıdan ses aldım.
‘’Alo.’’ Kaşlarımı çatarak adımlarımı Pars’ın evine doğru yönlendirdim.
‘’Asır?’’ Karşıdan öksürme sesleri geliyordu ve öyle derindendi ki ciğeri sökülüyor gibiydi.
‘’Liva,’’ dedi nefes almakta zorlanıyor gibi. ‘’Efendim.’’
‘’İyi misin?’’
‘’Hastayım.’’ Çatallı sesi geriden geliyor, onu anlamamı zorlaştırıyordu. Sesi fullediysem de düzgün duyamıyor, telefonu kulağıma yapıştırıyordum.
‘’Hastaneye gittin mi?’’
‘’Git-’’ Hapşırdığında kelimeyi tamamlayamadı. ‘’Gitmedim.’’
‘’Yalnız mısın sen?’’
‘’Yalnızım.’’
‘’Tamam, ben bir saate geleceğim.’’
Aramayı kapatıp sesli bir nefes verdim. Eve varmıştım.
Gökyüzü kararmış, güneş bulutların arasına karışmıştı. Üst kata çıkıp dolaptan kıyafetlerimi aldım. Geniş bir çantaya doldurup çıkmadan son kez baktım koridora. Açık kapının tam karşısında Pars’ın çalışma odası vardı. İçimden bir ses oraya gitmem için yalvarıyordu sanki. Ağır adımlarla odaya girdim ve masanın karışıklığına göz gezdirdim. Dinlendirici gözlük, dosyalar, kurban panosu ve açık çekmeceler... Bu oda hiç ışık almıyordu ve hava kararmak üzere olduğundan içerisi biraz karanlıktı. Lambasının düğmesine bastığımda masadaki tozlar dikkatimi çekti. Perdeleri tam çekmemişti ama pencerenin çoğunluğu kapalıydı. Hemen masanın sağındaki raflar tıklım tıklım doluydu. Odası Pars’ın zihninin içi gibiydi. Koyu renkte kalın bir klasörü yavaşça aralayıp çalışmalarına göz atmak istedim. Üzerinde eski bir etiket, Doğa Maral. Bu dosyanın Açelya’dan alınıp başka savcıya devredildiğini biliyordum. Pars o savcıyla çalışıyor olmalıydı ama hiç de duymamıştım.
Dosyanın iki şüphelisi vardı. Bu dava eski ve katili bulunamadığından ötürü rafa kaldırılmış dosyalardan biriydi. Pars evde yokken hepsini kurcalıyordum. Sayfaları çevirdikçe Umay Dizgi’nin ifadeleri karşıladı beni. Kapı açıktı. İçeri girdim… Gördüm… Görür görmez de çıktım. Kimseye bir şey demedim. Ardından birkaç belge ve resmiyet içeren psikiyatrik belgeler vardı.
Obsesif kompulsif bozukluk.
Travma sonrası tetiklenme.
Kontrol davranışları, tekrar eden güvenlik önlemleri.
Sayfaları çevirdikçe Umay’ın davranışları başka bir anlam kazandı. Sokakta yürürken sık sık arkasına bakması, binaya girmeden önce defalarca çevreyi kontrol etmesi, kameralara yakalandığı anda biber gazını çantasının ön gözüne alması tesadüf değil travmaydı.
Bir arka sayfada diğer şüpheli. İfadesi daha dağınıktı. Cümleleri yarım, duyguları bastırılmıştı. Vural’ın satırlarında bir suçtan çok yorgunluk vardı. Aynı evde iki yabancı… Ayrılık… Maddi sıkışmışlık… Sonra ek belgeler. Telefon incelemesi. Bir detay kırmızı kalemle işaretlenmişti, telefon kılıfından çıkarılan fotoğraf.
Fotoğraf, Doğa’ydı. Vural hâlâ seviyordu ama ayrılardı. Doğa’nın görmesini istemediğinden kılıftan çıkarmıştı. Bir zayıflıktı, şüphe değil.
Yavaşça Pars’ın koltuğuna yerleşip sırtımı yasladım. Şüphelendikleri iki isim de asla seri katil değildi.
Gözlerim karanlık odada gezinirken açık çekmeceyi fark ettim. Çekmecenin içine göz attığımda kağıtlardan birine gözüm takıldı. Adım yazıyordu. Bu çekmecede daha önce bunları görmemiştim. Burayı birkaç kez temizlediğim olmuştu ve bunlar yeni olmalıydı. Fotoğraflarım vardı. Çocukluk fotoğraflarımdan bu yaşıma dek çekilmiş, her yıla ait bir fotoğraf. Arkalarında kırmızı bir kalemle tarihler yazıyordu, mürekkebi her yana dağılmıştı. Parmağıma bulaşan mürekkeple duraksadım. Katıldığım mahkemeler, aile fotoğraflarımız, sicilim ve telefon konuşmalarım... Kağıtlar parmaklarımın arasından halıya doğru kaydığında bütün sayfalar yerlere saçıldı. Nefeslerim birbirini kovalıyordu ve göğüs kafesim yerinden çıkacak kadar hızlıydı. Gözlerimi sımsıkı kapattım. ‘’Şimdi değil...’’ dedim kendimi sıkarak. ‘’Hayır.’’
Tırnaklarımı avucumun içine öyle sert bastırıyordum ki delinmiş olabilirdi. Dudaklarımı ıslatıp gözlerimi açtım ve arkama döndüğüm an olduğum yerde duraksadım. Pars çatık kaşlarla beni izliyordu. Gözleri öyle anlamlandıramadığım bir şekilde bakıyordu ki yutkunamadım. Dudaklarım yavaşça aralandı.
‘’Beni tanıyorsun...’’