9. BÖLÜM- APTAL BALIKLAR

 

9. BÖLÜM- APTAL BALIKLAR

            "Geçmişte bir şey olur, gölgesi bugüne düşer." -Beliz Güçbilmez

Yunanlıların anlatmayı sevdiği o dehşetli mitlerde bile oğluyla yatan annelerden ya da çocuklarını yiyen babalardan bahsedilir; ama böylesi bir sapkınlığın detaylarına pek girilmez, zaten gerek de yoktur. Bu da o sözsüz anlaşmaların, içgüdüsel fark edişlerin bir parçası. Dilin sustuğu ama zihnin çığlık çığlığa kaldığı yer.

Onun kendine gelmesini sabırla bekledim. Nabzı hızlandığında uyanmaya başladığını ve yanımda olduğunun farkında olduğunu anladım. Göğüs kemiğinin hemen üzerindeki çukura hafifçe dokunduğumda derin bir nefes aldı. Boynunun yan tarafında parmaklarımı gezdirip şahdamarına dokunduğumda nefesini tutuyor, derisi nabzıyla birlikte düzenli şekilde titriyordu. Terinin cildini saran nemini parmak uçlarımda hissedebiliyordum. Sabah çiyi gibi, teni ıslak ve yüzü ışıldıyordu. Çenesine hafifçe dokununca sonunda soluğunu verdi. Ağzını kapatan bandın ardından gelen boğuk ses, neredeyse mırıltıydı.

Aletlerimi toparladım. Metal tepsinin içine yerleştirirken çıkardıkları o tiz tıkırtı odada yankılandı. Gözlerini bana diktiğini hissedebiliyordum; bakışları paslanmaz çeliğin soğuk parıltısına takılmıştı. Her bir aleti defalarca gördüğü için hangi parçanın ne işe yaradığını biliyordu. Ekartör kesiği açmak için, pens damarları tutmak için ve neşter... Neşteri tarif etmeye gerek bile yok, ikimiz de anlamını fazlasıyla biliyoruz.

Tepsiyi başucuna koyuyorum, görebilsin diye. Sözcüklere hiç ihtiyaç yok. Metalin parıltısı her şeyi anlatıyor zaten.

Avucum karnına dokunduğunda kasları aniden gerildi. Üzerinde tek bir iz bile yoktu. Saf, bozulmamış bir ten. Bıçak, deriyi tereyağı gibi kesecek. Neşteri elime alıp ucunu karnına bastırdım. Gözleri büyüdü. Derin bir nefes çekti içine.

Bir zamanlar bir belgeselde aslanın pençesiyle yakaladığı bir zebranın fotoğrafını görmüştüm; boynuna saplanan pençeye rağmen gözleri hâlâ hayatta kalma umuduyla kocamandı. O görüntüyü hiçbir zaman unutamamıştım. Şimdi Gizem’in bakışlarında o aynı korkuyu görüyorum.

“Tanrım… Tanrım… Tanrım…”

Neşterin ucu derisine değdiğinde, ciğerlerine dolan hava bir anda patlarcasına dışarı fırladı. Gözlerini sımsıkı kapadı. O acı daha gelmeden, zihni çoktan yaşamıştı. Boğazında bir istek düğümlendi. Belki merhamet için, belki hızlı bir son için, ya da sadece başka bir sona ulaşmak için…  Ama bu değil. Bu şekilde değil.

Sonra, bıçağın geri çekildiğini fark etti. Gözlerini açtı. Karşısında duran kişinin yüzüne baktı, onu tanıyordu. Neşteri tepsiye bıraktı ve dudaklarında ince, uğursuz bir gülümsemeyle fısıldadı Mavi.

“Henüz değil.”

Mavi odadan çıkınca Gizem derin bir nefes aldı. İşkence sadece ertelenmişti. Şimdilik hayattaydı ama ne olacağını düşünebilmesi için bırakılmıştı.

Oyunun kuralı buydu demek. Dehşeti uzatmak. Bekleyişi bir cezaya çevirmek. Zevki daha uzun süreye yaymak. Her geçen dakika, kaçışa bir adım daha yaklaştığını hayal ediyordu.

Kloroform etkisini yitirmişti, artık zihni tam anlamıyla uyanıktı. Panik beynini sarınca düşüncelerinin keskinliği artmıştı. Metal çerçeveli bir yatağın üzerinde kolları ve bacakları açık şekilde yatırılmış, elbiseleri çıkarılmıştı. Ellerini ve ayaklarını zincirle yatağın kenarlarına sabitlemişlerdi. Tüm gücüyle bağlarını zorlamasına rağmen, kasları titreyene dek uğraşmasına rağmen, kıpırdayamıyordu.

Dört yıl önce bileklerine yalnızca ince bir ip bağladığından bir elini kurtarabilmişti; ama Mavi… O hata yapacak biri değildi.

