6. BÖLÜM- TANIDIK CEHENNEM

 

6. BÖLÜM- TANIDIK CEHENNEM

"Vicdan hatırladıkça hiçbir suç unutulmaz." -Stefan Zweig

‘’Siktir! Bu kız kim? Neredeyim ben, ne yapıyorum? Burası neresi? Siktir!’’ Gördüğü ilk odaya girerek pencereyi açtı ve aşağıya baktı. Çöp konteynırı, ucube koltuk ve cama dayanmış bir merdiven vardı. Kimin evinde cama dayalı bir merdiven bulunurdu? Bunu kendisi mi yapmıştı? Merdiven ile inerken ayağı takıldı ve yere düşmemek adına koltuğa kendisi atladı. Ani manevra ile tozlu koltukta bıraktığı ayakkabı izinden de bihaberdi. Tek istediği bir an önce bilmediği bu evden kurtulmaktı. Merdiveni kendisinin getirdiğini ve bir cinayet işlediğini anlayabilmişti fakat o? O buraya ne zaman gelmişti? İner inmez merdiveni dayadığı duvardan aldı ve katlayarak koşabildiği gibi koşmaya başladı. Nerede olduğunu bilmediğinden nasıl gideceğini de bilmiyordu. Ayrıca nasıl göründüğü hakkında da bir fikri yoktu.

Yalpalayarak kaldırıma kapaklandığında dirseğinden kanlar damlıyordu ama o an tek bir odak noktası olduğundan kalbi dursa dahi umursamayacaktı. Yanındaki tırabzanlardan tutunarak kalktığında dizleri öylesine titriyordu ki adım atacak gücü bulamıyordu. Soluğu kesildiğinde iki sokak ötede aracını gördü ve bir kez daha şoka bürünerek donakaldı.

‘’Buraya arabamla gelmişim. Yahu ne zaman!?’’ Merdiveni bagajına atarken sokağın ortasında onu izleyen yaşlı adamı fark etti. Paniğe kapılarak sertçe yutkundu.

‘’Seni gördüm!’’ dedi hareketleri deliyi andıran adam. ‘’Evden çıktın. Kolunda kan var. Sen birini mi öldürdün?’’ Bu soruyu o kadar sakinlikle sormuştu ki sanki her gün bir cinayete tanıklık ediyormuş gibiydi.

Panikle arabaya bindi. Çalıştırarak bir an evvel oradan gitmeyi umdu.

Yarım saat öylece nereye sürdüğünü bilmeden gitti. Neredeydi, evi neredeydi ve nereden dönmeye çalışıyordu? O evden uzaklaştığını bilse de rotası yoktu. Korkudan ne yapacağını bilmiyordu; eli aniden radyo düğmesine bastığında son dakika haberini duydu:

"Sayın seyirciler, komşusunun evinden tuhaf sesler duyan Sare M. ivedilikle polisi aradı. Olay yerine ulaşan ekipler evde bir ceset buldu. Her yıl aynı dönemde tekrarlanan kan dondurucu cinayetler hız kesmeden devam ediyor. Şehri kana bulayan bu katil, ardında bıraktığı izden ötürü seri katil olduğunu düşündürtmekte. İnceleme ekibi olay yerinde, araştırmalara başlandı."

Arabayı ani frenlemesi ile kolunu sertçe direksiyona vurdu. Acısını, delirdiğini düşündüğü için hissetmiyordu. Başı dönüyordu, kafasının içi midesini bulandırıyordu. Gördüğü manzara net değildi. Görüntü gittikçe bulanıklaşıyordu. Telefonu çalıyordu fakat sesini cızırtı olarak duyuyordu. Konuşmak istiyordu, arayan çocukluğundan beri görüştüğü erkekti. Ondan hoşlanıyordu tabii. Aramayı yanıtladı fakat baş dönmesi ile aniden yan koltuğa bayıldı. Arama ise hala sürmekteydi: ‘’Neredesin? Senin için endişeleniyorum… Konuş benimle.’’

 

 

 

Pars.

Camları açmamıştım günlerdir. İçeride bayat bir nefes dolaşıyordu, içimdeki gibi. Oturduğum koltuk, sırtımı kavrayamayacak kadar eskiydi. Kumaşı yer yer kabarmış, kolçakları çatlamıştı ama bu eve ait en diri şey oydu hâlâ. Perdeleri aralık bırakmıştım, dışarıdan süzülen sokak lambasının sarı ışığı duvara eğri bir gölge çiziyordu. Sessizlik, bütün odaları ele geçirmişti. Evin içi loştu. Perdeleri kapatmış, ışığı açmamıştım. Bir sigara yakmakla yakmamak arasında gidip geliyordum. Masanın üzerinde boş bir kadeh duruyordu, biraz daha içsem midem bulanacaktı ama içimdeki bulanıklık daha kötüydü. Sessizlik duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Televizyon açıktı ama ses yoktu. Görüntüde eski bir Fransız filmi oynuyordu; alt yazı akıyordu ama hiçbirini takip etmiyordum. Filmden değil, hayattan kopuktu gözlerim.

