4. BÖLÜM- MUMUN YALANCI ATEŞİ
4. BÖLÜM- MUMUN YALANCI ATEŞİ
Gece
yarısı güneşi,
Mavinin
resitali.
Tek
nefeste söner,
Mumun
yalancı ateşi.
Yağmur
damlalarının kaldırımları acımasızca dövdüğü bir öğle yarısı, pencerenin öteki
yanından meraklı gözleri, sırılsıklam olmuş sokağı izliyordu. Göz bebekleri
sürekli olarak yinelenen damlalara yetişmeye çalışmaktaydı. Biri aracın
camından aşağı doğru kayarken diğeri ağaç dallarının birinden zemine
yuvarlanmıştı bile. Orada öyle bağdaş kurmuş duvar saatinin ne denli yavaş
olduğunu düşünüyordu.
Annesi,
o daha küçük bir kızken bahçede oyun esnasında üstüne çamur bulaştırdı diye ona
ceza vermişti. Her zaman böyle yapardı. Kızını bir oyuncak bebek gibi giydirir,
gün boyu kontrol ederdi. Üstü kirlenmemeli, yere düşmemeli, ölçülü beslenmeli,
kıyafetlerine sığacak kiloda kalmalıydı. Kuralların dışına çıkarsa ceza
kaçınılmazdı.
Liva,
mutfağa gidip evin hizmetlilerine sürekli kek yapmak istediğini söylerdi.
Havuçlu kek... Oyun oynarken bile kokusunu alsa oyuncaklarını bırakıp soluğu
yemek masasında alırdı. Ne zaman kek hamurunu hazırlamaya kalksa üzerini
kirletir, annesinden azar işitirdi. Bir defasında, annesi ona kek yemeyi
yasaklamış, hatta öfkeyle evin aşçısını bile işten kovmuştu. Sık sık davetler
düzenleyip cemiyetten arkadaşlarını çağırır, uzun uzun öğütler verdikten sonra
dernek başkanlığına aday olurdu. Evin içinde her zaman tuhaf bir hava hâkimdi.
Küçük
ekmek parçalarının üzerlerine peynirler dizdirir tek tek kürdan taktırıp kanepe
hazırlayın derdi. Liva neden peynirli ekmeğe, oturdukları kanepenin adını
verdiklerini bir türlü anlayamazdı. Koltukları hazırladık mı anne? derdi büyük
bir coşkuyla. Elbiseleri birçok kez koşmasına engel olurdu. Saçlarındaki
onlarca toka gece uyuyana dek başını ağrıtmaya yeterdi ama en sevmediği şey
düzenli olarak buz gibi tartıya çıkmak zorunda olmasıydı. Henüz altı yaşındaydı
ve içi üşüyordu. Bir kilo dahi alsa öğünlerinde azalma oluyordu. Annesi odasına
gelirken yerlere vurarak çıkardığı sesten korku salıyor; kapıdan girer girmez
ona tüm kıyafetlerini çıkartıp basküle çıkması için emirler yağdırıyordu. Bu
artık bir korku çanı haline gelmişti. ''İleride asla benim kadar güzel
olmayacaksın,'' diye mırıldandığını duymuştu annesinin. Bu ilk değildi ama
küçük kızın canını acıtmıştı. Annesi, onun gözünde kusursuzdu. Sapsarı saçları,
yemyeşil gözleri vardı. Öyle güzel giyiniyordu ki babasının ona neden hayran
kaldığını anlayabiliyordu. Liva'nın ise uzun, kahverengi saçları ve kahveyi
andıran iri gözleri vardı.
Sekiz
yaşına geldiğinde annesinin özenle taradığı saçları kül olmuştu. O güzel derisi
tanınmayacak halde kül parçalarına dönmüş, geriye toz kadar parçalar anca
kalabilmişti. Onu ne kadar sevse de yaşattığı şeylerden ötürü duyduğu öfkeyi de
bastıramıyordu. İyi ki öldü diyordu bazen, bu onu kötü biri yapar mıydı
bilemiyordu. Bazense her şeye rağmen annemdi, diyordu. Aslında seviyordu; ama
sanki sonradan sevmedi. Ben ona hep sarılıyordum, neden ki anne? diyordu.
İnsan
birini affedemiyorsa; ama gözü hep onu izliyorsa o onun kendisini
iyileştirmesini bekliyordur.
İstediği
her şeyi yapsa da dindiremez sancıyı. İlacı yazmaksa da ihtiyacı canını
yakandır. Bundandır yazdığında rahatlamasına rağmen dönüp dolaşıp o yarayı
yazmak. Yazdıkça kanatırsın, kanadıkça kabuk tutmaz yaran.
Leyla o kadar
içiyordu ki tüm dünyayı sorgulamaya başlamıştı.
''Hesap
makinesine rakamlar giriyorsun, hop! Nasıl işlem yapıyor?'' Boş kadehi barmene
uzattığında gülümseyerek ona karşılık verdi. O da içiyordu; ama kontrollüydü,
yani öyle umuyordu. O nottan sonra bunu yapması gerekiyordu. Leyla ağzını iyice
açarak esnediğinde kahkaha atarak Açelya'ya baktı. ''Esnemek?'' dedi.
''Ağzımızı neden açıyoruz, ejderha mıyız biz? Birini esnerken görünce de
esniyoruz, ne alakadır?'' Yeni kadehinden bir yudum daha aldığında aklı beş
karış havadaydı. ''Bluetooth mesela, nasıl bir bağ bu? Telefon aramaları...