Ter içindeydi, tükenmişti. Savaşamayacak kadar halsizdi. Çevresini gözden geçirmeye başladı. Başının üzerinde çıplak bir ampul sallanıyordu. Başını çevirince taş duvarları seçebiliyordu. Yukarıda ayak sesleri… Bir sandalyenin gıcırdayışı… Tahta zeminin titreşimi. Kendi ofisindeydi. Kimsenin gitmeye cesaret edemeyeceği bir yerdi çünkü ormanlık alan oldukça ıssızdı.

Tepsideki ışık gözünü aldı. Gözlerini dikip baktı. Aletler diziliydi. Her biri bir amaca hizmet etmek için oradaydı. Daha önce kaç kez bu aletleri ellerinde gördüğünü, hangisinin ne anlama geldiğini düşündüğünü artık hatırlayamıyordu. Gizem bir cerrahtı, her biriyle çok defa hayat kurtarmış, kesik damarlardan akan kanı durdurmuş ve kan dolu göğüs boşluklarını temizlemişti.

Oysa şimdi, her şey bambaşka bir anlam taşıyordu. O anlamla birlikte gelen sessiz dehşet, tüm kelimelerden daha gürültülüydü.

Mavi, onu sağ bırakmayacaktı.

 

 

 

Açelya.

Gözlerimi araladığımda ensemden bıçak yiyor gibi bir acı hissettim. Başımda müthiş bir ağrı, karanlık bir sabah ve evet… Başım, bu nasıl ağrıydı. Dün geceyi hatırladım. Silah… Onları net duyamasam da silah denmişti. Elim komodinin üstünde telefonumu aradığında yerimden doğrularak uyanmaya çalıştım. Telefonu alarak Karan’ı çaldırmaya başladım.

‘’Alo,’’ dedi uykulu bir sesle, ses tonu o kadar kalın ve ciddiydi ki diyeceğim şey bir anlığına aklımdan çıkmıştı.

‘’Günaydın.’’ Kendi sesimde hala uykulu gidiyor olmalıydı.

‘’Uyanır uyanmaz sesimi duymak isteyeceğini bilseydim sende kalırdım,’’ dedi alaycı ama komik bir sesle. Kıkırdamak istedim ancak aklımı kurcalayan noktalardan odaklanamamıştım.

‘’Dün gece Pars mı gelmişti?’’ dedim. ‘’Duydum, silahı bırak dedin.’’ Karan boğazını temizledi.

‘’Açelya, dün gece sarhoştun ve belli ki halüsinasyon görmüşsün. Pars falan gelmedi.’’

‘’Ama-‘’

‘’Açelya,’’ dedi ciddi bir tonda. ‘’Bu sıralar pek iyi değilsin. Panik atak sırasında ve… Dün gece yeniden onun adını sayıkladın tamam mı? O gelmedi.’’ Arama sonlandığında kulağıma dolan cümle, kaşlarımı çatmama neden oldu. Ben Pars’ı mı sayıklıyordum bilincim azaldığı anda? Ah, ne aptalım. Karan… Kim bilir ne denli kırılmıştı bana.

Sağ kolum sızlıyordu, uyurken üstüne yatmış olmalıydım. Yataktan ayaklarımı sarkıtarak ayılmak için gözlerimi yatak odamda gezdirdim. Bir çırpıda ayaklandım ve banyoya ilerleyerek musluğu açtım. Avucuma doldurduğum soğuk suları yüzüme çarptıkça ayılıyordum. Yanda duran küçük havluyla ıslak suratımı kuruladım ve aynada kendimi gördüm. Uykuda şişmiş dudaklarım, yastık izi olmuş yanağım ve sabahları daha güzel duran cildimi izledim. Birkaç saniye sonra aynanın karşısından ayrılarak banyodan çıktım, mutfağa doğru yürüdüm. Kahve makinemi çalıştırarak salona doğru ilerledim, kahvem hazır olana dek evi biraz toparlayabileceğimi düşündüm. Laptop masanın üstündeydi, herhangi bir tuşuna bastığımda ekran yeniden aydınlandı ve bitiremediğimiz Amelie filmi aydınlandı. Bitmiş şarap şişesi, devrilmiş iki kadeh ve koltuğun tepesindeki o şey… Siyah bir sweatshirt. Karan’ın beni beklerken çıkarttığı sweat. İçeriden kahve makinesinin sesi geldiğinde kahvemin hazır olduğunu anlamıştım ama o an ayaklarım zemine çakılmıştı sanki. Bedenim buradan ayrılmak istemiyordu ve beni yönetmeye başlamıştı. Birkaç adım atarak koltuğa ilerledim ve sweatshirt’ü aldım. Başparmağımla sweat’i hafifçe okşarken bir anlığına burnuma çıkarttım. Kokusu üzerindeydi, tarif edemediğim bu güzel koku ile nane kokusu birbirine karışmış, hoş bir koku ile sarılmıştı. Kendimi gülümsüyorken bulduğumda elimden bırakmadan mutfağa ilerledim. Tek elimle kupamı alıp kahveyi doldurmaya başladığımda aniden hapşırdım. Tüm kahve sol elimde tuttuğum sweat’e sıçradığında gözlerimi kapatıp ofladım. Siktir, nasıl oldu ya.

Kıyafetin temiz kısmını son kez burnuma götürdüğümde ne yaptığıma anlam verememiştim ama koklamaktan da geri durmamıştım. Banyoya ilerleyerek kirli sepetine koydum ve mutfağa dönerek birazını kurtardığım kahveyi yudumlamaya başladım. İçerken salona doğru adımlamış, boş koltuğuma bakmıştım. Karan evime geldiğinde tüm bu sessizlik dağılıyor, evin rengi değişiyordu sanki. Şimdiyse boş, yalnızca benden ibaret bir daireydi. Koltuğa oturarak yarım kalmış filmi başlattım. İzlemeye başladığımda zaten biraz olan kahvemi bitirmiş, oturduğum yere uzanmak için elimi yastığa atmıştım. Elime soğuk, metal olduğunu algıladığım bir cisim takılmıştı. Parmaklarımla sıkıştırıp baktığımda ince, gümüş bir zincir olduğunu gördüm. Karan’dan düşmüş olmalıydı. Kıkırdayarak telefonumu aldım ve mesaj kutusuna girerek kamerayı açtım. Zincirin fotoğrafını çekerek hızlı bir mesaj gönderdim.

‘’Unutmuşsun.’’ (10.09)

Dün gece 00.00’dan itibaren doğum günüme girmiştik, yani bugün yalnız geçireceğim günlerden biraz daha özel olanıydı. Ne hoştu değil mi, doğum günümde savcılıktan uzaklaştırma kararı almam. Gideceğim bir işim de yoktu şimdi. Evde ne yapacaktım tüm gün…

Bir yeni bildirim.

‘’Onu sevmiyorum, çöpe atabilirsin.’’ (10.11)

Bir insan kendi zincirini neden sevmezdi ki, takmıyor muydu? Gerçi kolunda hiç görmemiştim ama. Rehbere girerek Efsa’yı aramaya başladım. Saniyeler içinde açtı.

‘’Alo.’’

‘’Efsa, günaydın canım.’’ Koltukta doğruldum ve sanki adliyede çalışıyor gibi hazır ola geçtim. Efsa’nın sesi benim için hep iş uyarıcısıydı.

‘’Günaydın savcım, nasılsınız?’’ Sesi neşeli ama bir o kadar da yorgun geliyordu.

‘’İyiyim, sen nasılsın?’’ Kahve kupamı götürmek için odadan ayrıldım ve mutfağa doğru yöneldim.

‘’İyiyim savcım, bir şey olmadı değil mi?’’

‘’Bende sana onu soracaktım Efsa, önemli bir vaka var mı?’’ Elimi tezgâha yerleştirerek dikkat kesildim.

‘’Savcım, uzaklaştırıldığınız için kesin emir aldım Başsavcıdan.’’

‘’Sende hiç hatırım yok mu Efsa, haberi olmayacak. Sen söyle, vaka var mı?’’

‘’Az önce geldi savcım. Bir kadın eşini öldürmüş, olay yerine gittiler.’’ Kaşlarım havalanmış halde duvara bakıyordum.

‘’Teşekkür ederim Efsa. Sonra görüşürüz.’’

 

 

 

Yazar.

Aramayı sonlandırarak üstüne bir kot pantolon, onun üstüneyse beyaz bir tişört geçirdi. Saçlarını atkuyruğu yapıp küçük bir kolye taktıktan sonra çantasını alıp evden hızla çıktı. Garaja inip aracını çalıştırırken inceleme ekibi ve Pars’ın olay yerinde ne kadar durabileceğini hesapladı. Emniyet kemerini bağladı ve ses olması adına radyoyu açtı. Efsa’dan istediği konuma oldukça yavaş ve temkinli gitti. Sokağa girdiğinde tam tahmin ettiği gibi Pars aracına biniyordu. Herkes gitmiş olmalıydı ve en son o çıkıyordu. Hep böyle yapardı, olay yerinde herkes gittikten sonra son bir araştırma ve gözlem yapar küçük bir deftere notlarını yazardı. Çalışırken hatırlaması kolay oluyordu.

Herkes gittikten sonra araçtan indi ve eve doğru yürüdü. Çok ıssız bir semtti, kuşlar ve Açelya’dan başka kimseden ses çıkmıyordu. Açelya gibi bütün hayatını şehirlerin en işlek caddelerinde geçirmiş biri için bu sessizlik tüyler ürperticiydi. Bahçeye girdiği ilk an beyaz veranda ve içindeki dizaynı incelemeye başladı.  Verandanın basamaklarını tırmanırken ahşabın her çatırtısı ona mikrofonla arttırılmış gibi geldi. Kafasının hemen yanında sinekler dönüyordu. Kapıya vurmanın ne aptalca olacağını düşündü ve kaldırdığı elini yeniden indirdi. Tüm aileyi ifadeye almış olmalılardı. Açmak için tokmağı çevirince kilitli olduğunu anladı. Artık sivrisinekler de bulmuştu onu. Öfkeyle yüzünü şamarlayınca avucunda koyu kırmızı bir kan lekesi gördü. Köy hayatı en berbat şey, diye düşündü. En azından şehirdeki kan emiciler iki ayak üzerinde yürür, yaklaştıklarını görebilirsin; ama sinekler öyle mi. Kapının hemen önündeki siyah paspası, tavandaki avizeyi inceledi ve sivrisinekleri birkaç kere daha tokatladı. Evin çevresinden dolanarak verandanın arka tarafına geçti, herhangi bir yerin zorlanıp zorlanmadığını araştırdı; bütün pencereler kapalı, bütün sineklikler yerindeydi. Sanki ev yüksek taş temeller üzerine yapılmış gibi pencereler herhangi bir insanın merdivensiz tırmanamayacağı kadar yukarıdaydı. Eve sırtını dönüp arka bahçeyi inceledi. Bahçenin bir ucunda eski bir samanlık, bir de çamurdan sararmış bir havuz vardı. Mutlu bir ailenin havuzu nasıl bu kadar çamurluydu, hiç mi kullanmamışlardı? Kendi cinsi tarafından aforoz edilen bir yabanördeği suyun üzerinde sıkıntıyla yüzüyordu, bu pisliğin içindeydi ne yazık. Bahçede hiçbir zorlama ya da kırılma izi yoktu; sadece diz boyu çalılıkların ve otların arasından yükselen yeni sivrisineklerin uğultusu vardı, üstelik sürü sürü. Eski lastiklerin yanından geçip samanlığa doğru ilerledi. Yakın zamanda buraya gelmiş bir otomobil, otların bir kısmını ezmiş, sanki varlığını belli etmişti. Son bir kez daha göz atmak için ezilmiş otların kenarından yürüdü ve samanlığın kapısında durdu. Elinde arama emri yoktu; ama kim dikkat edecekti ki?

Verandaya çıktı. Sivrisinekler kafasının çevresinde vızıldarken ön bahçeye doğru yürüyordu ki ayağına takılan bir cisimle metal bir ses duydu. Paspasın altından sıçramış bir anahtarlıktı bu, çeşit çeşit. Anahtarlar saksının altındaydı. Eğildi ve tek hamlede alarak doğru anahtarı aradı. Kısa sürede evin içine girdi. Uzun, ışıksız bir holdü. Buzdolabı bir iki kere hıçkırık gibi bir ses çıkarıp sustu. Açelya bir süre davul gibi gümbürdeyen kalp atışlarını duydu. İleride üst kata çıkan merdivenleri fark etti. Aramadığı tek yerdi; çünkü evde ağzını fırın gibi açmış karanlıkla karşılaştı. Kahretsin, diye fısıldadı kendi duyacağı şekilde. Karanlıktan aydınlığa geçmekten, sonunda bir dehşet sahnesiyle karşılaşacağından kuşku duymadığı bu yolda yürümekten nefret ediyordu. Yine de bunu yapmak istediğini, evde oturmanın ona göre olmadığının da farkındaydı. Cebinden mini bir el feneri çıkardı. Fenerin dar ışığında sonunda salona gelmişti. İçerisi daha serin, daha nemliydi. Kan kokusunu aldı. Yüzüne bir şey değince dehşetle geriledi. Merdivenin basamaklarının altından sarkan bir lamba zinciri olduğunu anlayınca rahat bir nefes aldı. Uzandı, zinciri bir kere çekti. Hiçbir şey olmadı. Kalem kadar fenerin ışığıyla idare edecekti. Korkmaktan nefret etmişti, hazırda tuttuğu silahını parmaklarıyla kavrayarak vücuduna yakın tutmaya çalıştı. Tam bir ölüm sessizliği hâkimdi.

Kapıya doğru çıkmak için ilerlediğinde onu yerinden sıçratan bir soru duydu. ‘’Sen kimsin?’’

Açelya arkasını döndüğünde sarı saçları ile hemen ona bakan küçük bir kız gördü. Ağlamaktan gözleri kızarmış ve elbisesi kana bulanmıştı. Silahını beline sakladı.

‘’Merhaba,’’ dedi ve kızın tam önünde durdu. ‘’Tanışmak ister misin?’’  Küçük kızın dudakları titriyordu. Açelya sabırla cevap vermesini beklerken onu ürkütmemek için tebessüm ediyordu.

‘’Burada olduğumu kimseye söyleme. Polisler beni bulamadı, ben saklandım. Beni götürürlerse annem öldürür.’’ Açelya, küçük kızın ellerini yavaşça tuttu.

‘’Merak etme, seni kimse öldürmeyecek. Ben savcıyım ve buna izin vermem, tamam mı?’’ Kız başını salladı. Ona inanmıştı ve ellerini sımsıkı tutuyordu.

‘’Annem, babamı öldürdü,’’ dedi. ‘’Ben saklandım ve polisler beni bulamadı.’’

‘’Adın ne senin tatlım?’’ diye sordu küçük kızın gözlerine bakarak.

‘’Açelya,’’ dedi küçük kız. ‘’Adım Açelya.’’

Açelya’nın gözleri dolmuştu. Kendi küçüklüğüne bu kadar benzeyen kız onunla aynı adı da taşıyordu. Sapsarı saçları vardı, yeşil, kırgın bakan gözleri de. O an kendisini gördü küçük Açelya’nın gözlerinde. Cebinden küçük bir not defteri ve kalem çıkarttı. Bir sayfayı hızla yırtarak numarasını yazmıştı.

‘’Bu kâğıdı almalısın. Üstünde numaram yazıyor tatlım, eğer herhangi bir tehlike görürsen ve bana ihtiyacın olursa aramaktan çekinme.’’ Kız gülümsedi ve Açelya’nın uzattığı kâğıdı alıp elbisesinin cebine attı. ‘’Pekâlâ… Buzdolabında sevdiğin bir çikolata var mı? Belki yersin ve bende kısa bir telefon görüşmesi yaparım.’’ Küçük kız başını salladı.

‘’Evet, sarelleli ekmek.’’ Açelya dolabı açarak çikolata sürülmüş ekmek dilimlerinden birini kıza uzattı.

‘’Sen ye, hemen geliyorum.’’

Kapıya ilerleyerek tokmağı çevirdi ve verandaya çıkarak son aramalardan bir kişiyi yeniden aradı. Kısa sürede yanıtlamıştı.

‘’Alo.’’

‘’Karan, buraya gelmen gerek.’’ Karan hiçbir şey sorgulamadan yalnızca onayladı.

‘’Tamam, konum at.’’

İnsanlar, söyleyemedikleridir. Bazı insanlar söyledikleri sözcüklerden kahve yapsalardı, tadının ne kadar acı olduğunu anlayabilirlerdi. Muhtemelen, espresso shot kadar acı ve katı bir tat.

 

Karan geldiğinde gece çoktan kopmuştu. Farların ışığı, virajlı yolun bittiği yerdeki çatlamış taşları yaladı. Evin önünde sessizce duran Açelya, sararmış balkon lambasının altında bir gölge gibi duruyordu. Karan arabadan indiğinde hiçbir şey sormadı. Sadece göz göze geldiler. Açelya’nın avuçlarında tuttuğu küçük el, zaten her şeyi anlatıyordu.

“Onu emniyete götürmeliyiz,” dedi Açelya, sesi çatallanmıştı. ‘’Adı Açelya.’’

Karan gözlerini çocuğa çevirdi. Kız, sessizce ayakkabılarının ucuna bakıyordu. Saçları birbirine karışmış, gözleri boncuk boncuktu. Küçük kızın Açelya’ya ne kadar benzediğini fark ettiğinde içten bir gülümsemeyle başını salladı.

Beraber arabaya bindiler. Yolda konuşmadılar. Yalnızca arabanın içinde akan zaman, yaşananların ağırlığını taşıyordu. Karan, prosedürlerin nasıl işlediğini biliyordu. Açelya, uzaklaştırıldığı halde olay yerine gitmişti; ama bu sefer araya o girecekti. Cezaya dönüşmesine izin vermeyecekti.

Küçük kız, emniyette çocuk şube müdürlüğüne teslim edildiğinde hâlâ Açelya’nın elini bırakmamıştı. Açelya’nın kalbi, çocuğun parmaklarındaki o çaresiz tutunuşla eziliyordu.

‘’Kâğıdı kaybetme, dediklerim hala geçerli tatlım.’’

Karan gözlerini kaçırmadan izliyordu. Açelya’nın, geçmişinin içinden çıkıp gelen bu küçük kıza verdiği umut, kendi içinde bastırdığı onca şeye ayna tutuyordu belki de.

Çıkarken görevli bir amir yaklaştı. “Açelya Hanım, bir daha böyle bir şeye karışırsanız telafisi olmayacak. Artık dosyalardan da içerideki bilgi akışından da tamamen kesildiniz. Anlaşıldı mı?”

Açelya başını salladı. Gözlerinde pişmanlık yoktu. Sadece yorgunluk ve biraz da buruk bir kararlılık. Karan’la dışarı çıktıklarında gece bir miktar serinlemişti. Üzerine bir şey almadan çıktığından tüyleri ürpermişti. Onun ise umurunda olan küçük Açelya’ydı. Benziyorlardı, dış görünüş olarak da kader olarak da… Eğer abisi olmasaydı veya annesi daha cesaretli olsaydı onun babasını öldürecek kişi de annesinden başkası değildi. Bu kızın da annesi öldürmüştü babasını. Yavaş adımlarla banka yürüdüğünde sessizce oturdu. Yanaklarından süzülen yaş, dudaklarına ulaştığında o tuzlu yaşı yuttu.

‘’Artık bu çocuklardan biri olamam…’’ dedi sessizce. Karan yanına oturdu ve ellerini Açelya’nın soğuk ellerinin üstüne koydu.

‘’Hiç olmadın.’’

 

 

 

Su. Tek düşünebildiği buydu. Aklını saran tek şey, serinliğin boğazına inişi, metalik bir bardaktan dökülen temiz suyun tadıydı. Hastane koridorlarında paslanmaz çelik musluklardan akan o buz gibi suyu hatırlamaya çalıştı. Dudaklarını, çenesini ıslatan o serinliği... Ameliyat sonrası uyanan hastaların, dövülmüş buzdan birkaç kıymetli parça alabilmek için ağızlarını kuş yavruları gibi aralayışlarını düşündü.

Gece boyunca başucundaki çıplak ampulün sarı ışığına bakarak öylece yattı. Arada bir kısa süreli bayıldı; ama her seferinde panik mide bulantısıyla birlikte gelip onu geri çekti. İnsan vücudu panik hâlini sonsuza dek sürdüremez. Saatler geçtikçe ne kadar çırpınsa da çözülmeyeceğini anladığı bağlar karşısında bedeni, sonsuz bir belirsizliğe kilitlendi. Reddetmekle kabullenmek arasında asılı kalmıştı. O gri alacakaranlıkta sadece bir şeye tutunabiliyordu, su.

Sonra bir ses… Adım sesleri. Yaklaşan bir varlık. Gıcırtıyla açılan bir kapı. Varlığının her hücresiyle irkildi. Kalbi, göğsünden fırlamaya çalışan bir yaratık gibi çırpınmaya başladı. Nefes alışverişi hızlandı, nemli toprağın ve taşın küflü kokusunu içine çekti. Ayak sesleri merdivenlerden indi, ardından tam başucunda durdu. Tepedeki ampulün ışığı, Mavi’nin yüzüne keskin gölgeler düşürüyor; göz çukurları karanlıkta sırıtkan bir kafatasını andırıyordu.

“Canın su istiyor değil mi?” dedi. Ses tonu tuhaf biçimde sakin, neredeyse sağlıklıydı. Gizem konuşamıyordu, ağzını hâlâ bant kaplıyordu; ama adam gözlerindeki o ateşten cevabı almış gibiydi. “Bak ne getirdim Gizem…” dedi ve elindeki bardağı kaldırdı. Camın içinde çınlayan buz sesi Gizem’in zihninde yankılandı. Bardakta boncuklanan su damlaları, neredeyse bir mucize gibiydi. “Bir yudum istemez miydin?”

Gözleri bardağa mıhlanmıştı. Delice bir susuzluk içinde kavruluyordu ama aklı o yudumdan çok daha ilerisini hesaplamaya başlamıştı bile. Hareketlerini, zamanlamayı, belki de bir ihtimali. Mavi bardağı salladı. Camda yankılanan buz sesi, küçük çanlar gibi tınladı. “Eğer uslu durursan…”

Gizem başını usulca salladı. Gözleriyle söz verdi. Ağzındaki bant çıkarılırken tenini yakıyordu. Sabırla bekledi. Mavi, ona bir pipet uzattı. İlk yudumunu içtiğinde dili ve damağı serinlikle ürperdi ama o yanıcı susuzluk karşısında hiçbir şeydi bu. İkinci yudumu almaya çalışırken öksürdü, boğazından hazine gibi kıymetli birkaç damla su etrafa saçıldı.

“İçemiyorum… Yatarken olmuyor,” diye inledi sesi kırılmış bir keman gibi. “Lütfen… Oturmama izin ver. Lütfen.”

Mavi, bardağı komodinin üzerine bıraktı. Gözleri dipsiz bir kuyu gibi karanlıktı. Gizem’e dikkatle baktı. Karşısında bayılmak üzere olan bir beden vardı; ama eğer o acıyı en uzun ve etkili şekilde hissettirmek istiyorsa, Gizem’in canlı kalması gerekiyordu.

Çıplak karnına bir neşter darbesi indirdiğinde tüm ofis inleme sesiyle yankılandı. Mavi kahkaha atıyordu. Ardından birçok kesik açıp iç organlarına doğru inecekti ki bu denli acının yeterli olduğunu düşündü.  Ağır bir ekartör Gizem’in alnına indi. İlk darbe beyninde ışık patlamalarına yol açtı. İkincisi yanağına geldi, kemik çatırtısını kulaklarında duydu.

Mavi, tepsiden bir başka neşter aldı ve yatağa doğru yaklaştı. Bıçağı bastırdığında Gizem’in gözleri açık, bilinci kapalıydı. Kandamlaları tüm masayı ele geçirdiğinde gözlerini kesiklerden ayırmadı. Ne bir korku ifadesi gösterdi ne de fazla tatmin. Onu öldürmek istememişti; ama ne zaman bir katil olduğunu anladı, işte o zaman öldürmesi gerektiğini de anlamıştı.

Artık, Gizem nefes alamayacaktı.

 

Mavi olay yerinden çıktığında kısa bir telefon görüşmesi yaptı. Bir saat içerisinde geçtiği pub’da en sevdiği köşesine oturdu. Arkadaşı yanına geldiğinde masaya paltosunu bırakarak gülümsedi. Barmenden içki istediler. Sahnenin tam ortasında dans eden kadındaydı gözleri. Bira şişesinin sonunu kafasına diktiğinde suratında alkol aldığına dair en ufak bir mimik yoktu. Öyle rahat içiyordu ki sanki suydu. Donuk, mimikten yoksun gözleri dans eden kişilerin üzerinde geziniyordu.

‘’Başka biriyle görüştüğümü öğrenmiş, ayrıldık.’’ Bir anda kambur durduğunu fark ederek sırtını dikleştirdi.

‘’Sen onu seviyor muydun Mavi?’’ Bu soru içinde yer edindi. Seviyor muydu, bilmiyordu. Ona, ölmekten kurtardığı için hep borçlu hissetmişti fakat yalnızca bu kadarla mı sınırlıydı? Sevgi sandığı şey kocaman bir boşluk muydu?

‘’Hıhı,’’ çıktı dudaklarından. Evet ya da hayır diyememişti ve yalnızca mırıltılarla karşılık vermişti. Gürültünün ortasında arkadaşı değil, kendisi bile mırıltısını duymamıştı.

‘’Gizem nerede? Geleceğim demişti.’’

‘’Aman, gelmezse gelmesin,’’ dedi Mavi.  ‘’Geçen gece, Gizem biraz arkandan atıp tuttu.’’

Mavi, o kadar profesyoneldi ki… Öldürüp geldim demek yerine onları birbirine düşürmek, Süveyde’nin bir daha Gizem’i sormasını engellemek istiyordu. Tahmin ettiği gibi Süveyde öfkelenmişti.

‘’Balıklar…’’ dedi Mavi, içinden gülümseyerek. ‘’Aptal balıklar.’’

 

 

Karan, Açelya’yı eve getirdiğinde Açelya ona sıcak bir çikolata hazırlamıştı. Belli ki içi ısınsın istiyordu. Salona geçtiğinde Karan’ın pencereden baktığını gördü.

‘’Bu saatlerde bile kalabalıktır bu sokak,’’ dedi Açelya. ‘’Sanırım ben en çok böyle yerlerde yaşamayı seviyorum.’’ Kupanın birini Karan’a uzattığında buruk bir gülümseme yaydı suratına. Çay kaşığı ile içeceğin üstündeki sütün köpüklerini yiyordu. Karan ona bakarken gözleri dolmuştu ve elindeki kupaya sardı ellerini, sıcaklığı onu yakmamıştı.

‘’Kaybettiğin birini çok özlersen, onun en sevdiği içeceği iç derler,‘’ dedi Karan. İçeceği yavaşça üfleyerek soğutmaya çalışıyordu. Küçük bir yudum aldığında göğsündeki bütün hisler boğazına yumru gibi yerleşti, yutkunmak için birden fazla saniyeye ihtiyaç duymuştu. ‘’Seni çok seviyorum, anne.’’ Açelya yutkundu, onu üzmek istememişti.

‘’Bilmiyordum… Çok özür dilerim.’’ Karan ona acı bir gülümseme ile baktı.

‘’Sorun değil. En azından ikimizden biri, birimizi biliyor.’’ Kendinden bahsediyor olmalıydı. Açelya’yı tanıdığını, onu bildiğini… Kırgındı da. Onun hayatına dair tek bir şeyi bilmediği ve Pars’ın zerresine dek bildiği için… ‘’Sen hala onu seviyorsun, biliyorum; ama eğer bana bir şans verirsen ben senin için her şeyi yapmaya hazırım Açelya.’’ Onu… Biliyordu.

‘’Karan, ben seni böyle saçma bir durumun ortasına sokmak istemiyorum. Benim içimde hala ona karşı canlı hisler var, onunla bundan sonra barışmayacağımdan emin de olsam hislerimi kaybedemiyorum.’’ Ellerini ellerimin üzerine koydu, tutmuyordu yalnızca dokunmak istemişti belli ki. Koltuğa doğru ilerlediğinde ellerini ellerimden ayırmamıştı, onunla birlikte bende ilerlemiştim ve beraberce oturmuştuk. Birbirimize çok yakındık, neden uzaklaşmadığımı bilmiyordum. Ellerimi daha sıkı kavradığında bakışlarımı vücuduna kaydırdım. Siyah tişörtü tam olmuştu ve kolları çok hoştu. Kokusunu almaya başladığımda sertçe yutkundum.

‘’Gerçekten eminsen eğer barışmayacağından, canlı hisler terk edecek bir gün seni. Bana onunla birlikte olmayacağınızı kesin bir dille anlatıyorsan, ben seni beklerim. Açelya… Ben senden vazgeçmem.’’

 ‘’Dışarıda sana âşık olmayı bekleyen binlerce kadın varken neden hala eski sevgilisine hisler besleyen bir kadından bekliyorsun sevgiyi Karan? Neden, ben anlayamıyorum.’’

Karan, Açelya’nın yüzüne yanaştı yavaşça, sıcak nefesini yanaklarında hissettirmişti. Omzuna doğru yaklaştı ve Açelya’nın kokusunu ciğerlerine çekti, çiçek gibi kokuyordu. Gözlerini gözlerine dikti. ‘’Ben seni istiyorum…’’ diye fısıldadı kulağına. ‘’Duş aldıktan sonra sapsarı saçlarını taramak istiyorum, hastalandığında sana çorba yapmak istiyorum, gün sonunda herkes evine dağılırken ben seninle oturup dümdüz televizyon izlemek istiyorum, günün herhangi bir saatinde elma soyup getirmeni ya da bozuk makinenle sana kahve yapmayı istiyorum…’’ Dudakları birbirine yaklaştığında nefesini tuttu Açelya. Tam o an… Açelya’nın telefonu çalmaya başladı. Utanarak geriye çekildi ve elindeki kupayı masaya bırakarak telefonu aldı. Arama, kayıtlı olmayan bir numaradandı.

‘’Alo?’’ dedi çekingen bir sesle.

‘’Çok korkuyorum, beni alır mısın savcı abla?’’

‘’Açelya?’’

‘’Benim abla.’’

‘’Hemen geliyorum, evde misin tatlım?’’

‘’Evet, hemen gel.’’ Açelya aramayı kapatarak koltuktan kalktı.

‘’Açelya… Bu olaya bir daha karışmayacaktın. Kendini, mesleğini riske atıyorsun. Kalıcı olarak uzaklaştırılırsan ne olacak?’’

‘’Karan… Küçük bir kız korktuğu için beni çağırıyor, nasıl gitmem?’’

‘’O sadece küçük bir kız değil Açelya, o tüm emniyetin ilgilendiği bir cinayet vakası.’’ Açelya odadan çıkarak kapının önünde durdu. Portmantodan ceketini alarak ayakkabılarını giyiyordu.

‘’Ne olursa olsun, ya kızı öldürürlerse? Ömür boyu suçlu hissederek nasıl yaşarım?’’ Karan da ayağa kalktı ve kabanını alarak Açelya’nın arkasından evden çıktı.

 

Karan onu tek bırakmamıştı ve beraber evin önüne gelmişlerdi şimdi. Araçtan indiklerinde Açelya bu kez hakkında bilgi sahibi olduğu bu eve daha rahat yaklaştı. Işıklar açıktı, muhtemelen ifadesi alındıktan sonra kadın ve kızı evine gönderilmişti. Anne babayı öldürmüştü ama kadın neden tutuklu değildi? Belki de evdeki başka bir kadındı. Belki bir teyze ya da hala. Zile bastıklarında Karan ile göz göze geldiler, karşılarına nasıl bir manzaranın çıkacağını bilmiyorlardı. Gündüz dolaşan sinekler yeniden doluşmuştu ve Açelya içinden saydırmaya başlamıştı bile. Yüz ifadesini gören Karan onunla dalga geçmek için gülmüştü.

‘’Tatlısın diye sana geliyorlar,’’ dedi kahkahayla, birbirlerine güldüler. Kapıyı hala açan olmamıştı. Biraz geri çekilerek yeniden baktığında ışığın söndüğünü fark ettiler, ardından bir çığlık. Açelya’nın kalbi hızla atmaya başlamıştı yeniden. Paspası ittirdi ayağıyla ama bu kez anahtarlar orada değildi. Verandanın arkasına ilerlediğinde Karan onu takip ediyordu. Açık bir pencere buldular, sırayla içeriye girdiklerinde karanlıktan önlerini bile göremiyorlardı. Bir çığlık daha, üst kattan geliyordu.

Açelya telefonunun ışığını açarak koşar adımlarla merdivenlerden çıktı. Küçük kız orada, merdivenlerin başında ağlayarak ona bakıyordu. Koştu ve Açelya’ya kocaman sarıldı.

‘’Teyzem beni bırakıp gitti!’’ dedi gözyaşlarının arasında, hıçkırarak ağlıyordu.

‘’Tamam, tamam buradayım.’’ Karan onları uzaktan izliyorken bir yandan da evi inceliyordu. Açelya, kıza sarılırken Karan odalardan birine girmiş öylece bakınıyordu. Sonra bir şey fark etti, bir fotoğraf. Kare bir çerçevenin içinde bir aile fotoğrafı. Anne, baba ve kız.

‘’Açelya, bir dakika bakar mısın?’’ diye seslendi. Boğazını temizleyerek gelmesini beklerken çerçeveyi eline almış fotoğrafı daha yakından incelemeye başlamıştı. Açelya odaya girdiğinde bakışlarını ona çevirdi. ‘’Buna bakmak istersin diye düşündüm.’’ Çerçeveyi ona uzattığında Açelya yutkunamadı.

Kadın, adam ve kız.

Anne, baba ve çocuk.

Fotoğraftaki kız,

Liva.

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ

2. BÖLÜM- KADEHİN DİBİNDEKİ GÜNAH

3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK