1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ
GİRİŞ
"Sular yükselince balıklar karıncaları yer; sular çekilince de karıncalar balıkları. Kimin kimi yiyeceğine 'suyun akışı' karar verir." -Platon
Yağmurun geceyi sarhoş ettiği bir akşamdı. Şehrin karmaşık sanat galerisi ışıklar altında parıldayan tablolarla dolup taşıyordu. Odanın en dikkat çeken eserlerinden biri, iki yabancının karşısında durduğu gizemle dolu bir tabloydu. Tablonun içinde gizlenmiş balıkların yanlarında, unutulmuş anıları temsil eden siyah bulutlar bulunuyordu. Ressam, her balığın unutkanlıkla nasıl etkileşime girdiğini ve her anının bir sonrakini nasıl silip süpürdüğünü vurgulamış olmalıydı.
‘’Görünüşe göre bu karşılaşma, yaşanması gereken bir gizemin başlangıcı gibi,’’ dedi yabancı adam kendinden yeterince emin bir ifadeyle. ‘’Hayat bir film olsaydı bugünün ana karakteri siz olurdunuz.’’
Kadın, dalgın bir ifadeyle yabancının gözlerine baktığında adamın tüyleri ürperdi. Hayır, bu etkilenmek değildi, o aptal aşk filmlerindeki gibi değil. Korkmuştu. Kendi cüssesinden küçük bir beden onu bir bakışla olduğu yere çakabilmişti.
‘’Kim bilir… Belki bir gün bir senaryoda karşılaşırız.’’ Gözlerini kısarak adamın gözlerine kitledi gözlerini. Vişneçürüğü ruj dudaklarını tapılası kılmıştı. Narin elleri vardı, siyah bir kalemle öne çıkardığı iri kahve gözleri ve kahverengi uzunca saçları. Boğazlı siyah bir elbise sarmıştı bedenini, ayak bileklerine dek uzanıyordu. Kalınca, siyah bir kemer belinin ortasına öyle güzel oturmuştu ki incecik görünüyordu. İnce parmaklarını birçok yüzükle süslemişti ve dekoltesine inen bir kolyesi vardı, şahmeran.
‘’Adınızı öğrenebilir miyim?’’ Çıktı bir an adamın dudaklarından, engel olamamıştı. Kadın küçük bir kahkaha attı. Beğenilmeye alışkın bir tavrı vardı ve kolayca etkilenmediği belliydi.
‘’Kim olarak?’’
‘’Ben,’’ dedi ve elini uzattı. ‘’Dedektif Pars Demir. ‘’
‘’Dedektif olman seninle tanışacağım anlamına mı geliyor?’’ diye sordu kadın, dedektifi vurgulayarak. ‘’Sanırım işlerin yolunda değil.’’
‘’Anlayamadım.’’
‘’Mesleki deformasyon,’’ diyerek sesli bir nefes verdi. ‘’Mesai dışında da çalışıyorsun.’’
‘’Siz beni yanlış anladınız ben sad-‘’ Kadın elini kaldırarak aralarına bariyer ördü.
‘’Yok, önemli değil. Nedenleri beni ilgilendirmiyor.’’ Yutkunduğunda boğazı şişip indi. ‘’Adımı öğrenemezsin.’’
Sapının koluna düştüğü bez çantasını omzuna taktı ve seri adımlarla tablonun önünden ayrılarak gözden kayboldu. Pars dudaklarını birbirine bastırarak arkasından bakakaldı. Galeriden çıkmak, kadının ardından gitmek istiyordu.
Henüz otuzlu yaşlara bir yılı vardı. Bu zamana dek şık tarzı, birçok kadın için heyecan verici olmuştu; ama bu kez o ağa düşmüştü. İnsanlar ilk kez tattığında kanıveriyormuş, karşısındaki onu vurmak istese de. Bebek bir kuzu kendini kurdun kollarına atabiliyormuş.
Üzerinde geniş omuzlarını saran siyah bir kazak,
altındaysa siyah bir pantolon vardı. Dedektif olmasının hakkını veren siyah
kaban, deri kemer ve şık saat ile de taçlandırmıştı bu kombini. Burnunun ucuna
düşen dinlendirici gözlüğü işaret parmağı ile yukarı itip hızlı adımlarla
otoparka indi. Tek hareketle kontağın düğmesine bastı. Sürücü koltuğuna
geçtiğinde rutin haline getirdiği gibi radyosunu açtı ve emniyet kemerini
bağlayarak gazladı. Otoparktan dışarı çıkarken yağmur damlaları ön camı dövmeye
başlamıştı. Fırtına o kadar uğultuluydu ki sanki hüzünlü bir melodi çalıyordu.
Bu sesi seviyordu, o gecenin adamıydı. Radyodan duyduğu haber, kaşlarının çatmasına
yetti. Canlanan bir kâbus gibi, radyo spikeri İzmir Bornova'dan gelen son
dakika haberini aktarıyordu.
"Sayın seyirciler, komşusunun evinden tuhaf sesler duyan Sare M. ivedilikle polisi aradı. Olay yerine ulaşan ekipler evde bir ceset buldu. Her yıl aynı dönemde tekrarlanan kan dondurucu cinayetler hız kesmeden devam ediyor. Şehri kana bulayan bu katil, ardında bıraktığı izden ötürü seri katil olduğunu düşündürtmekte. İnceleme ekibi olay yerinde, araştırmalara başlandı."
Pars, haberin sesini kısarak iç yanağını ısırdı. Yol boştu fakat yine de aracını yavaşlattı. Aklında, her yıl tekrarlanan cinayetler dönmeye başladı. Bambaşka kişiler, bambaşka bölgeler. Katilin aynı kişi olduğunu düşündürten ise tek bir izdi.
Gözlerini kocaman açarak sesli bir nefes verdi ve tamamen yola odaklandı. Hızı biraz daha arttırdığında ileride, karanlığın içinde bir siluet gördü. Yaklaştığında kaldırımda ıslanan birini fark etti, öylece durmuş damlaların üstüne yağmasını bekliyordu. Gözlerini kısarak net görmeye, kim olduğunu anlamaya çalıştı fakat bu… Bu az evvel gördüğü kadındı. Kalbi heyecanla attı ve o an ne yapması gerektiğine karar veremedi. Anlamsızdı, nasıl yağmurda ıslanmaktan şikâyetçi durmuyordu; aksine dudaklarına huzurlu bir tebessüm yayılmıştı. Saçları ıslanmış, ıslak elbise vücuduna iyice yapışmıştı. Çantasının sapı sürekli olarak omzundan düşüyordu.
Pars, park ederek araçtan indi. Adım attıkça ayakkabısından sesler çıkıyordu. Islak kaldırımda ilerleyerek kadının yanına geldi. Kadın onu fark ettiğinde hafif bir gülümsemeyle karşıladı. "İşinde yeterince iyi değilsin, Pars," dedi biraz alaycı bir tınıyla. Meslek ahlakı hakkında bilgi sahibi olmayan bir kadından bunu duymak, ona tuhaf hissettirmişti.
"Bunun yerine gerçekçi bir yorum yaparsanız dinlemeye hazırım.’’ Kadın, Pars’ın kafasını karıştırdığını ve onu öfkelendirdiğini biliyordu; çünkü amacı bu yöndeydi. Pars, balıktı. Yabancının oltasına takılan avel bir balık.
Kadın aniden zemine daldı, gözleri dolmuştu. Tırnaklarının ucuyla şakaklarını kaşımaya başladı. Sertçe yutkunup ciddiyetle Pars’a baktı. "Sen kimsin? Peşimden mi geldin?"
‘’İkidir tamamen tesadüf yaşıyoruz-’’
Başını aşağı yukarı yavaşça salladı kadın, inandığından mı yoksa dalgaya aldığından mı belli değildi. Kocaman bir gülümseme yayıldı dudaklarına, ardından irkilerek gözlerini kocaman açtı. Sakin tavrı tamamen silinmiş, belki de Pars’tan sıkılmıştı. Bu ergence muhabbetin sonunu merak etmiyordu. Biraz önce gülen kadın da nereye gitmişti?
‘’İyi akşamlar dilerim,’’ dedi adımları hızlandığında, Pars gitmesini engellemek istiyordu çünkü onunla sohbet edememişti. Oysa bunun aptalca göründüğünü fark etti.
‘’Yalnızca yalancılar kaçar,’’ diye bağırdı arkasından. Ne yaşadığının farkında değildi, Pars Demir’in egosu zedelenmişti. Kadın durdu ama arkasına bakmadı. Sadece, olduğu yerde kaldı.
‘’Belki
de yalancıyımdır, Pars Demir...’’
1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ
"İntikam peşindeysen iki mezar kaz!" -Konfüçyüs
Sene, 2019.
Kaya’yı gören Pırıl, hızlıca masadan kalkarak
yanına ilerlediğinde sanki saatlerdir o anı bekliyormuşum gibi hissettim.
Çantamı alıp sandalyeden kalktığımda kahve bardağımı çöpe fırlatarak kafeden
çıktım. Soğuğun içime işleyeceğini bildiğim halde, emin ama bir o kadar da
ürkek adımlarla bahçenin arka tarafına gidiyordum. Bilerek kendine zarar
vermekti bu, hep yapıyordum. Bile isteye mi? Bilmem, yapıyordum.
İki kız kenardaki, bahçenin yarısına dek
uzanan kaldırıma oturmuştu, az ileride bulunan bankta ise kaç kişi olduklarına
dahi dikkat etmediğim erkek grubu. Onları tanımıyordum lakin tanısam yine
kendime en uygun kafa dinleyeceğim kısma otururdum. Çantamı kucağıma alıp
taştan zemine oturdum, saniyesinde karnıma çıkan o soğukluğu tahmin etmiştim
ama tahminimden daha çok üşütmüştü. Suratımı büzerek montumun cebinden tek
hamleyle çıkarttığım kulaklıklarımı kulağıma taktım. Ucunu telefonuma takarak müzik
listeme geçtim ve sanki dersimin başlamasına on beş dakika kalmamışçasına bir
şarkı seçmeye koyuldum. Ruhumu rahatlatmadan derse giremezdim, girsem de
anlamazdım. Bunun yerine on dakika geç girerek dersi daha dikkatli dinlemeyi
tercih ettim.
Yüzyüzeyken Konuşuruz, Dinle Beni Bi’
Kulaklığımın kabloları birbirine dolandığında
21. Yüzyılda hala kablolu kulaklık kullanan tek insan olduğumu biliyordum. Şarj
bitme derdi yoktu ya da bağlantısı kopmuyordu, takıyordum ve ben geri çıkarana
kadar şarkı dinleyebiliyordum. Bazı şeyler teknoloji ile gelişerek daha kolay
bir hal alsa da bazı şeylerin eski hali, gelişmiş halinden çok daha iyi
olabiliyordu.
Kalbim gibi. Kalbinle nasıl bağdaştırdın,
Liva?
Çokça kırılmadan önce ne kadar tutkulu bir
kalpti değil mi. Şimdikinden iyiydi ama olsun, değişen her parçana rağmen adın
hala Liva.
On dakika her ne kadar yetmese de yerimden
hızlıca kalktım, sınıfıma çıkmak için ana binaya girerek yangın merdivenine yöneldim,
evet asansör kullanmıyordum. Bazen kendimi o kadar kitap başrolü gibi
hissediyordum ki içimden öyleymiş gibi konuşuyordum, bilmeden oluyordu bu.
Üçüncü kata çıktığımda kalbim yerinden
çıkacakmış gibi atıyordu ama buna alışmıştım; çünkü haftanın her günü okul
olması bunu günlük rutinim haline getirmişti. Yangın merdiveninden çıktığım an
asansörün bitişindeki kantin sırası görüş açımdaydı. O soğuktan sonra içimi
ısıtacak sıcak bir kahveye ihtiyacım vardı; fakat hocanın derse başlamak için
kahve almamı bekleyeceğini sanmıyordum. Aniden elimi titreten telefonumun
ekranında Pırıl, yazıyordu. Aramasını meşgule atarak hızlıca, derse giriyorum,
yazıp gönderdim ve telefonu cebime attım. Masadan ne zaman kalktığımı soracaktı
ve insanların eylemlerini bu kadar kolay bilmek beni yeterince sıkıyordu.
Fotoğraf çekiyor, roman denemeleri yazıyor ve kalın ansiklopediler bitiriyordum.
Artık izlediğim tüm filmlerin finalini biliyordum, heyecanı kalmamıştı.
Sınıfa girdiğimde çok az kişinin geldiğini,
hocanın tahtada olduğunu gördüm. Ben girer girmez dersini böldüğüm için bana
alttan attığı sinirli bakışı hissetmiştim. Bu hocayı seviyordum fakat benimle
laf atışına girmeden önceye kadar, ki yalakası değildim. Eğitim hayatım boyunca
öğretmenlerine yalakalık ederek puan dilenenlerden olmadım. Bir kez lisedeyken
bir puan bile değil, küsuratı yüzünden takdir belgesi alamadığım olmuştu.
Gitsem verirlerdi çünkü o dönem puan konusunda epey bonkör oldukları bir
zamandı fakat gitmemiştim. Ne elde ettiysem oydu, çalışarak almadığım puanla
alacağım belgeyle övünemezdim de.
Boş sıralardan birine geçerek çantamı
yanımdaki sandalyeye bıraktım, defterimi ve kalemlerimi hızlıca çıkararak
yakaladığım yerden not almaya başladım. Ders psikolojiydi yani bölümümün ta
kendisi. İlgim çok önce başlamıştı, evde kendimce araştırmalar yaparak roman
denemelerim için bilgi topluyor, kendimi geliştiriyordum. Okula geldiğimde
konularda yabancılık çekmemiştim. Belki bu bölümü okumasaydım hayatım boyunca
pişmanlık yaşayacaktım.
‘’Vizede soracağım tanımlar hakkında konuşmam
gerekiyor çünkü her sınav öncesi biliyor gibi davranarak beni kandırıyor, kâğıtta
dökülüyorsunuz. Birinci tanım, YAVIS kavramı. Açılımını söyleyebilecek olan var
mı?’’ diye sordu, Vera Hoca. Adının Şevval olduğunu hatırladığım bir kız aniden
söze atıldı.
‘’Psikoterapi için mükemmel hasta demek
hocam, her harfin ayrı bir anlamı var. Y, young ‘genç’, A, attractive ‘çekici’,
V, verbal ‘konuşkan’, I, insightful ‘bilgili, içgörülü’, S, wealthy ‘varlıklı’
anlamına geliyor.’’
‘’En azından aranızda öğrenen birkaç kişi
var.’’ Hoca uyuz bir bakış atarak anlatmaya devam etmek için dudaklarını
araladığında başka bir kavram söylemesini bekledim. YAVIS’ı biliyordum fakat
henüz deftere yazıyordum ve konuşamamıştım, bunda konuşmayı umuyordum. ‘’Ya da
size bunların çıktısını vereyim, şimdi derse devam edelim,’’ dediğinde sanki
benim cevaplayacağımı hissettiği için fikir değiştirdiğini düşündüm ve ne kadar
şanssız olduğumu hissettim. ‘’Ne yapacağı kestirilemeyen hastalara seçenekler
sunmak kimi zaman onları sanrılardan ve halüsinasyonlardan koparır, genel
anlamda daha mantıklı olmaya yönlendirir.’’ Kuruyan dudaklarını ıslatarak devam
etti: ‘’Pek çok tıbbi aciliyet, kendini ilk etapta sadece zihinsel rahatsızlık
belirtileriyle gösterir. Bu durum sonradan hareketlere yansır ve bedeni tamamen
ele geçirir. Kaygı, hezeyan, psikoz, akıl karışıklığı…’’ Konu o kadar ilgimi
çekmişti ki üşümemi unutmuş kollarımı masaya, yüzümü avucuma koyarak hocaya
odaklanmıştım. ‘’Depresyondaki veya öfkeli bir insanla vakit geçiriyorsak o
insanın zihinsel durumu, empatik olarak bulaşıcıdır. Ve insanlar
hastalıklarının kafalarında olduğuna inanmazlar.’’
Son cümle ile olduğum yere çakıldığımı
hissettim.
Ders bittiğinde Pırıl ile üniversitenin hemen
önündeki küçük kafeye geçtim, bir ara önce kahve içmemişim gibi yine içecektim.
Kalbim iyi iş çıkarıyordu bunca kafeine. Fındık aromalı seçip karton bardağı ve
üç şeker alarak masaya oturdum. Dizlerimi karnıma çektiğimde sürekli farklı
yerlere takılan gözlerim, avucumdaki karton kahve bardağından çıkan dumanlara
daldı. Bugün Pırıl da dalgındı, üç gün önce Kaya ile aptal bir nedenden
tartışmışlardı ve Kaya haklıydı, Pırıl bunu biliyordu. Her fırsatta barışmak
için zaman kolluyordu ama Kaya’nın ona acımasız olacağını da sanmıyordum, tam
beş yıldır birliktelerdi ve aileleri iş yapıyordu. Sol avucumdan masaya
bıraktığım renkli, üç şekerin ikisini kahveme attığımda üçüncüye garip bir
bakış atarak, iki tanesi yeterli, diye mırıldandım. Kendime bile tahammül
edemiyordum, istemiyordum, anlamıyordum, duymuyordum.
Tahta çubuk ile kahvemi karıştırırken
bardağın içindeki dalgalanan köpükleri izlemeye başladım. Bir anlığına veya üç
dakikalığına… Hatta, uzunca...
Saniyelerce karıştırdım, iyice karışmalıydı.
Bir dakika. İki dakika. Hala… Daha hızlı.
‘’Tamam, tamam karıştı,’’ dedi solumdan
geldiğini anladığım ses. Daldığım yerden umarsızca başımı kaldırıp ne zaman
çattığımı bilmediğim kaşlarımı düzelttim.
‘’Ne?’’ dedim anlamamış bir tınıda, sonra
sadece kendi duyabileceğim bir tonda, tamam, diye fısıldadım. Tahta çubuğu
masaya öylece bırakıp donmuş ellerimi sıcak bardağıma doladım.
Aylardan kasımdı, sonbaharın ilk haftası.
Liva, sonbahar
çiçeği.
GÜNÜMÜZ
Oda
soğuktu, terk edilmiş ve eski. Dedektif Pars, gözlüğünü burnunun üzerine iterek
küllüğe bakarken yarı sönmüş sigara dikkatini çekti. Alaycı bir gülümseme ile
konuştu: "Küllükteki sigara hala sönmemiş savcım, intihar ediyor olsa son
nefesi çekmeden etmezdi; bağımlılığı çok yakından bilirim."
Savcı Açelya,
anlam veremediği bir durumun içinde titredi. "Oradan bakıldığında işe yeni
başlayan bir asalak gibi mi görünüyorum, zaten görebildiğim ayrıntıları niye aktarıyorsun?"
Olay
yeri inceleme ekibi, cinayet mahallindeki delillerle meşgulken bir adam nefes
nefese içeri girdi.
"İntihar
etmedi! O çok iyi bir insandı!" diye bağırdı elleriyle yüzünü sıyırarak.
‘’Ölmedi o ölmedi. İyi insan o.’’
Pars,
kaşlarını çatarak adama dikkat kesildi. "Terlik sıçramış vaziyette
fayansın üzerindeydi. Çöpte kanlı peçeteler gördüm, delil karartmak için
kullanılmış olmalı." Başkomiserin homurdanması ile atmosfer gerilirken
Pars, sakin bir şekilde onları izliyordu. "Hayır,’’ dedi kendi kendine
mırıldanarak. ‘’Bir cinayet işleyeceksen kusursuz olacak, böyle küçük detaydan
da yakalanmazsın… Ayrıca seri katilin böylesine bir aptal olduğunu sanmıyorum. Mademki
her sene kusursuz, delil bırakmadan işleyebiliyor, o zaman çöpteki kanlı
peçeteler neyin nesi? Ya katil farklı ya da bilmediğimiz olaylar dönüyor..."
Başkomiser şaşkın bakışlarla, dolu salonu tararken Pars gülmeye başladı.
"Şaka yapıyorum ya, şaka da mı yapmayalım?"
Ortam
gerildiğinde ellerini yumruk yaparak yutkundu Açelya. O delicesine nefeslenen
yaşlı adamsa anlamsız bakışlar atıyordu, muhtemel mahallenin delisiydi. Komiser
Yekta boğazını temizledi. "Dün Süreyya Caddesinde, kadının kazada öldüğü
söyleniyordu. Görgü tanıklarından biri otopsi isteyince kaza olmadığını,
kadının vücudunda kurşun bulunduğunu öğrenmişler… Anlayacağınız zaten bedeninde
kurşun varken aracın önüne atılmış, biri tarafından.’’
Pars, Açelya
ve komiser konuşurken kurbanın sol el bileğindeki simgeyi gördü. Damarının tam
üstünde duran mavi balığı. Dövme değildi, pilot kalemle çizilmiş
olmalıydı ki, mürekkepleri her yana dağılmıştı. "Ceset otopsiye alınsın. Adliyeye
geçiyoruz."
Adliyenin
loş koridorlarında, cinayetteki gizemi çözmek için ilerliyorlardı. Dosyalar,
soğuk ofisin tozlu raflarındaki saklı sırları anlatıyordu. Pars, boğazını
temizleyerek iç çekti. "Bu işte bir tuhaflık var Açelya. Olay yerinde
detaylar karışık, sanki bir proje gibi işlenmiş. Bileklere çizdiği balıklar,
tasarımları… Mimar gibi. İz bırakarak oyun oynuyor."
Açelya
dosyayı dikkatlice inceledi. "Katil, sanki bize bir şey anlatmaya
çalışıyor ama ne? Aynı kişi olsa delil bırakmazdı demiştin, bunu bende düşündüm;
fakat o laubali tavrın seni tanımasak çok iyi şüphe çekerdi."
‘’Bileğindeki
simgeyi görmüş müydün?’’ diye sordu Pars. Açelya, dosyalara dalmıştı. ‘’Ne?’’
diye kaldırdı başını, alıktı.
‘’Balık,’’
diye yineleyerek parmaklarını saç diplerinde gezdirdi. ‘’Simgeyi diyorum, Açelya.
Kurbanın?’’ Açelya’nın gözleri kocaman açıldı.
‘’Şaka
yapmıyorsun değil mi?’’ Pars kafasını iki yana salladı.
‘’Gördüğünü
sanmıştım.’’
‘‘Ben…’’
Elini alnına yasladı ve kaşlarını çattı. ‘’İnanmıyorum, yine mi? Tahmin
ettiğimiz gibi Pars, katil aynı kişi. Beş yıldır aynı dönemlerde işliyor ve tüm
kurbanların bileğine balık çiziyor. Mavi pilot kalemle, mavi… Takıntılı ruh hastası.’’ Pars bir anlığına soğuk zemine
daldı. Artık aynı kişi olduğuna eminlerdi ve bu onun ne düşünmesi gerektiğini iyice
karmaşık hale getirmişti.
‘’Peki
ya biri, balık çizdiğini bildiği için seri katili taklit ediyorsa? Aynı kişi
değillerse. Onun gibi davranma, hedef şaşırtma ihtimali olabilir… Açelya
biliyoruz, seri katil delil bırakmıyordu ve biz bugün kanlı peçeteleri dahi
çöpte bırakan bir vakayla karşılaştık.’’ Kapı aniden açıldığında Açelya
irkilerek sıçradı. Odaya giren kişi başkomiserdi.
"Savcım,
kapıyı çalmadan girdiğim için özür dilerim. Bu aralar çok dalgınım… Kurbanın ailesi
kızın solak olduğunu söylüyor. Cinayet mahallinde avucuna bırakılan silah sağ,
defter ve kalemi ise solunda. Kendisi de solak olduğunu kanıtlıyor. Muhtemel
cinayeti işleyen potansiyel katil bundan bihaber.’’
‘’Kurbanın
kim olduğu öğrenildi mi başkomiser?’’
‘’Öğrenildi
sayın savcım. Maktulün adı Sezen Zeydan, on altı yaşında, Anadolu lisesinde
okuyor. Çok b-‘’
‘’Kusura
bakmayın bölüyorum ama Sezen’in ailesi ve arkadaşları kapıda ısrarla görüşmek
istiyorlar.’’ Lafı bölerek içeri giren kişi savcının yanında çalışan, kalemi
Efsa’ydı. Açelya ve başkomiser onaylaşarak Pars’a baktılar. Hep birlikte oradan
çıkıp savcının odasına geçtiler. Açelya masasına oturduğunda komiser kapıda
bekliyor, Pars ise pencerenin kenarında ayakta dikiliyordu.
‘’İçeri
alabilirsin,’’ diye seslendi Efsa’ya.
Kısa
süre sonra uzaktan gelen gürültülü ses azaldı ve içeriye henüz kırklarında
görünen iki kişi girdi. Bunlar Sezen’in anne babası olmalıydı. Hali vakti
yerinde insanlardı. Kadının kestane saçları vardı ve beline doğru uzanan bu
saçlar uzun, dümdüzdü. Üzerinde üstüne oturan beyaz bir bluz ve altında turkuaza
çalan kalem eteği vardı. Adam onun aksine şık değildi, muhtemelen çalıştığı
yere giyinmişti. Üzeri toz toprak doluydu ve saçları tozdan bembeyaz
görünüyordu. ‘’Hoş geldiniz, buyurun,’’ dedi Açelya. ‘’Öncelikle başınız sağ
olsun.’’ O ana kadar zor tuttuğu yaşlar gözlerinden birer birer damladı bu
çiftin. Kadın, dudaklarından kaçan hıçkırıkları tutamıyordu.
‘’Size
yalvarıyorum savcım, ne olur bulun katili...’’ Açelya dudaklarını ıslatarak saçını
kulağının ardına itti. En zoru buydu, acılı ailelerle iletişim kurmak…
‘’Acınız
taze, bu yüzden iyi olduğunuzda sizinle konuşmak istiyordum; ama buraya kadar
geldiğinize göre birkaç soru sorabilir miyim?’’ Çift, başını sallayarak ıslak
yanaklarını siliyordu. ‘’Kızınız yakın zamanda biriyle kavga etti mi, bildiğiniz
bir şeyler var mı?’’
‘’Hayır.’’
‘’Hayır,
benim kızım hiç kavgacı biri değildir savcım,’’ dedi annesi.
‘’Peki,
son zamanlarda Sezen'in sık zaman geçirdiği biri var mıydı? Bir ilişkisi, tanıdığı
biri hakkında bize yardımcı olacak herhangi bir bilgi var mı?’’
Anne
ve baba birbirlerine baktı, perişan haldeydiler. "Kızımız arkadaşlarıyla
iyi anlaşırdı. Son zamanlarda da eskiden de bu böyleydi.’’
Başkomiser,
"Sezen’in sosyal medya hesabını veya cep telefonunu kontrol ettiğiniz
oluyor muydu? Belki oradan bir ipucu bulabiliriz," diye söze atıldı.
Babası
burnunu çekti. "Sezen sosyal medyaya sadece okuduğu kitapları paylaşmak
için girerdi. Hatta arkadaş grupları vardı.’’
Başkomiser,
"Teşekkür ederiz. Böylesine acılı bir günde bize zaman ayırabildiğiniz
için minnettarız. Soruşturmayı sürdüreceğiz ve size herhangi bir gelişme
olduğunda bilgi vereceğiz," diye bitirdi.
Açelya
Savcı, çiftin yanına oturup, "Sezen'in ölümüyle ilgili elimizden gelenin
en iyisini yapacağız. Size düşen, beklemeye devam etmek. Herhangi bir bilgi veya
endişe durumunda bize ulaşın," diye ekledi.
‘’Teşekkür
ederiz savcım.’’ Çift başlarını salladı ve odadan sessizce ayrıldı. Geriye
kalan ekip, birçok soru işaretiyle doluydu.
‘’Komiser,
siz arkadaşlarını tek tek sorguya alın. Hiçbir ipucunu kaçırmayın. Acil bir şey
olduğunda haber verin,’’ dedi Açelya. Pars kendi kendine gülüyordu.
‘’Tamamdır
savcım. İyi akşamlar.’’ Başkomiser odadan çıktığında Açelya kaşlarını çatarak
Pars’a döndü.
‘’Hayırdır
Pars, biz ter akıtırken sen neye gülüyorsun?’’ Saçlarını yukarıda sıkıca
toparladı ve bileğindeki beyaz lastik toka ile bağladı.
‘’Hiç,
eve mi geçiyorsun?’’
‘’Belli
değil, birlikte çalışmayı teklif edeceksen müsait değilim.’’ Çantasını alarak
kapıya ilerledi ve kulpu çevirerek ekledi: ‘’Odamdan hemen çıkarsan iyi olur.’’ Ardından sertçe çekerek çıktı. Beyni ona
rahatlaması gerektiğini söylüyordu. Eğer birkaç yudum dahi içmezse kendine
gelemezdi ve işine kendini veremezdi.
Pars
ile ayrılalı üç yıl olmuştu, kocaman üç yıl; ama o kadar burnunun dibindeydi ki
içi soğusa da her gün dirilebiliyordu, bir küçük harekete.
Taksiye
atlayarak en yakın pub’a girdi. Sevmediği nadir parçalar vardı ve tam olarak şu
an onlardan biri çalıyordu. Right where you left me. Sandalyeye geçerek
bir şişe bira istedi ve telefonun güç tuşuna basarak saate baktı, 19.28. Alnına
saplanan ağrı ile telefonu cebine sokuşturdu ve avucunu alnına dayayarak gelen
şişeden koca bir yudum aldı.
Şarkı
sona erdiğinde hoparlörün gıcırdayan sesi mekândan ziyade beyninde
yankılanıyordu, düşünmeyi bırakmıştı. Gözlerinde dışa vuramadığı öfkenin
burukluğu oluşmuştu. Elindeki şişeyi kırmak istercesine sıkışı parmak uçlarını sarılaştırmıştı.
O ise genzine kadar çıkan kusma isteğini bastırabiliyordu. ''You left me no
choice but to stay here forever.''
Sahi,
gözlerinde ya? Gözler.
Bir
yudum daha aldığında içeri giren dörtlü arkadaş grubunu gördü. Artlarında
bıraktıkları ağır kokuya yüzünü buruşturdu. O ağır parfümler kullanmıyordu ve
tek makyaj malzemesi kiler kutularının içinde kaybolan tek bir rujdu. Pars’ın
sevdiği. Sevmiş gibi yaptığı.
Pub’ın
çetelesini tutmuyordu; lakin bu dört kadından birini her gidişinde orada
gördüğünden emindi. Upuzun, kahve bukleler beline uzanıyordu ve iri gözleri
yine aynı tondaydı. Üzerinde beyaz bir gömlek ve onun üstünde dizlerinin üstüne
uzanan siyah straplez bir mini elbise vücudunu sarıyordu. İnce, uzun
tırnaklarında koyu kırmızı oje o kadar narin duruyordu ki erkek olsaydı, hoşuna
gidebilecek bir kadın, olduğunu düşündü. Koyu tondaki rujla dudaklarını
çevrelemiş, arkadaşlarıyla kapıya yakın bir masada gülüşüyordu. Diğer üç kadın
sarışındı ama boya olduğu bunca uzaklıktan belliydi. Hepsi aynı firmadan çıkmış
bir ürünmüşçesine beyaz bir crop ve kot pantolon giymişti. Kendisi de
sarışındı, acaba bende mi onlar gibi
görünüyorumdur dışarıdan, diye düşünmeden edemedi. O, çakma sarışın
değildi. Umarım değildir, diye
geçirdi içinden. Onlara bakmayı kesip önüne döndü. Telefonu çalıyordu.
‘’Efendim
İdil.’’
‘’Savcım,
rahatsız ediyorum ama herhangi bir gelişme olduğunda bilmek istemiştiniz.’’ İdil
karşısındaymış gibi başını salladı ve birasını içerek yutkundu.
‘’Hayır,
etmiyorsun, ne oldu?’’
‘’Sigaradaki
sıvı kurbanın tükürüğüyle uyuşmuyor, fikrimi soracak olursanız katile ait
olabilir. Olayın üstünden çok geçmemiş olmalıydı ki yan odada bir çay bardağı
bulmuştuk, dışı hala sıcaktı. Banyodaki paspasla da kanları temizlemeye
çalışmış olmalı ki kan izine rastladık.’’ Açelya dişlerini sıktı.
‘’Şerefsiz,
keyif sigarası eşliğinde çayını içmiş.’’
‘’Ben
de öyle düşündüm savcım, araştırmalara devam ediyoruz. Sizi tekrar rahatsız
edebilirim.’’
‘’Tabii
İdil, iyi görevler.’’
Kısa
süre içinde Açelya, alkolün etkisiyle gevşemiş, düşüncelere dalmıştı. Uykusu da
geliyordu ama karnı açtı. Yemek yemeden içtiği için kendi kendine söyleniyordu;
çünkü ne zaman açken alkol alsa midesinin rahatsızlığını on tane hapla zor
atlatıyordu. Evde ağrı kesicinin bittiğini hatırladı ve dudaklarını birbirine
bastırdı. Nöbetçi eczane aramayı düşünürken biri koluna dokundu.
‘’Pardon,
yanınıza oturabilir miyim acaba? Malum mekân çok dolu. Boşaldığı an beni başka
yere alacaklardır görevli buraya yönlendirdi.’’ Bu Açelya’nın az evvel
incelediği güzel kadındı. Arkadaşları nereye gitmişti?
Açelya
nazikçe gülümsedi. "Tabii ki oturabilirsiniz."
Kadın
masaya oturarak gözlerini Açelya’nın gözlerine dikti. "Tek başınasınız
sanırım, bazen gerçekten çok iyi geliyor.’’ Tırnakları ile bardağına vuruyor,
muhtemelen tıkır tıkır sesler çıkarıyordu fakat çalan şarkıdan hiçbiri
duyulmuyordu.
"Evet,
bazen güzel olabiliyor. Sende mi yalnızsın?"
"Arkadaşlarımlaydım
ama gitmek zorunda kaldılar."
"İyi
ki geldiniz, sohbet etmek iyi geldi." Kadın gülerek çantasından bir toka
çıkarttı ve kıvırcık tutamlarını eliyle düzelterek saçını döndürmeye başladı.
‘’Sanırım
zor bir gün geçirdiniz.’’ Açelya biranın etkisiyle artık daha güler yüzlüydü.
Sırıttı ve şişenin dibini gördü. Barmene el ederek yeni bir bira istediğini
söyledi. Artık yeni fıçı birasını serin serin yudumluyordu.
‘’Hem
de ne gün. Hala bitmedi gibi hissediyorum.’’ Kadın saçlarını bağladığında kollarını
masaya sabitleyerek Açelya’yı incelemeye koyuldu.
‘’Özel
olmazsa mesleğinizi sorabilir miyim?’’
‘’Savcıyım
ben,’’ dedi Açelya elini uzatarak, kadın ile el sıkıştılar.
‘’Memnun
oldum sayın savcım, ben de mühendisim.’’ Bir shot daha attı. Açelya mutlu
görünüyordu ama öğürme hissi ile doldu taştı.
‘’Midem
çok kötü, biraz tuvalete gitmeliyim belki de.’’
‘’Aslında
gördüğüm kadarıyla iki şişe bitirdin, hassasiyetin mi var?’’
‘’Ah,
yok hayır. Bugün canice katledilen bir ceset gördüm. Sanırım onun etkisi, mesleğim
gereği genel olarak dayanıklıyımdır fakat bugün ki beni çok etkiledi. Nadiren
olabiliyor, düzelirim.’’
‘’Of,
hadi ya. Çok üzüldüm şimdi, genç miydi?’’ Açelya karnını tutarak gözlerini
kıstı.
‘’Liseli.’’
Kadın aniden kahkaha atmaya başladığında Açelya ne olduğunu anlamadı. ‘’Pardon,’’
dedi. ‘’Bir çocuğun ölümüne mi gülüyorsunuz siz?’’ Sinirlenmişti. Komik olan neydi.