Başımı kanepeye yasladım, tavanın köşesindeki çatlağa odaklandım bir süre. Her evin, her adamın, her hikâyenin çatlağı vardır. Benimkiler artık yamayla kapanacak gibi değildi. Açelya’nın gözleri geldi aklıma. O kadar çok şeyi aynı anda anlatabilen tek şeydi o gözler. Kırgınlık, öfke, merhamet ve güven. Özellikle güven… En çok oradan vurmuştum onu. Bugün yüzüne bakarken gözlerimin içi yanmıştı. Yine anlatmadım. Yine sustum. Her şeyi öğrenirse bir daha asla bana aynı gözle bakmayacağını biliyordum.

Sigara paketini alıp içinden bir dal çıkarttım ama yakmadım. Sadece parmaklarımda çevirdim. Kafamda Açelya’nın sesi yankılanıyordu. Öfkeliydi. Kırgındı… Ve ben hak etmediğim kadar seviliyordum. Bazen en kötü şey birinin seni hâlâ sevebilmesidir, sen bile seni sevmezken…

Mutfaktan gelen, damlayan musluk sesinin ritminde kalakalmıştım. Salonda birkaç adım attım. Parke gıcırdadı. Masanın üstünde kalan not defterine gözüm takıldı. Yazsam ne değişirdi? Olayların akışını değiştiremeyeceğim gibi geçmişin kirini de silemezdim; ama belki bir gün biri okur diye düşündüm. Belki bir gün, o.

Sokağa bakan pencereye yürüdüm, dışarısı karanlıktı. Açelya’nın abisinin yıllar önce… Savcıların bile dokunmak istemediği o dosyada adı geçiyordu. Onun cezası değil… Benim cezam başlamıştı. Onu kurtarmak için bazı delilleri yok ettim. Sessiz kaldım. Bu sessizliği kimse fark etmedi ama Açelya bir gün gözlerime bakınca anlayacak… İşte o zaman ya benden nefret edecek ya da daha çok acıyacak.

Sonra onun için karaladığım defteri gördüm sehpada, açık kalmıştı. Sakince yere çömelip halıya uzandım. Siyah, küçük defteri parmaklarımın arasına alıp üzerindeki tozu temizledim ve okumaya başladım.

Zamanın unuttuğu bir ev. Duvarlar çatlamış. Tavan sarkıyor. Gece olunca içimde birileri uyanıyor. İsimlerini bilmiyorum ama hepsi bir acıyı fısıldıyor. Sustukça büyüyorlar. Konuştukça ben küçülüyorum. Bir sigara daha yakıyorum. Yerdeki beton kadar soğuk her şey. O an yan yana, iki yorgun parmak arasında dumanla dans eden iki geçmiştik. Sen ve ben Açelya… İçimi titreten o suskunluğun ortasında, sana bakmadan seni düşündüm. Ciğerimde biriken külle anlatmaya çalıştım içimde dönen o kara rüzgârı. Bir kelime söylesem dağılırdık biliyorum. Sessizlik en sağlam yalanımızdı belki de. Seninle yan yana ama asla aynı yerde değildik. Sigaranın ucundaki ateş gibi, yakıyor ama aydınlatmıyor. Yüzünü çalmıştı gece; ama ben ezberlemiştim zaten her çizginde biraz kendimden vardı. Bir nefes daha çektim içime, çektiğim duman değildi. Sendin. Yarısı çoktan tükenmiş bir biz ’in son nefesiydin. Gündüzleri insanlar gibi davranıyorum. Adımlarımı sayıyorum. Kelimelerimi seçiyorum. Gülümsüyorum bile ama hepsi bir tiyatro. Perde hiç inmiyor, alkış da yok. Sadece ben varım. Bir de yokluğun. Arada sırada bir şarkı duyuyorum uzaktan. Eski bir melodi. Bana ait olmayan bir hatıra gibi. Ağlamıyorum. Artık hiçbir şey gözlerimden çıkmıyor; çünkü içimde ne varsa gömmüşüm çoktan. Gözlerine dalıyorum, en içine. Gözlerin şiir yazmaya fazla müsait. Uysal bir adam olsaydım çoktan şair olurdum uğruna. İki kere iki dört, elde var sen.

Bir gün kalbini kıran keskin bir cümle olurum sana, Açelya. Yâd edersin anılarımızı, fısıldarsın adımı kimseler duymadan. Sen bilirsin, ben bilirim, eski biz biliriz, bizi, eski bizi.

 

Gözüm yarı karanlık odada sağ köşedeki çalan telefonuma ilişti. Sakin bir titremeydi önce, sonra sesi yükseldi. Geceleri çalan telefonlar hiçbir zaman iyi haber taşımaz. Cevaplarken sesim net ve soğuktu.

‘’Efendim?’’

‘’Pars, Güzelbahçe tarafından bir ihbar geldi. Kırklı yaşlarda bir erkek kurban bulunmuş. Adrese seni yönlendiriyorum.”

‘’Tamam.’’

Telefonu masaya bırakmadım, elime aldığım gibi ceketimi sırtıma geçirdim. Siyah palto, eskimiş ama üzerime yapışmış gri tişört, koyu renk kot giydim. Çıkarken aynaya bakmadım. Kendimi uzun zamandır görmek istemiyordum. Anahtarı ceplerimden birine attım, diğer cebe eldivenlerimi. Her zaman böyle olur. Cinayetler yaşanmaz, sadece bulunur. Apartman merdivenlerini ağır adımlarla indim. Asansör beni taşıyamayacak kadar yorgundu sanki.
Bina kapısını açtığımda rüzgâr, yüzüme eski bir hakikati çarptı.