Dünya'nın öteki ucundan sesim nasıl gidiyor? İnternet desen... Neyse.
Hıçkırmak? Garip sesler. Diller de saçma. Kim kadehe kadeh demiş? Ben buna ütü
demek istiyorum.'' Kendi kendini kafasıyla onayladı ve kararlı ama bir o kadar
da boş bakan gözlerini arkadaşına sabitledi. ''Açelya, ben buna ütü diyeceğim.
Ütüden şarap içiyorum. Al bak şimdi adı bu oldu.'' Tırnaklarının ucuyla
bileğini kaşırken kaşlarını çattı. ''Kaşınmak da ayrı olay... Vücudumuzda
bizden habersiz bir şey oluyor ve tırnak sürtünce geçiyor. Hiçbir şeye anlam
veremiyorum.'' Açelya, şarabından bir yudum alarak zoraki gülümsedi.
''Bizim
ilişkimiz neden bitti ben de ona anlam veremiyorum, Leyla.'' Gözleri doluydu;
ama o gülümsüyordu. Diliyle dudaklarını ıslatıp etrafı izlerken Leyla da
susmuştu.
''Kızım
üç yıl oldu, üç!'' Parmaklarını sallayarak üç yapmıştı. ''Bırak artık şu
tiftiği.'' Açelya istemsizce güldü.
''Tiftik
ne be?''
''Aman
ne biliyim, tiftik işte.'' Bir süre şarkıya odaklanıp tekrardan Açelya'ya kaydı
gözleri. ''Ne yapacaksın... Şu notu?''
''Bilmiyorum.
Kim olabilir Leyla?''
''Aklında
hiç biri yok mu?''
''Ne
biliyim, aklıma gelmiyor. Yani... Yok.''
''Sen
bir süre etrafını iyi gözlemle. Belki yeni gelen birileri vardır adliyede.''
Aniden gözlerini kocaman açtı.
''Leyla,
parti olacaktı. Yeni başlayan biri varsa görürüm herhalde. Gerçi... Gitmek
istemiyorum.''
''Artık
izole yaşamı bırakmanın vakti gelmedi mi ya? Kızım seni tanıdığımdan beri varın
yoğun iş, o kadar sakin bir hayatın var ki şu yaşlarını daha dolu geçirmeni
istiyorum. Biraz eğlen, gez, iş kaçmıyor.''
''Ben
işimi çok seviyorum, çok canım sıkılıyor Leyla. Elimden dosya almaları bana beceriksizmişim
gibi hissettiriyor ama öyle olmadığımın farkındayım. Yalnızca başarılı bir
savcı olmak istiyorum, anlıyor musun?'' Leyla, dudağını ısırarak başını salladı.
Onaylıyordu arkadaşını ama yaptığı hataları da anlatmak istiyordu.
''Açelya,
sen kendine o kadar çok yükleniyorsun ki, sonra bir şeyleri kendi gözünde
mükemmel yapamadığında başaramıyor gibi görüyorsun. Her şeyi sırayla ve elinden
geldiği kadar yapmalısın. Aynı anda hepsini kusursuz yapamazsın, mutlaka bir
çatlak oluşur.''
Her
şeyde bir çatlak vardır.
Işık,
içeri böyle girer.
''Partiye
gideceğim,'' dedi düşündükten sonra kararlı bir tonda. Leyla avucunu uzatarak Açelya'nın
avucuna vurdu.
''Çak!
İşte bu.''
''Pars
da olacak partide...'' Derin bir soluk verip kafasını geriye doğru attı.
''Aklımdan çıkmıyor, Leyla. Söylemesi kolay, üç yıl; ama o üç yıl boyunca
sürekli gözünün önündeyse işkenceden daha beter oluyor. Denedim. Ya gerçekten
denedim. Bakmadım, görmezden geldim, duymadım, hesaplarına bile girip
bakmadım... O hep başardı ama. Yemek yemek istedi, içki ısmarlamak istedi, beni
düşündüğüne dair cümleler kurdu ki hala kuruyor, sanıyorum ki hala bir şeyler
hissediyor ama hiçbir zaman bundan öteye de gitmiyor. Sadece bu kadar.''
''Sence
sevse şu an bunları düşünür müydün?'' Açelya duraksadı. Sertçe yutkundu ve
gözlerini yere dikti. Doğruydu, düşünmezdi. Bunu kendine inkâr edemiyordu;
çünkü onun içinde hala küçük de olsa bir duygu yaşıyordu. ''Pars seni seviyor
olsaydı sen asla acaba mı diye sormazdın. Erkekler sevdiği zaman göstermekten
çekinmez, şüpheye düşürmez.''
''Biz
onunla dört yıl geçirdik. Hiç mi sevmedi Leyla?''
''Belki
şefkati aşk sandı, belki zamanla duyguları bitti. O kadar fazla ihtimal var
ki... Üzülmeni istemiyorum Açelya.'' Başını aşağı yukarı sallayarak Leyla'yı
onayladı.
''Yarın
giyecek bir elbisem bile yok, ben hiç yapamam ki öyle süslenmek falan.'' Leyla
gülümseyerek Açelya'nın omuzunu okşadı.
''Ya
tek derdin bu olsun, ben ne güne duruyorum burada?''
''Saçımı
da yapar mısın o zaman, yarın güzel olayım.''
''O
kadar konuştum, sen hala Pars'a güzel görünmeyi düşünüyorsun di mi? Ah Açelya.
Tamam, ayarlarız, ben yarın gelir seni bebek gibi süslerim. Zaten çok güzelsin
de...''
Mekândan
kalktıklarında gece trafik olmadığından evlerine hızlıca vardılar. Açelya eve
girdiğinde kendisini karşılayan acı sessizlik karşısında gözlerini kapattı.
Çantasını ve kabanını portmantoya bırakıp en sevdiği köşeye ilerledi. Yatağının
çaprazında kalan masasına oturdu. Arkadaşı ile konuşurken kendisine dürüst
olamamıştı. Evet, Pars için güzel görünmek istiyordu. Umurunda bile olmayan
parti için hazırlanacaktı işte yarın. Mumlarını sırayla yakıp kalemi
parmaklarının arasına yerleştirdi. Artık satırlardaydı.
Kızlar
ve babaları, mavinin farklı tonlarıdır. Babalar gökyüzü, kızları deniz.
Birbirinden çok uzak ama çok benzer. En merhametli oldukları kişi babalarıdır.
Canını en çok yakan da. Rağmenlere rağmen cehenneme dek onları takip
edebilirler.
Açelya'nın
günlüğünde yalnızca babası ve Pars'ın yaşattığı kalp kırıklıklarıyla dolu cümleler
vardı. Gözyaşı yanağından aşağı süzülürken kendisine hatırlatması gereken tonla
cümleyi yazıyordu şimdi. İçi kırılmıştı.
Hayır,
hayal kırıklığı değilsin.
Hayır,
yetersiz değilsin.
Hayır,
sevilmeye değersin.
Yutkundu ve yanan muma kitlendi bir süre. Yazdığı
her kelime taş olup oturuyordu boğazına. İçinde bir delik oluştu
ve her şey aktı gitti sanki. Hiçbir şey hissedemezken her şeyi dolu dolu taşıdı
göğsünde.
Yükselen
en ufak sese ağlamamalısın.
Stresten
midene kramp girmemeli.
Geçmişi
düşünmekten uyuyamamak korkunç.
Alıştığım
şeyler değiştiğinde abartıyorum. Her şeyi kontrol etmeye çalışıyorum, sürekli.
Kaçmak artık bir çıkış değil; düğüm.
Binlerce ilmek atılmış o yumağı artık kendim de çözemiyorum. Özlediğim insanlara bunu söylememekten nefret
ediyorum. Gideceğim yeri
düşünürken yolculuğun tadını kaçırmaktan nefret ediyorum. Bir gün ağlarsam o yaşlarla boğulacağımı
biliyorum ve hayır, ağlamayacağım.
Sayfalar gözyaşı ile ıslanıp delinmeye yüz
tutmuşken o... Yine inkâr ile kaçıyordu.
Çok değil, bir saat içinde uyuyakalmıştı. İçinde
kocaman bir sevgi eksikliği ile uyumak ıstıraptan öteydi. Tüm dünyayı
kucaklıyordu ama ona kucak açan yoktu. Kendini bildi bileli hep iyiliğin
peşinde koşmuştu; ama bilmediği bir şey vardı ve o da, iyiliğin ta kendisi
olduğuydu.
Güneşliği çekmediğinden sabah güneşi fırına
çevirmişti odayı. Terli bir halde uyanmıştı. Bu yapış yapış histen kurtulmak,
duş almak geçiyordu aklından. Üstündekileri teker teker çıkartarak kirli
sepetine fırlattığında bornozunu alarak banyoya doğru ilerledi. Klimayı uygun
bir seviyeye getirerek küveti de ılık suyla doldurmaya başladı. Gözlerini hala
tam olarak açamıyordu. Telefonundan uykusunu açacak bir şarkı açtı. Gracie
Abrams - Stay
Küvete girdiğinde rahatladığını hissetti. Suyun
içine tamamen gömüldüğünde artık tüm vücudu ıslaktı. Şarkıyı mırıldanarak
tertemiz bir duş almaya başladı.
If
I woke up with you in the morning
I'd
forget all the ways that we're broken
Duşun ardından üzerine rahatça bir pijama giydi.
Kendisine güzel bir kahvaltı hazırlamak için mutfağa yöneldiğinde hala esniyordu.
Üst dolaptan geniş bir tabak çıkartarak buzdolabından aldığı domatesi kesmeye
başladı. Hala playlist'i açıktı. Keyifli bir şekilde ona odaklandı. Son birkaç
aydır kendini tanıyamıyordu; çünkü kendisi odaklı yaşamıyordu. Bunu fark ettiği
için kendisine minnettardı. Zeytin, yumurta ve peyniri de ayarlayarak harika
bir tabak hazırladı. Dans ederek masaya oturdu ve yemeye başladı. Saat öğlen üçü
bulmuştu. Geç uyanması, duş ve kahvaltı derken akşam oluyordu. Leyla onu
partiye hazırlayacaktı ve bir saate kadar gelmesi gerekiyordu.
Karnını doyurduğunda tabağı ve çatalını bulaşık
makinesine yerleştirdi. Odasına ilerleyerek önce güneşliği açtı, sonrasında
pencereyi de açarak temiz hava soludu. Hazırlanmak istiyordu; makyaj malzemesi
yoktu. Kıyafet dolabını açtığında gözüne ardı ardına astığı askılıklardaki
takımlar çarptı. Pantolon ve ceketler, kalem etekler ve alt üst takımlar.
Ellerini kafasına götürdü ve ıslak saçlarını parmaklarına doladı. Dudak büzerek
tarağını aldı. Saçlarını taradıktan sonra güzelce kuruttu. Sapsarı saçları
tarayarak kuruttuğundan dümdüz olmuştu. Parmaklarıyla kaşlarını düzeltti ve o
sırada aynada tırnakları gözüne çarptı. Manikür yapmak istedi; aslında hiç
yapmıyordu ama onun için malzemeleri vardı. Oturup bütün parmaklarına yağ ile
masaj yaptı ve etlerini temizledi. Çok daha güzel görünüyordu. Kare şekilde
törpüleyerek belki iki yıl önce aldığı beyaz ojeyi tırnaklarına güzelce sürdü.
Bu çok hoşuna gitmişti. Böylesine şefkatli davranışlar ona yabancıydı.
Manikürü o kadar uzun zamandır yapmıyordu ki bu kez
tüm etlerini kanata kanata yapmıştı. Belki de kendi kendine içindeki öfkeyi
çıkartmıştı. İki saatini bu şekilde geçirdikten sonra kahve yapmak için ayağa
kalktı. Zilin sesi ile kaşlarını çatarak salona ilerledi ve kapıyı açtı.
''Ben geldiiim!'' Ellerinde koca poşetlerle gelen,
Leyla'ydı.
''Bu poşetler ne?'' Leyla, Açelya'nın kolundan
tutarak içeriye doğru çekti ve heyecanlı gözlerle ona baktı.
''Bugün sayın savcımız ne renk elbise giymek
istiyor?'' dedi neşeli bir tonda, Açelya da gülmüştü.
''Bunların hepsi elbise mi?'' Leyla poşetlerden tek
tek elbiseleri çıkartıyor, hepsini anlatıyordu.
''Bu kırmızı elbise. Sırt dekoltesi var, mini ama
çok şık. Bu beyaz, ince bir kumaşı var, uzun ve çok zarif. Böyle etekleri yere
sürünüyor.'' Açelya hayretle onu izliyor, arkadaşının ona karşı ilgisine mutlu
oluyordu. Ne çok kıyafet getirmişti böyle. Leyla poşetten son elbiseyi
çıkarttığında Açelya'nın gözüne çarptı. Onu beğenmişti ve bakmak istiyordu.
''Bu da siyah. İçinde astarı var, mini ve dantelli. Bak kolları upuzun Açelya.''
''Leyla o çok güzelmiş.'' Elbiseyi alıp incelemeye
başladı. ''Çok mu kısa ya? Ben vazgeçtim. Savcıyım ben, biraz ağırlığım olmalı,
böyle mini mini giymeyeyim.''
''Kızım manyak mısın elbisenin mesleği mi olur? Çok
yakışacak sana, hadi giy bekliyorum.''
Açelya alt dudağını ısırarak içeri geçti ve
pijamasını çıkartarak elbiseyi giydi. O kadar hoştu ki uzun kolları
bileklerinden sarkıyor, tüm vücudunu hoş bir dantelle sarıyordu. Altına giydiği
iç çamaşır ile bütünleşen göğüs danteli, harikaydı. Boyu kalçasının hemen
altında bitiyordu. Leyla bir anda odaya girdiğinde ağzı kocaman açıldı.
''OHA! Bu sen misin? Biliyordum böyle
olacağını...'' Elindeki uzun çizmeleri uzattı. ''Bunları da altına giyiyorsun.
Sonra da makyajını yapıyorum.''
''Leyla... Bu bana uydu mu ya? Çok güzel ama bana
gitmedi mi sanki.''
''Şu soruyu sorman hakaret gibi bir şey Açelya.
Hadi kendini bana bırak. Sana çok hoş bir gece makyajı yapacağım.'' Açelya'yı
koltuğa çekiştirip makyaj çantasını açtı. İçinden onlarca far paleti ve ne işe
yaradığını dahi bilmediği malzeme çıkarttı. Siyah bir far
dağıttı göz kapaklarına, siyah göz kalemi, eyeliner ve rimel. Cildine hafif bir
kapatıcı kullandı. Kontur yaparak şeftali tonunda bir allık uyguladı. Kırmızı
ruju sürdüğünde ise makyaj nihayetine kavuşmuştu. Açelya aynada kendisine
baktı. Çok güzel bir kadındı.
''Nasıl yabancıymışım kendime Leyla, ne kadar güzel
oldum,'' dedi kısık bir tonda. Leyla, Açelya'nın saçlarını, ısıttığı
düzleştirici ile daha da düzleştirirken şarkı mırıldanıyordu. Sprey ile
sabitledikten sonra halka küpe çıkarttı çantadan.
''Bunları takıyorsun, bakayım ellerine.'' Açelya'nın
beyaz ojeli ellerini gördüğünde sevindi. ''Ooo, ben gelmeden manikür yapılmış!
Harika olmuş, bence tamamsın.''
Saat 19.45'ti. Parti 21.00' de başlayacaktı. Açelya
çok heyecanlanmıştı.
''Leyla... Güzel görünüyor muyum?''
''Pars beğenir merak etme, ay tiftik ya.'' Açelya
kahkaha atarak saçlarıyla oynadı. Tam olarak sormak istediği ama çevirerek
sorduğu soruyu Leyla tak diye anlamıştı.
Efsa'dan konumu isteyerek nihayetinde evden çıktı.
Pars'ın onu böyle görme ihtimali onu çok heyecanlandırıyordu. Belki
tekrardan bana karşı bir şeyler hisseder, olamaz mı? dedi kendi kendine.
Uygulama üzerinden çağırdığı taksi kapının önüne gelmişti. Sessizce binerek
gitmek istediği yeri söyledi. Yol yaklaşık yarım saat kadar sürecekti. Açelya
ise tüm yolu şarkı dinleyerek geçirdi.
Vardığında bahçede tanıdığı başsavcılardan ve
komiserlerden birkaçını görmüştü bile. Ağır adımlarla içeri girerken her detayı
incelemeyi de ihmal etmiyordu. Siyah bir atmosfer, loş ışıklar kaplıyordu geniş
salonu. Arka planda sözsüz ama nahoş çalan bir müzik, insanların ellerinde ise
zarif kadehler vardı. Gözleri bir tek kişiyi arıyordu.
''Savcım! Hoş geldiniz.'' Tatlı bir tonda
karşılayan Efsa'ydı. ''Ne kadar güzel olmuşsunuz.''
''Teşekkür ederim, iyi eğlenceler,'' dedi Açelya
gülerek. Birkaç adım sonra,
ileride onu gördü. Kalbi hızlandı. Sertçe yutkundu ve yanına doğru yürümeye
devam etti. Yaklaştığında Pars onu fark etti ve hafifçe gülümsedi.
"Açelya... Gelmezsin sanıyordum," dedi parmaklarıyla
kavradığı gözlüğü çıkartarak. Pars sarılmak için eğildiğinde Açelya, o uzun
zamandır unuttuğu tıraş köpüğü kokusunu duydu. Mentol... Ciğerlerine
doldurmak istercesine derin bir nefes çekti. Sarıldıktan sonra geri çekildi.
Pars çok şıktı. Gözleri başka bir yere takılmış, dalmış gibi bakıyordu. Baktığı
yere döndüğünde bir kadına baktığını fark etti. Bu yüz yabancı değildi, Açelya
o kadını tanıyordu. Zarif, siyah ojeler o kadar hoş duruyordu ki uzun
tırnaklarında. Siyah mini elbisesi vücuduna yapışmış, kıvrımlarını kadınsı
gösteriyordu. Uzun bukleleri ise kalçasının üstüne dek kıvrılıyordu. Kendine
güvenen bir ifadeyle Pars'ı izlemesi Açelya'yı rahatsız etmişti. Oraya gelene
dek onu beğenip beğenmeyeceğini düşündüğü adam, ona sarılıp başka bir kadına
bakmaya başlamıştı bile.
''Geldim Pars, buradayım.'' Boğazını temizleyerek
derin bir iç geçirdi. ''Nereye bakıyorsun sen?'' Pars önüne döndü.
''Hiç... Herkese bakıyorum ya, bir sürü tanıdık var
baksana.''
''Şu an yalan söylediğini fark etmediğimi mi
düşünüyorsun?'' Dudaklarını birbirine bastırarak Pars'ın gözlerine baktı.
Kendisini görmemesi kalbini kırmıştı. Ona onunla konuşmak istemediğini söylese
de bu kadar hazırlanmasına rağmen görülmemek üzmüştü. ''Saçlarımı açtım, bak,’’
dedi sesindeki titremeyle, heyecandan gözleri ışıldıyordu. Pars ona saçlarını
açtığında güzelsin derdi.
‘’Açık bırak saçlarını, kendinin düşmanısın. Böyle…
Açelya. Böyle güzelsin.’’
Şimdi açmıştı ama fark etmemişti bile.
Açelya, Pars için saçlarını açık bırakmıştı. Pars
başka bir kadını süzüyordu.
''Evet, Açelya, çok güzel olmuş saçların.'' Samimi
değildi. Gözünü o kadından ayırmıyordu ve geçiştirmek istiyor gibiydi.
''Tanıyor musun?'' diye sordu Açelya.
''Ne?''
''Kadını tanıyor musun? Çağırsana.''
''Tanımıyorum...'' dedi kısık bir tonda. ''Keşke
tanısam...''
Açelya'nın içi, çekiçle üzerine vurulmuş cam masa
gibi dağıldı. Kırıklar ses çıkarmıyordu ama canı yanıyordu. En çok da
görünmediği için. Kalbinin içten içe çatladığını hissetti. Sanki göğsünün tam
ortasında bir yer, sessizce ama acımasızca çökmeye başlamıştı. Her bir kırık,
içini kesen bir cam parçası gibi saplanıyor, nefesini tutmasına neden oluyordu.
İçinde bir yer, hiç onarılamayacak kadar dağılmıştı.
''Tanırsın, iyi akşamlar sana.''
Arkasını dönüp gideceği an Pars'ın baktığı kadın, Açelya'ya
gülümsemişti. O kadın pub'daki kadındı. Neredeyse oraya her
gittiğinde gördüğü ve en son kısa bir sohbet ettiği kadın. Saygı çerçevesi
içinde gülümsedi ancak kadın çoktan ona doğru gelmişti.
''İyi akşamlar, burada karşılaşacağımızı hiç
düşünmezdim savcım.'' Açelya yalandan gülümsedi. Soğuk terler akıtıyordu.
''Ya... Dünya ne küçük değil mi? Sen nerede
çalışıyorsun, buraya davetliler dışında kimse alınmıyor.''
''Ben mimarım savcım.'' Memnun oldum sayın
savcım, ben de mühendisim.
''Mimar? Mühendis dem-''
''Açelya, beni bu güzel hanımefendiyle
tanıştırmayacak mısın?'' Laubali sesiyle Açelya'yı bölen Parstı. Ne zamandan
beri bu kadar yabancıydı ona.
''Tanıştırayım.''
''Ben Liva,'' dedi Liva elini uzatarak, Pars
gözlerini Liva’nın gözlerine dikmişti. Elini tutarak küçük bir öpücük kondurdu
elinin üstüne.
''Pars Demir.''
''Biliyorum Pars, dedektifsin,'' dedi gözlerini
kısarak. Açelya şaşırmıştı, yeni tanışıyor gibi değillerdi ve kendisi hala
görünmezdi…
''Adınızı öğrendim.''
''İstemesem öğrenemezdin.'' Karşılıklı tebessüm
ederek gözlerinin içine bakıyorlardı. Açelya yok sayılmayı daha fazla
kaldıramadı. Masadan hazırda bekleyen bir kadeh şarabı alıp büyük yudumlarla
içmeye başladı.
''İyi eğlenceler.''
Bahçeye doğru ilerlerken ağlamamak için kendini
sıkıyordu. Onu gözleri dolu görmemeleri için herkesten kaçırıyordu gözlerini. Sıkışmıştı,
panik atak yaşamamak için kendini sakinleştirmeye çalıştırıyordu. Elini kalbinin
üstüne koyarak derin bir nefes çekti ciğerlerine, salondan dışarı çıkmadan önce
bir an nefesi kesildi. Olduğu yerde kalarak gözlerini kapattı, iyi olmayı
bekledi. Bileğine birinin dokunması ile gözlerini açarak kim olduğuna baktı. Tanımıyordu,
kapkara gözleri, kömür karası saçları vardı adamın.
‘’İyi misin?’’ dedi Açelya’ya endişeyle bakarak,
Açelya başını onaylarcasına salladı. Salondan hızlı adımlarla çıkarken Pars'ın
arkasından geldiğini fark etti. Durup öfkeyle ona baktı.
''Ne istiyorsun? Sabahtan beri süzdüğün kadınla
tanıştın işte, konuşsana. Gelme arkamdan.''
''Niye böyle davrandığını anlayamıyorum Açelya, arkadaş
değil miydik?''
''Arkadaş mı? Pars... Her şeyin farkındasın, hatta
o kadar iyi biliyorsun ama aptalı oynuyorsun ki dayanamıyorum.'' Şarabın son yudumunu
da içip kadehi yan masaya koydu. Ağlamak üzereydi ama durmalıydı. Bu
kalabalığın, Pars'ın, hatta Liva'nın dahi görebileceği açıda ağlamak eziklikti.
Derin derin nefesler aldı ve yaşların gözlerinden akmasını engellemek için
eliyle kendine rüzgâr yaptı.
Pars, Açelya'nın kolundan tutarak gelmesini istedi.
Beraber bahçeden çıkıp ara sokağın karanlığında kaldırıma oturdular.
''Ben neyin farkındayım, dinliyorum seni.''
Çenesini sıktığında boynundaki damar belirginleşmişti. Açelya dayanamadı, şimdi
konuşacaktı ve bir daha onunla bunu hiç konuşmayacaktı. Yanağından aşağı
süzülen yaşı elinin tersiyle sildiğinde Pars'ın gözlerine baktı, gözbebeklerinin
en içine.
''Sen benim evimdin, Pars. Ben her gün adliyeden çıktığımda
yanına gelmek için acele ediyordum. Kimi zaman dosyalarımı unutuyordum, kimi
zamanlar çantamı çünkü biliyordum ki sen beni orada bekliyordun. O koca
kollarının arasına girdiğimde o kadar güvenli hissediyordum ki, ihtiyacım olan
tüm şefkati bana veriyordun, şimdi zerresini esirgiyorsun. Biliyorum, ayrıldık;
ama umut veriyorsun ve bunun farkındasın. İçimde bir yerde seni hala
hissediyorum. Niye bana bunu yapıyorsun? Neden beni terk ettin?'' Pars
gözlerini bir an olsun Açelya'nın gözlerinden ayırmadı. Onun ne kadar güzel
olduğunun farkındaydı. Yemyeşil gözleri, makyaj yapsa bile orman gibiydi; ama
olamazlardı. Bundan yeterince rahatsızdı ve uzaklaşması gerekiyordu. Öyle ki
bunun için kalp kırması gerekiyordu.
''Açelya, ben baban değilim,’’ dedi söyledikleri
kendine bile ağır gelirken. ‘’Küçük bir kızla değil, bir kadınla ilişki kurmak
istiyorum. Sana hep yalan söyledim; çünkü gerçeğini söylediğim her şey canını
çok acıtıyordu. Şefkate ihtiyacın olduğunu bildiğimden bunu senden hala
esirgememeye çalışıyorum; sen bunu yanlış anlıyorsun. Artık lütfen hayatındaki
insanları doğru yerlere koymayı öğren. Bunu sana seni kırmadan anlatamazdım.
Özür dilerim. Ne umutlandırmak ne de herhangi bir ilişki ihtimalimizin
kaldığını düşündürmek istemem.''
''Pars... Ben seninle çok mutluydum.''
''Ben mutsuzdum.''
''Ben miydim seni mutsuz eden?''
''Sendin, Açelya.''
Parmaklarını Açelya'nın yanaklarına yerleştirdi ve
merhametle baktı. Açelya darmadağındı. Bundan sonra söyleyeceği ve
söyleyeceklerinin çağrıştıracağı sözcükleri düşündü. Sonuçlarına
katlanamayacağını bildiğinden susmuştu. Kısa bir süre sessizce durdular. Açelya
içinde bir yere koymaya çalıştı bu sözcükleri, Pars ise onca zaman içinde
sakladıklarını anlattığından mahcubiyet yaşıyordu. Açelya aniden ayağa kalkarak
onun göğsüne vurmaya başladı.
''O zaman neden izin verdin sana âşık olmama?’’
diye bağırdı sert olduğunu düşündüğü yumrukları bir bir Pars’ın göğsüne
geçirirken. ‘’Neden ayrıldıktan sonra gitmedin? Neden bana acı çektirdin? Neden?''
Kaldırıma çöküp eliyle yüzünü kapattı, hıçkırarak ağlıyordu. Bunu kendine
yediremedi, bu anı bir daha yaşamamak üzere içinden kendine yeminler etti.
Burnunu çekip derin bir nefes çekti ciğerlerine, ardından başını kaldırıp Pars’ın
gözlerine mahvolmuş halde baktı. ''Artık seni sevmiyorum, Pars.’’ Nefesi
yetmedi ve bir anlığına konuşması kesildi. Yumruğunu sıkarak dudaklarını
birbirine bastırdı. ‘’Artık öfkeli değilim, öldün sen… Seni çok net bir şekilde
uyarıyorum. Hayatımda iş dışında asla yer kaplamayacaksın bundan sonra. Seni
öyle görmeyeceğim ki sen bile varlığından şüphe edeceksin. Artık senden nefret
bile etmiyorum…''
Oradan çıktı, eve gelene dek ağladı. Tüm güçlü
duruşunu, savcı kimliğini bırakarak o an yalnızca Açelya oldu. Babası kötü
biriydi, hatta çok kötü biri. Evet, ondan şefkat de görememişti ve eksikliği
vardı; ama hiçbir zaman bunu Parstan çıkartmak istememişti. İsteseydi bile
bunun farkında değildi. Farkında olmadığı bir şeyden ona bilenen bir adam vardı
karşısında. Onca zaman bunu saklayan ve bir akşam bir çırpıda söyleyen. Bunun
nedeni açıkça belliydi. Bu zamana dek söylememesi onu hala cepte görüyor
oluşuydu ama bu akşam dengeler bozulmuştu. Pars başka limanlara yelken açmaya
hazırdı.
Tamamen dosyalara odaklandı. Bu akşamı unutarak
hayatına yeniden başlamayı diledi. Leyla partinin nasıl geçtiğine dair mesajlar
atıyordu. Sonra cevap vermek adına telefonu kapatıp masaya bıraktı. Salondaki
geniş, oval masaya oturarak çalışmaya gömüldü.
Katili düşündü. Tüm kurbanlarınki aynı kişi
olabilirdi ama bir diğer ihtimalse bu izi bırakacak katilin olduğunu
düşündürmek için başkasının işlemesiydi. Yani bir kişi yapıp yine balık
çizebilir, bize aynı şeyi düşündürtebilirdi. İlk cinayetler silahla
gerçekleşmişti; ama sonuncular hepsinden farklı şekilde. Doğa Maral, aç
bırakılmıştı. Bunu tasarlaması ve epey zaman vermesi gerekirdi katilin. Üstelik
neden silah yöntemini bırakıp bu şekilde öldürmüştü. Cinayetindeki canilik,
önceki kurbanların ölüm nedeninden bağımsızdı. Aylar, haftalarca planlanan
açlık, onu izleyen sinsi bir avcı ve kendi halinde, hatta depresif bir dönemden
geçen genç kadın. Aynı kişiyse eğer, onu son kurbanlarda tetikleyen bir şey
olmalıydı. Panikleten, iz bırakmasını sağlayan ya da çok başka bir şey.
Ayakkabı izi bırakılan eski koltuk, kanları temizlediği peçete ve bez
parçalarının banyoda bulunması, solak birini karıştırması... Bunların sonucunda
katilin ayakkabı numarasının küçüklüğünden kadın olduğunu düşünüyordu.
Dosyalardan bir tanesinin katiline dair bir ipucu yakaladığında diğer tüm
katillere, aynı olma ihtimali söz konusuyken daha fazla yaklaştığını düşündü.
Saç raporunun son sayfasını çevirip durakladı. Bir
insana ait olduğu bilinen ama kimin olduğu belirlenemeyen yeni bir saç telinin
analiziydi. Yastığın üzerinde bulunmuştu. Herhangi bir evde bir sürü saç teli
bulunabilirdi. İnsanlar günde onlarca saç döker ve ne kadar temizlik delisi
olduğunuza, elektrik süpürgenizi hangi sıklıkta kullandığınıza bağlı olmak
üzere koltuklar, yorganlar ve halılar evinizde hatırı sayılır bir zaman
geçirmiş her ziyaretçinin mikroskobik kaydını tutardı. Yastığın üzerinde
bulunan o saç teli herhangi bir kişiden, bir sevgiliden, bir komşudan ya da bir
akrabadan düşmüş olabilirdi; ama Doğa'nın değildi. Tek bir insan saçı, sarı ve
ince telli.
Liva... Liva o gece mühendis olduğunu
söylemişti. Bu gece orada mimar kimliği ile duruyordu. Eğer süper bir gücü
yoksa bunun olması imkânsızdı. Açelya mı yanlış hatırlıyordu? O akşam alkolün
etkisiyle saçma bir rüya görmüştü. Belki o da o rüyanın içinden bir kesitti ama
o anı çok net hatırlıyordu. İlk geldiği an gayet iyi hissediyordu, Liva
kimdi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Pars, Liva'nın evine
geçmişti. Ona kırmızı et pişirmek istediğini, dilerse onun da bir şarap
ısmarlayabileceğini teklif etmişti. Erkek yemeği, diye düşündü Liva
gülerek. Pars tuzla biberi uzatırken gülümsedi, genç kadınınsa başı dönmeye
başlamıştı. Yemek pişirmek daha önce hiç bu akşamki kadar keyif vermemişti. En
son ne zaman bu kadar lezzetli olduğunu da hatırlayamıyordu. Sanki ağzı sıkı
sıkıya kapatılmış bir şişeden çıkmış tat ve kokuları, hayatında ilk kez
duyuyormuş gibiydi. Mutfak masasında etleri yediler, iki şarap içtiler. Beyaz
seramik ve beyaz dolaplarla mutfak aydınlanmış gibiydi. Yakut şarap, taze yeşil
salata, mavi puantiyeli peçeteler ve karşısında oturan Liva.
Liva, Pars'ı ilk gördüğünde sıradan biri olduğunu
düşünmüş, sokakta yanından geçen ve hatları deli saçması karalanmış, özelliksiz
erkeklerden biri sanmıştı. Oysa teninin sıcaklığını, gülünce gözlerinin
çevresindeki örümcek ağı misali çizgileri ve yüzünün tüm çekici kusurlarını
ancak şimdi görebiliyordu. Çok hoş bir adamdı. Öpmesine her ikisini de şaşırtan
bir arzuyla karşılık verdi. Aşktan uzun süredir mahrum kalmamıştı, hatta belki
hiç; ama neredeyse bütün açlık duygusu kabarmıştı. Dudakları aç kalmış bir
kadının istekliliğiyle Pars'ın dudaklarını aramaya girişmişti. Pars'ı
koridordan yatak odasına sürükleyen ve yol boyunca da öpen, oydu. Gömleğinin
düğmelerini çözen, kemerinin tokasını açan da. Liva biliyordu, ona nasıl
davranacağını ve neyden hoşlandığını ezberlemişti.
Gece yarısını geçmişti. Hava sıcaktı, Liva'nın
odası ise fazlasıyla sessiz. Pars, kadının narin sırtına sarılmış, uykuyla
uyanıklık arasında süzülen düşüncelere bırakmıştı kendini. Birkaç saat önce
dudaklarında dolanan hararet hâlâ tenindeydi. Bu gece her şey fazlaydı;
Liva'nın dokunuşu, nefesi, sessizliği bile.
Ansızın terlemiş olarak uyandı. Göğsünde nemli bir
sıkışma, alnında ince bir serinlik vardı. Bir şey, belki rüya, belki de sadece
hava... Huzursuzdu. Sessizce kalktı, Liva'yı uyandırmamaya çalışarak yavaşça
yere bastı. Odadan çıkarken kadın bir an kıpırdandı ama uyanmadı. Banyoya
ilerleyip kapıyı açtığında loş ışık tüm ayrıntıları görünür kıldı. Ürkmüştü.
İlk fark ettiği şey temizlik kokusuydu. Bu koku
gıcırtılı bir çamaşır suyu keskinliğiyle değil, daha çok... Klostrofobik bir
düzenle boğuyordu içini. Lavabonun üstünde hiçbir şey yoktu. Gerçekten hiçbir
şey; ama sonra sol duvara döndü. Eldivenler vardı, lastik eldivenler, renk
renk. Mavi, sarı, beyaz, siyah... Hepsi yan yana ve bir askıda dizili. Mükemmel
eşitlikte. Sanki biri cetvelle aralarını ölçmüş gibi. Arkasını döndüğünde
klozetin yanında, lavabonun altındaki dolap kapısını araladı. Yan yana dizilmiş
onlarca temizlik şişesi. Her biri aynı marka, aynı boy, bazıları yarım,
bazıları hiç açılmamış.
Pars, gözlerini kısıp detaylara odaklandı.
Etiketlerin hepsi aynı yöne bakıyordu. İçinde tuhaf bir duygu dolaştı.
Lavabonun içindeki gider kapağında bile sabun köpüğü izleri vardı. Sanki her
gece yıkıyordu. Her gece.
Geri çekildi. Kapıyı yavaşça kapattı ama gözlerini
çeviremedi. Bir ayrıntı takıldı gözüne. Kapının üst köşesinde, neredeyse
görünmez, çok küçük bir kahverengi leke. Yanık gibi.
Yatağa geri döndüğünde Liva hâlâ uyuyordu; yüzünde
huzursuz bir ifade, dudaklarında hiçbir kıvrılma olmaksızın. Pars yanına uzanıp gözlerini ona dikti. Sonra... Banyodaki eldivenleri
düşündü. Ellerini okşadı Liva'nın, parmaklarını inceledi ve çok kısık bir tonda
fısıldadı.
''Sen
kimsin, Liva?''