Gece. Saat neredeyse on bire geliyordu. Ay görünmüyordu. Sokak lambaları aralıklıydı; sarı ışıklar, karanlıkla yarışamayacak kadar zayıftı. Adımlarım kaldırımda yankı yaptı. Bir köpek havladı uzaktan. Bir tek o ses gerçekti. Geri kalan her şey... Bulanık. Arabama bindiğimde motorun sesi bile rahatsızlık verdi ama ben sesleri susturmayı değil, onlara eşlik etmeyi öğrendim.

Navigasyon ekranı yandı.

“Güneş Sokak, No: 38 — Güzelbahçe.”

Yol sessizdi.  Yüzümde bir ifade yoktu ama içimde her şey yerinden oynamaya başlamıştı bile. Kırk beş dakika, kafamdaki düşüncelerin başımı ağrıttığı bir sürüşten sonra olay yerine vardım. Tüm emniyet ve olay yeri inceleme oradaydı. Arabayı sokağın başında durdurup farları kapattım. Güneş Sokak. Adının bu kadar naif olup bu kadar sessiz olmasına şaşırmadım. Bazı sokaklar geceleri kendi dilini konuşur; bu da onlardan biriydi. Üç katlı eski bir apartmanın önü kalabalıktı. Mavi-beyaz şeritler, kırmızı ve mor sirenlerle yarışıyordu. Kapıları açık bir ambulans kenarda hazır bekliyordu ama içinde kimse yoktu. Demek ki yapılacak bir şey kalmamıştı. Adımlarımı ağır attım. Asfalt ıslaktı ama yağmur yağmamıştı. Yani biri ya balkondan su dökmüştü… Ya da kanın yolu buraya dek taşmıştı. Serinlik, dizlerime kadar yükselmişti. Bir koku vardı havada. Demir, ter ve terk edilişin karışımı. O tanıdık, insanın midesini bulandırmayan ama ruhunu tırmalayan ölüm kokusu. Kapıdan girdim. Bahçedeydi herkes. İçeriden gelen telsiz cızırtıları, bir şeylerin hâlâ çözülmediğini söylüyordu. Sırtı kandan görünmeyen bir erkek cesedi vardı yerde. Boynu hafif sağa düşmüş, gözleri açıktı. Kesici bir aletle açılmış derin bir yara vardı ensesinde. Kan tüm sırtına oradan yayılmaya başlamış olmalıydı.

Yara izi; kurbanın öldürülme şeklini, ne ile olduğunu hatta kaç kişinin işlediğini bile ortaya çıkartır. Kurban artık konuşamasa da yaraları konuşur. Otopsi ve kriminal gerçeği ayıklar.

Olay yeri inceleme didik didik çalışıyordu. Mor ışıkla tüm evi arıyorlar, hiçbir detayı kaçırmıyorlardı. Kimi zaman kan, idrar ve sperm lekeleri çıplak gözle görülmez; ama mor ışık altında apaçık oradadırlar. Bu nedenle olay yeri uzmanları yanlarından eksik etmezler. Silinmiş kan lekelerini bile görmek mümkündür.
O an gözüm kapının kenarına kaydı. Oradaydı, Açelya. Sırtı bana dönüktü.
Saçları topluydu ve perçemlerinden birkaç tel alnına düşmüştü. Elinde tuttuğu dosya titremiyordu ama parmak eklemleri bembeyazdı.  Sanki kendi içinde bir şeyleri bastırıyor ama görünmez kalmak için bütün gücünü harcıyordu. Bir saniyeliğine hiçbir şey söylemeden sadece onu izledim. Bu kadar ölümün içinde hâlâ nefes alan biri görmek... Rahatsız etti beni. O döndüğünde göz göze geldik.
İlk önce hiçbir şey söylemedi, sonra bir dosya uzattı. Gözleri yorgun ama diriydi.

“Hoş geldin dedektif.” Dedektif. Eskiden Pars derdi, yalnızca adım bile olsa gururum okşanırdı ama artık dedektiftim. Doğruydu, bundan sonrası iş demişti, ilerisi olmayacak.

Dosyayı almadım hemen, sadece gözlerine baktım. Bakışları anlatıyordu neler olduğunu. Bu ceset bizim sırlarımızdan biri değildi belki ama aramızdaki sessizlik, onu çoktan öldürmüştü.

Uzattığı dosyayı alarak kapağını açtım. Biraz inceledikten sonra onun kanepeye yaslanmış bir kadın ile konuşmaya başladığını gördüm. Üzerindeki ince, gri ev elbisesi vücuduna yapışmıştı, kan lekeleri aşağı doğru süzülmüş, bir noktada donmuştu. Sol ayağında bir kesik, bileğinde çizik vardı. Göz bebekleri epeyce büyümüştü, ağlamaya başladı. Gözyaşlarının aksine yüzünde ifade yoktu; sanki biri ruhunu içeride unutmuştu.

Açelya eğildi, onunla göz hizasına geldi. “Melis, saat kaçta fark ettin Taylan’ın durumunu?” Melis gözlerini kaçırmadan cevap verdi. “On gibiydi. Evet, ondu.’’

İncelediğim dosyada küçük bir kısım takıldı gözlerime. Kaşlarımı çattım ve dikkatle okudum. ‘’Saat dokuz buçuk gibi maç seyrediyordum. Dışarıdan bir ses duydum ve hemen dışarı baktım. Karşı apartmanda, yani Taylan’ların dairesinde perdeler sonuna kadar açılmıştı ve içeride bir boğuşma yaşanıyordu. Melis ve Taylan arasındaydı. İlişkilerine karışmamak için hiçbir şey yapmadık, zaten kısa süre sonra ses kesildi. Dokuzu kırk geçe ağlama sesleri duyduğumda kapının önünün polislerle dolduğunu gördüm, belli ki başka birileri daha görmüş ve polisi aramıştı.’’

‘’Melis… Saat dokuz buçukta, boğuşma sesi duymuş yolun karşı apartmanındaki komşulardan biri. Dokuzu kırk geçe de ağlama sesleri ve polis sirenlerini duymuşlar. Sen ambulansı onda aramışsın. Yirmi dakika boyunca ne yaptın?’’ Melis’in kaşları havalandı. Gözyaşlarından ıslanan yanaklarını silerek ifadesini korudu.

“Şoktaydım... Dünya durdu sanki. Ne yapacağımı bilemedim. Ellerim... Dondu.” Açelya, gözlerini kısarak iyice Melis’e odaklandı. Bir yerde yatan cesede, bir bana, bir de Melis’e bakıyordu.

‘’Yardım neden istemedin?’’ Melis sertçe yutkundu. Saçlarını kulaklarının ardına sıkıştırarak gözlerini kaçırdı. Muhtemelen kafasında bir şeyler planlıyordu. Dedektifler bunu tek bakışta anlayabilirdi.

‘’İsteyemedim. Söyledim ya savcım, dondum sanki.’’ Açelya bir şey demedi. Sadece doğrulup omuzlarını düzeltti.

“Şu an yazılı ifadeni alacağız. Sonra emniyete geçeceğiz.” Melis başını salladığında bir form uzatıldı. Kalemi eline aldı ve titremeden yazdı. Çok düzenliydi ve cümleler yuvarlaktı.

“Saat dokuz elli beşe doğru, on oluyorken Taylan’ın yanına gittiğimde yerde yatıyordu. Nefes almıyordu. Kan vardı. Çok fazlaydı. O an bağırdım, yardım istedim ama kimse duymadı. Koltuğa oturup sadece bekledim. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Ellerim kilitlendi. Ambulansı aradığımda saat ondu. Şoktaydım. Öyle hatırlıyorum.”

İfadeyi yazarken baykuş gibi tepesinde ne yazdığını okuyordum. Son cümleyi yazarken dayanamayıp sordum. ‘’Yardım istedin? Kimse duymadı? Bağırdın?’’ Melis hızlı nefesler alıp verirken iyice paniklemişti, dudaklarını aralayıp oksijen dileniyor gibi başını yukarıya kaldırdı.

‘’Hatırlamıyorum. Ne dediğimi, ne yazdığımı hatırlamıyorum.’’ Sesi titriyordu. Açelya ile iyice kafamız karışmıştı ama Melis ile konuştukça taşlar yerine oturuyordu, istemeden veriyordu bize gerçekleri.

Olay yeri sessizleşmişti. Ceset çoktan torbalanmış, ekip çantasını kapatmıştı. Yüzden fazla yara izine ve cesede ait fotoğraflar çekilmişti. Geriye kalan yalnızca yerdeki izlerdi. ‘’Gidelim,” dedi kısık sesle Açelya. Arabaya birlikte bindik. Ben direksiyondaydım, Açelya yanımda. Radyo kapalıydı, konuşmadık. Gecenin içinde, arabanın sessizce süzülmesiyle biz de cümle kurmadan ilerliyorduk ama sanki ikimiz de bağırmak üzereydik, kendi içimize. Telsiz ara ara cızırdadı. Adli tıp raporunun yolda olduğu bilgisi verildi.

Emniyete vardığımızda gökyüzü tam gece yarısıydı. Yıldız yoktu. Ay, bir duvar lambası gibi soluktu. Binanın içi serindi, yerler cilalı ama iz doluydu. Odaya geçmeden önce Adli Tıp raporu ulaştı. Kapalı bir dosyaydı ama kapak yazısı yeterince sertti. Açelya ile adımlarımızı durdurup koridorda okumaya başladık.

Kurbanın vücudundaki kesikler savunma değil, öfke izleriydi. Kesici alet, bir mutfak bıçağı, mutfak tezgâhının arkasında bulunmuştu. Yerdeki kan, cesedin üzerindeki ve Melis’in giysilerindeki tüm lekeler sadece kurbana aitti. Melis’in üzerindeki kesik, yüzeysel bir sıyrıktı. Derine inmeyen bir çizik. Ya boğuşma sırasında olmuştu… Ya da başka birini suçlu göstermek için bilinçli bırakılmıştı. Raporun en altında küçük puntolarla yazılmış bir cümle çarptı gözüme.

“Melis Y. İsmi, Taylan A’nın önceki dosyasında geçmektedir. Kadın, geçmişte şikâyetçi olmuş fakat dosya kapatılmıştır.” Bir belge ekiydi. Küçük, soluk bir ifadeydi ve yıllar öncesine aitti. “Hayır dediğim halde yapardı. Bazen duymuyordu bile.” Açelya’nın elinde dosya ağırlaştı. Parmağını kâğıttaki iki sözcüğe uzattı: cinsel tecavüz.  Oklar artık tamamen Melis’i gösterirken Açelya ile yüreğimiz parçalanmıştı. Neden öldürdü değil, neden daha önce öldürmedi diye sormuştum içimden.

‘’Bu kez balık yok,’’ dedim Açelya’nın duyduğu tonda. ‘’Bu kez başka vaka.’’

‘’Uzun zamandır normal vakaya rastlamamıştık, buna sevinmek mantıklı mı bilmiyorum ama o seri katil olmadığı için mutluyum.’’

 

Adli tıptan çıkarken konuşmadık. Ne o bir yorum yaptı, ne ben cümle kurdum. İkimiz de raporu aynı anda okumuş, aynı yutkunmayı içimize çekmiştik. Dosyadaki kelimeler kandan daha ağırdı. Bazen bir adamı öldüren şey bıçak değil, yıllarca duyulmayan ‘hayır’dı.

Açelya önden yürüyordu. Koridorlar boştu. Gece vardiyası başlamamıştı ya da sadece bizim dünyamızın içine kimse karışmak istemiyordu. Ayakkabı topuklarının sesi yer karosunda yankılandı. Soğuk duvarlar bile sessizdi.

Bir anda bir ses geldi. Cılız, plastik bir düşme sesi.
Açelya’nın telefonu yere düşmüştü. Refleksle eğilip ben aldım. Zemin parlaktı ama ekran bir anda ışıldadı. Bir arama.
Kayıtlı değildi.
Ne baş harf, ne emoji, ne isim.
Sadece sade, tanımsız bir numara.

Tam o sırada ekran hâlâ çalıyordu. Açelya aldı, tereddüt etmeden açtı. Koridorda başka kimse yoktu. Ses yankılandı, ben de duydum. Açtın mı gerçekten? Bu saatte… Açelya.

Alışkın bir erkek sesiydi. Sanki daha önce konuşmuşlar, sanki aralarında yarım bırakılmış bir cümle varmış gibi. Açelya yürümeye devam etti. Telefondaki adamın sesindeki o tınıyla dudaklarına bir tebessüm yerleşti.

‘’Karan… Sen misin?’’

 

 

Açelya.

Eve geldiğimde saat üçtü. Duş alıp temiz kıyafetlerimi giydim, geldiğimden beri tek sıvı girmemişti vücuduma. Mutfağa geçip bir bardak su aldım. İçmek için kafamı kaldırdığımda duvardaki takvimi görüp içmeyi kestim. Ayın on altısı. O an fark ettim, bugün Babalar Günü’ydü.

Gözlerimi kısmadan bakmaya devam ettim o rakama. Küçük, sessiz, kimseye bir şey söylemeyen ama içinde koca bir boşluk taşıyan o sayıya. Ağır adımlarla odama geçtim. Işık loştu. Çekmeceden defterimi çıkardım. Kapağını araladığımda hâlâ eskiden kalma tükenmez kalem kokusu vardı. Alıp salona geçtim ve sehpanın üzerine eğilerek sesli bir nefes verdim. Boş bir sayfa açıp uzun bir süre sadece baktım. Sonraysa yazmaya başladım.

Var olan ama olmayan babaların günü bugün. Bana bu tarz günler hep rahatsız hissettirmiştir. Anneler günü, babalar günü. Yetiştiğimiz ataerkil sistem ve patriyarkanın dayatması kutsal anne ve kutsal babayı her zaman reddettim. Kendisine sormadan dünyaya getirdikleri çocuklara tonla duygusal yük ve manipüle yükleyen ebeveynlerin tam olarak hangi kısmı kutsaldı. Saygı göstermedikleri çocuktan saygı beklemeleri de cabası. Çocuğu koşulsuz şartsız sevmeleri de yine din üzerinden dayatılan bir tuhaflık. En ufak sözünden çıkan oğluna, kızına sömürücü cümlelerle vicdan yaptırmak mı koşulsuz sevmek ya da duygularını dile getiren çocuğa yaşından ötürü küçümseyici tavır almak mı? Koşulsuz seven biri varsa o da çocuktur. Bakım verenlerinden gördükleri her şuursuzluğa rağmen minnettar ve bağışlayıcı hissederler.  Büyük aile yemeklerinde onlara ayrıca küçük masa kurup büyüklerin yanında oturma fırsatı vermeyen, daimi olarak emir kipinde konuşan, market alışverişlerinde isteklerini umursamayan ebeveynler, çocukları büyüdüğünde onları süper yetiştirdiğine dair konu komşudan övgü beklerler. Çocuğun o yaşına dek herhangi bir sorununu dinlemeyi bırak, sorunu olabileceğini dahi düşünmeyenler dahi ne kadar uslu bir çocuk yetiştirdim, hiç yaramazlık yapıp beni yormadın der. Eğer ona nasıl hissettiğini, rahatsız olduğu bir şey olup olmadığını sorsaydın ve belki duygularını ifade ederken acayip bakışlara maruz bırakmasaydın; konuşkan, duygusal bağ kurabilen ve sorunları gözünde büyümeyen bir çocuk bulurdun karşında. Sessiz, sakin bir evlada kıyasla yeri geldiğinde isteklerini, mutluluğunu, kalp kırıklığını ve üzüntüsünü yaşayan, hayatın düz bir çizgi değil de hep inişli çıkışlı olacağı ama ona rağmen her duyguyu yaşamanın ne denli sağlıklı olduğunu bilen bir evlat görürdün. Yani çocuğun sessiz ve uslu değil, üzgünüm. Senin çocuğun yalnız. Ebeveynleri yanında olmasına rağmen onların varlığını içinde bir yere oturtamamış çocuklar hayatı boyunca yalnızdır.

Dünyanın en alakasız ama hakkında bilgim olmayan birçok şeyini babama paslamak isterdim. Faturamı nereden ödemem gerekiyor ya da aidat ne demek. Biraz borç verir misin, giderler tıkandı ne yapabilirim gibi mesela. Dışarı çıkardı ama iş seyahati sanırdım, annemi aldatmak için çıktığında ve benim bunu iş sandığım yıllarda onu çok özleyip ağlardım. Yapılı bir adam olduğu halde kışın gelmesine yakın mutlaka hastalık kapardı, babam hastalanınca çok yorgun ve halsiz görünürdü, ağlardım. Parmağına kıymık batsa içimden bir parça kopardı. Tüm bunlara karşılık bir kez gözlerimin içine bakıp gülmedi. Annem hep, babamın beni sevdiğini ama bunu belli edemediğini söylerdi. Hak verirdim, küçüktüm, bahane arardım ve belki de beni sevdiğine inanmam için kendimi kandıracak bazı yalanlara ihtiyacım vardı. Bile isteye kendimi sabote etmekti bu.

Her şeyi tek başıma yapabiliyor oluşum, gerektiğinde birinden yardım isteme isteğimi yok etmiyor. Benim arkamda da ailem var, ben babama söylesem halleder gibi cümleler kurup göğsümün kabardığını hissetmek isterdim. Kimseden yardım alamamak bana kendimi çok, çok büyük hissettiriyor ve ben henüz yirmi altı yaşındayım. Deli gibi sınava hazırlanıp sınavdan hemen sonra hukuk fakültesi bitirdim. Okulumu bitirdikten sonra hızlı şekilde mesleğe başladım ama aslında kendimi büyük hissetmiyorum. Yalnızlık, büyük hissettiriyor. İçimdeki kız çocuğunu o kadar unutmuyorum ki, bana sık sık hatırlatıyor orada bir yerde olduğunu. Neden hiç sırtımın sıvazlanmadığını, başımın okşanmadığı ya da duvara yaslanıp dümdüz ağlayamadığımı soruyor.

Gün sonu ne kadar inatçı, başına buyruk, güçlü ve her şeyi tek başına halledebilen bir kadın olduğumu bilmek iyi hissettiriyor; ama buraya gelirken ve hatta hala yolda ayağıma çelme takan, düşüren hiçbir şeyi sevmiyorum. Özel günlerde arası kötü olmasına rağmen anne, babasıyla paylaşım yapan insanların motivasyonunu anlayamıyorum. Onların aksine gerçek bir baba- kız, anne- kız ilişkisi kuran kişilerin paylaşımlarıysa beni üzmüyor mu? Çok. Benimde bir şeyler paylaşabildiğim, benimle yürüdüğüm yola eşlik eden, takılacağım taşları kaldırıp beni rahatlatan bir babam olsaydı diyorum. Sonra babamın olduğu halde bu durumda olduğumu fark edince de o boş vermişlik geliyor.

Her şeye rağmen, günün kutlu olsun baba.

Hiç sevmediğin kızın, Açelya.

 

Defterin kapağını kapattım, balkona yöneldiğim an zil sesini duydum. Gözyaşlarım hâlâ kurumamıştı. Gecenin sessizliği bedenime sinmişti; içimde bir yük, boğazımda bir düğüm vardı. Açtım. Gözüm, gözyaşlarımı silemediğim için hafif bulanıktı ama onun yüzünü hemen tanıdım.

‘’Bir şey olmuş,’’ dedi yüzümü gördüğünde. ‘’İyi misin?’’ Yutkundum. Cevap veremedim.

Yüzüme bakıp gözlerimden her şeyi okudu. Kimseye hiçbir şey anlatamazken ona içeri girmesi için çekildim. O an kendimi çok savunmasız hissediyordum çünkü içimdeki kız çocuğu uyanmıştı. Ağlayan ben değil, o küçük kızdı sanki. Sessizce salona ilerledi. Gözleri sehpanın üzerindeki günlüğe takılmıştı ama bir şey demedi. Beni sorularla sıkıştırmıyordu, benim konuşmamı bekliyordu sabırla.

“Balkona çıkmak istiyorum,” dedim. Başını hafifçe eğdi. Ben geçerken o da arkamdan geldi.

Küçük bir balkon. İki sandalye, bir masa. Eski ama bana ait. Oturduğumuzda Karan montunu çıkarmadı, ben dizlerimi karnıma çektim. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra ilk cümleyi ben kurdum.

‘’Babalar günüymüş bugün,’’ dedim kısık bir sesle, o kadar kısıktı ki kendim bile duymadım. Karan gözlerini bana çevirdi. Sakin, yargısız, sabırlı. Nefes verdim. Dudaklarım titredi ama saklayamadım. Bu gece maskesizdim. “Babam... Fiziksel olarak vardı ama hep uzaktı. Bir şeyleri hak etmek zorunda kalmaktan çok yoruldum,” dedim. “Sevgiyi bile.”

İçimde bir şey çözüldü. Yıllardır biriyle bunu konuşmamıştım. Gece ilerledi. Rüzgâr hafif ama serindi. Ben sildikçe yanaklarım ıslanıyordu gözyaşlarımdan. Karan montunun cebinden bir peçete çıkarıp sessizce uzattı.

“Biliyor musun Açelya…’’ dedi adımı iyice vurgulayarak. Söyleyeceği cümleyi sindirmeyi bekliyor olmalıydı, gözlerini kapatıp yumruğunu sıktı. ‘’Seni dinlemek bana annemi hatırlatıyor.’’

Duraksamıştım, saniyeler içinde çattığım kaşlarımı serbest bırakıp oturduğum yerden hafifçe kıpraştım. Annesi neredeydi acaba.

 ‘’Daha önce kimse beni dinlemedi,’’ dedim tek nefeste. Karan sandalyesini kaydırarak bana yakınlaştı. Gözlerimin içine bakıp yutkundu ve dudaklarını araladı.

“Ben bıkmadan dinlerim seni.”

Hava aydınlanıyordu, saat dört buçuk olmuştu çoktan. Karan, arada bana bakıyor olsa da manzarayı izliyordu. Bir süredir sessizliği paylaşıyorduk birlikte. Karan’ın bana baktığını anladığım an ona döndüğümde göz göze geldik. Onun ise bir şey söylemek istediği birkaç kilometre öteden bile belliydi.

‘’Kızların birçoğu babalarını tanıyana kadar onlara taparlar. Hatta o ilk aşk klişesi de buradan gelir. Babalarını tamamıyla tanıdıktan sonra da yüzde yetmişi onlardan nefret eder; çünkü kafalarındaki tanımdan ne kadar uzak olduklarını algılayınca öyle derin hayal kırıklığına uğrarlar ki kendilerinden bile sakınırlar,’’ dedi gözlerime bakarak. Her cümleyi bastıra bastıra söylüyordu. ‘’Kaçarlar. Kendilerinden kaçarlar ve yanlarında götürdükleri aslında kendileridir. Nereye giderlerse gitsinler göğüs kafesinde sakladığı o soluk bir gün yüzüne çarpar… Başkaları söylediğinde susarlar. Savunmak için çaba sarf etmek istemezler ve hatta her şeye rağmen ‘babam yapmadı’ inkârı biraz olsun iyi gelir. Palavra gibi kanıksamak her zaman daha şifalıdır ruhlarına. Bir gün babalarıyla ya da kendileriyle yüzleşme ihtimalinin ‘i’sini dahi düşünmek istemezler. Canları çok acır, biliyorlardır.’’

Bu yaraya tuz basmaktı, iyi anlamda. Hissettiklerimi nasıl anlamıştı bilmiyordum, bildiğim tek şey onun gerçekten benimle ilgilendiğiydi. Yalnızlığım ilk kez bir nebze hafiflemişti.

Gideceğini söylediğinde içimde tuhaf bir duygu vardı. Anlamamıştım, üzülmüş müydüm gidecek diye yoksa tekrar yalnız kalmak istemediğim için miydi?

Sessizce kalktığında onunla birlikte balkondan içeri girip kapıya doğru ilerledim. Kapının kulpunu açıp ayakkabılarını giydi ve ayağa kalkıp gözlerime baktı. Vedalaşmadık… Sadece gözlerimin içine içine bakıyordu. Ufak bir tebessüm yayıldı dudaklarımın kenarına. Bunu gördü, anlamıştım. Gözleri ışıldıyordu. Arkasını döndüğünde artık yavaşça aşağı inen sırtını izledim.

Bazı insanlar geç gelir ama hep varmış gibi hissettirir.

Artık sabah olmuştu ve ben uykusuzluktan ölecektim. Ona rağmen cin gibiydim. Kafein insanların uykusunu kaçırırken benim uykumu getiriyordu, bunu bildiğimden bir kupa kahve içip uyumayı deneyecektim.

İnsanlar dışarıdan bakıldığında savcı kimliği ile gördüklerinden her şeyi hallettiğimi sanıyorlar. Oysa ben nilüfer gibi oradan oraya savruluyorum. Kurulu bir düzenim bile yok. Birçoğuna göre hayatım süper. Mesleğim var, iyi kazanıyorum, arabam ve evim var; ama o eve geldiğimde kimsem yok ya da araba yerine otobüsle, kalabalık bir arkadaş grubuyla bir yere ulaşmayı yeğlerim. Bir şey hep eksik. Oturmayan, yerinin dahi belli olmadığı ve beni belirli aralıklarla yoklayan bu his gece uykumdan uyandırıyor.

Zift gibi kahveyi kupama doldururken yüzeyde oluşan minik köpüklere daldı gözlerim, ardından çalan telefonumu duydum ve kahveyi masaya bırakıp telefonumu prizden aldım. Odanın öbür ucundaki aramayı nihayet yanıtladığımda konuşan Leyla’ydı.

‘’Açelya, ben âşık oldum.’’

‘’Sana da merhaba Leyla.’’ Sesinden gelen neşeyle gülümsedim ve arkamdaki koltuğa yastıkları çiğneyerek uzandım.

‘’Yardım lazım Açelya. Bir süredir görüşüyoruz ama ne olduğumuzu bilmediğim için hareket edemiyorum. Mesela tatile sevgili ile çıkılır ya da okey mi atsak? Çok mu kanka kanka oldu ya. Kızım ses versene.’’ Sesli bir nefes aldım, hala gülümsemeye devam ediyordum. O kadar susmadan konuşuyordu ki bu çok komiğime gitmişti.

‘’Tam adamından yardım istiyorsun sende, kelin ilacı olsa başına sürer Leyla,’’ dedim saçlarıma parmaklarımı dolayarak. ‘’Ne zamandır görüşüyorsunuz, neler yapıyorsunuz bir söyle, bakalım çaresine.’’

‘’Hani yüzme kursuna katılmıştım ya ben, orada tanıştık. Geçen akşam hoş bir yerde yemek yedik, çıkışta da midye gömdük hatta. Hep gözlerime bakıyor böyle gülerek, göz kırpıyor, düşünüyor bir de.’’ Konuşmayı kestiğinde sesli bir şekilde ofladı. ‘’Çıkma teklifi geri gelsin ya!’’ Kıkırdayarak karşımdaymış gibi başımı yatırıp duvara baktım.

‘’Leyla, o kadar haklısın ki… Biriyle bağ kurmak sanki çok garipsenecek bir şeymiş gibi hissediyorum. Biz mi Polyannacılık yapıyoruz yoksa ilişkiler gerçekten bu kadar yüzeysel mi kafam karışık.’’ Başparmağımı çıplak dizimdeki yaranın üstüne götürüp okşamaya başladım. ‘’Süslü buluşmalar, süslü cümleler istemiyorum aslında. Günümüzde ilgi isteyen kız damgası görüyor ama ben gerçekten bir bankta oturup sohbet etmek istiyorum.’’ Sonra başparmağımdaki ojenin kenarlarının soyulduğunu fark ettim, duraksadım ama devam ettim. ‘’Ben tanımadan sevmek istemiyorum, tanıdıkça sevmek istiyorum. Ulaşılamaz bir insan olduğumdan değil de, en savunmasız halimle bağ kurulsun istiyorum. Âşık olmak istiyorum ya…’’ Ne kadar çok konuştuğumu ve Leyla’nın ne zamandır sustuğunu fark etmedim bile. Hala sessizdi. ‘’Leyla?’’

‘’Açelya… Seni üzdüysem özür dilerim,’’ dedi telefonun öbür ucundan. ‘’Ama çok haklısın arkadaşım, bu erkeklere haddini bildirmek lazım!’’

‘’Leyla ne özrü. Dur bekle hayal dünyamdan çıkıyorum ve sana fikir arıyorum.’’

‘’Siz Pars ile nasıl tanışmıştınız? Biz neden her şeyi konuşup onu konuşmadık Açelya? Çabuk taktik, çabuk!’’ Göğüs kafesimde hissettiğim sıcaklık karnıma doğru yavaşça süzülürken kafam bir anda onunla ilk karşılaştığımız günlere gitti. Parça parça hatırladım ve her şeyi anımsadım.

‘’Biz… Bizimki karanlık bir tanışma Leyla, sana tatlı bir hikâye anlatamam.’’

‘’Olsun. Meraktan çatlayacağım şimdi, anlatsana.’’

‘’Abim… Abim babamı öldürdüğünde Pars, hapise atılmaması için abimin kan lekelerini, arkasında bıraktığı izleri temizliyordu. Benden üç yaş büyüktü, fazla değil ama abim için çırpındı, okuldan arkadaşlardı. Sonra abim aklanacağına dair inancını kaybetti ve intihar etti. Bu sır Pars ve benim aramda kaldı. Zaten artık bir şeye yaramaz ama buydu. İkimizde aynı üniversiteyi kazandık ve o çok iyi bildiği alana, dedektifliğe yöneldi. Zamanla ilişkimiz çalkantılı bir hale geldi ama her defasında toparlamayı başardık. Çok kavga ettik, dört yıl sürdü ilişkimiz ama biz çok öncesinde tanıştık… Abimi kurtarmak için kendisini riske atması çok hoşuma gitti, Leyla.’’

Leyla susmuştu. Sesi çıkmıyordu. Bir şey söylemesini beklemedim. Zaten söyleyeceği ne olursa olsun eksik kalacaktı. Yalnızca pencereye yöneldim. Camın buğusuna parmak ucumla küçük bir çizik attım. Sanki cümleleri ezberlemiştim; çünkü yüzlerce kez kendime de bu hikâyeyi anlatmıştım. Abim suçluydu, Pars onu korudu, hepsi bu. Gözümün önünde oldu her şey, yıllarca.

“Biliyor musun, Leyla?” dedim usulca. ‘’Birlikte yaşadığımız şeyin adı aşk değildi; ama o kadar çok sustuk ki, aşk kadar derinleşti. Onunla kaldım çünkü gerçeklerin dili yoktu; ama yalanlar en azından beni seviyor gibi davranıyordu. Ben Pars’a sığınmadım. Pars, benim cehennemimdi; ama tanıdığım bir cehennem.’’

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ

2. BÖLÜM- KADEHİN DİBİNDEKİ GÜNAH

3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK