5. BÖLÜM- KÜLLÜKTE UNUTULAN NEFES
5.
BÖLÜM- KÜLLÜKTE UNUTULAN NEFES
“Koyunlar ömrünü kurttan korkarak
geçirir. Hâlbuki sonunda onu yiyen çobandır.” -Thomas Hobbes
Gece yeni
başladı. Kanlarından tanıyacağım onları. Rafta dizili tahlil tüplerini,
içlerinde kıpırtısız yatan kanı, kuyumcunun büyüteçle değer biçtiği taşlara
bakar gibi dikkatle seyrediyorum. Hangi damlanın bana ne anlatabileceğini,
hangisinin daha besleyici ya da daha ilginç olduğunu ayırt etmeye çalışıyorum.
Tıpkı bir çikolata kutusunun kapağını açıp da içindekilere şehvetle bakan obur
bir çocuk gibi, hangisinden başlamalıyım diye karar vermekte zorlanarak. Bu
geniş renk paleti, hemoglobinin oksijenle kurduğu kimyasal ilişkinin sonucuydu.
Kimi alev kırmızısı, kimi koyu vişne hatta neredeyse siyaha çalıyor. Kanın
görüntüsü insanı etkiliyor. Defalarca kez görmeme rağmen, kan beni hala
heyecanlandırıyor. Tüplerin çoğu İzmir’in dört bir yanından geliyor; doktor
muayenehanelerinden, özel kliniklerden, hastanelerden… Kollar sıyrılıyor,
damarlara iğneler giriyor, insanlar hiç düşünmeden bedenlerinden bir parçayı
bırakıyorlar geride; işte o parçalar, o ihmal edilmiş özler, bu raflarda bana
emanet. Bu şehirde kan aldıran her bedenin, bir sabah ansızın buraya, yani bana
ulaşma ihtimali var. Raflardan birini bilgisayara işlerken tüplerin üzerindeki
etiketleri dikkatle inceliyorum: Hasta adları, bilgileri, tarih; hepsi muntazam
bir düzende. Yanlarında bir tomar istek formu duruyor; elim sayfaların üzerinde
geziniyor, her biri bir yaşamdan kopmuş, zamana iliştirilmiş izler. Doğa Maral
yazıyor birinde, tüpü elime aldığımda bir soğukluk yayılıyor parmaklarıma,
titreşim yok, kıpırtı yok, kan sıkıcı geliyor; sanki hayattan yoksun, avlanmaya
bile değmeyecek kadar sıradan. Bilgisayar ekranına giriyorum ve klasöre
tıklıyorum; son yirmi dört saatte yapılan tüm testler dökülüyor önüme. O an
fark ediyorum: Saat beş buçuk olmuş, ben gece ondan beri buradayım. Cuma
sabahına uyanıyor şehir ama benim için gün sona ermek üzere. Önümde koca bir
klinik günü. Binadan çıktığımda saat sekiz ve sabah güneşi gözlerimi
kamaştırıyor. Hava daha şimdiden sıcak. Keskin kan kokularıyla… Adli tıp,
sıcağın içinde bambaşka bir yankı buluyor kendine… Sanki duvarlar bile ölümle
terliyor. Laboratuvarın floresan ışıkları altında
tüpteki kanlar, uykudan yeni uyanmış bir tanrının göz kapaklarında biriken
kırmızı parıltılar gibi.
Kapıyı aralayıp binadan adımımı attığımda güneş gözlerime bir kırbaç gibi
çarptı; ama nefesimi bir anlığına kesen karşımda duran siluetti. Asfaltın tam
ötesinde, gözlerini gözlerime dikmiş öylece duruyordu. Parmaklarının arasında
ince bir dosya tutuyordu. Sanki içindekileri çoktan okumuştu, ya da hiç
okunmayacaktı… Sabahın ilk ışıkları
sanki teninde yabancı bir ışıltıyla dans ediyordu. Gülümsedi. Bu
gülümseme davet veya tehdit değildi.
Sadece biliyor gibiydi.
Beni. Dosyayı. Tüpteki kanı.
Geceden sabaha taşıdığım her şeyi.
O, Mavi değildi.
Açelya.
Sabah
yürüyüşü için çıktığımda kafam o kadar dalgındı ki evden kilometrelerce uzaklaştığımı
anca fark edebildim. Üşütmeyen, usulca esen rüzgâr enseme dokunuyordu sanki.
Kaldırımdaki tozların sessizliği, ağzımı bıçak açmamasıyla bütünleşmişti.
Yakınlardaki metro istasyonuna kadar yürüdüm. Her zamanki gibi çantamda
taşıdığım kitabı çıkarıp metroya bindim. İçerisi henüz kalabalık değildi.
Otomatik kapıların arasından geçerken o alışıldık metro kokusu, soğuk metal,
eski plastik koltuklar ve zayıf bir temizlik kokusu burnuma doldu. Boş bir
koltuk bulup oturdum. Yedi durak vardı önümde. Yaklaşık yirmi beş dakikalık bir
yol. Bu süreyi öylece harcamak istemedim.
Malma
İstasyonu.
Kitabı kaçıncı okuyuşumdu,
hatırlamıyordum bile. Sayfaları açarken kitap elimle bütünleşmiş gibiydi. İçine
çekildikçe dünyadan koptum. Harriet’le aramızda görünmez bir bağ vardı sanki.
Beni kendine çekiyordu. Onun yalnızlığı… Tanıdıktı. Ne annesi, ne babası, ne de
çocuğu… Kimse onu gerçekten istememişti. Sanki dünyaya gelişi bir kazaydı, tıpkı
benimki gibi. O da yalnız olmadığını kendine sık sık hatırlatmak zorundaydı.
On
beş dakika.
Kafamı kaldırdım. Metro, tünelin içinde
ilerlerken camların dışı karanlıktan başka bir şey göstermiyordu. Sadece
yansıyan suretim vardı ve ona bile yabancıydım. İki durak kalmıştı. Sayfalar arasında
boğulmuşken zaman akıp gitmişti. Metro hâlâ tenha sayılırdı. Çantam ve kabanım
yan koltuktaydı. Saçlarımı sımsıkı toplamıştım; başım zonkluyordu ama
alışkındım. Bu kadar anın içindeyken anı yaşamadan sıyrılan biriydim. Huzursuz
olduğum şeyi fark ettiğim halde ondan kurtulmak için tek çaba harcamayan biri.
Ne zaman saçımı atkuyruğu yapsam başım öylesine ağrır ki günlerce sürer, ya da çok
sevdiğim bir kolye vardı, ucu sürekli boynuma batardı ama onu da
çıkartmazdım. Nasıldı. Çıkartmak beş
saniye, değil mi? Ben beş saat o acıya katlanırdım. Sanki bu kendime kestiğim
bir cezaydı. Parmak kıpırdatmazdım rahatsız olduğum şeyleri düzeltmek için.
Kitabımı kapatıp dizlerimin üzerine
koyduğumda solumdan tanımadığım ama bana seslendiğini anladığım bir ses duydum.
Kalın, sert bir erkek sesi.
‘’Bazen yaşamadığım hayatların ağırlığı
altında kemiklerimin çekildiğini hissediyorum.’’
Kim olduğuna bakmak için kafamı
kaldırdığımda tanımadığım bir yüzün bana gülümsediğini gördüm. Yalnızca gülümsedim;
çünkü ne tepki vermem gerektiğini bilemedim. Yabancı bir adamın öylesine
söylediği bir cümleye neden karşılık vermeliydim ki zaten. Tekrar yüzüne
baktığımda yanımdaki koltuğun yan koltuğuna geçti, çanta ve kabanım vardı
aramızda. Gözlerimi kısarak gözlerine baktım. Bakışları karanlık bir denizi
andırıyordu. Elindeki karton kahve bardağından çıkan buhar yüzüne vurdukça
gözlerini daha da keskin yapıyordu. Tanımıyordum ama korkutucu şekilde tanıdık
geliyordu yüzü, sanki çok eskiden tanışmış ama bir şekilde bağımız kopmuştu.
‘’Sizi bir yerden tanıyor muyum?’’
Elini uzatarak tebessüm etti, gözlerinin kenarı kırışmıştı güldüğünde.
‘’Karan,’’ dedi ismini vurgulayarak. ‘’Karan
ben.’’ Çekinerek elini sıktım.
‘’Açelya.’’
İneceğim durağa geldiğimde, kabanımı
giyerek kitabım ve çantamı elime aldım. ‘’Hoşça kal.’’
Metro durdu. Ayakta kapının açılmasını
bekliyordum ama açılmıyordu. Bekliyordum, hala kapılar kapalıydı. Vücuduma yayılan
kaygı ile içten içe paniklemeye başladım. Ya
kapılar açılmazsa, buradan nasıl çıkacağım, kaçacağım yer yok, ne olur
açılsınlar.
Bir dakika, iki, dört, yedi, dokuz.
Tam on dakikanın sonunda artık nefes
alamadığımı hissediyordum. Panikten kitabım ve çantam farklı yerlere düşmüştü.
Demirden tutunuyordum ama işe yaramıyordu. Açık tek bir cam bile yoktu. Oksijen
girmiyordu. Ben kapalı yerlerde duramıyordum. Burada kalamazdım. Aldığım soluk
ciğerime inmeden yok oluyordu. Başım döndüğü an tüm gücüm çekilmişti
bedenimden. Düşmek üzereyken bir elin belimden yakaladığını algıladım. Beni
koltuğa oturttuğunda bilincim kapalı gibi hiçbir şey anlayamadım, tanıyamadım
ve duyamadım. Sanki kalın bir camın ardından izliyordum her şeyi. Arada
görüntüler geliyordu, etrafımda insanlar vardı; ama onlara uzak durmalarını
söylüyordu az önce tanıştığım kişi.
‘’Açelya gözlerime bak. Görüyor musun
beni, kapı şimdi açılacak tamam mı, sakin ol.’’ Kabanımı yavaşça çıkartıp
avucuna kolonya döktü, ardından bana koklattı. ‘’Biraz kokla, bilincin yerinde
mi?’’ Nefes alamıyordum, uyanıktım ama ciğerime oksijen indiğini
hissetmiyordum. Dümdüz, ölü bir balık gibi bakıyordum. Soğuk terler döktüğüme
emindim. Peçete alıp alnımı ve boynumu yavaşça silerken hala benimle
konuşuyordu. Kapının açıldığını duymuştum; ama idrak edemediğimden ve vücudumu
kontrol edemediğimden ne kafamı çevirebildim ne de ayağa kalkıp metrodan
çıkabilmiştim. ‘’Bak, kapılar açıldı. Beraber çıkalım, hadi.’’ Kolumdan
tutmuştu kalkmam adına ama kendimde o gücü bulamadığım için ona tepki
veremiyordum. Yutkunmakta zorlanıyordum. Bir elini belimde diğerini ise
bacaklarımda hissettiğimde beni çoktan kucağına almış metrodan çıkartmıştı. Demir
kapılardan çıkarken istasyonun serinliği yüzüme çarptı. Hava… Nihayet gerçekti;
ama hâlâ hiçbir şey hissedemiyordum.
‘’Karan... Nefes alamıyorum.’’
Gözlerimi açtığımda tanımadığım bir
yerdeydim. Bembeyaz tavanın floresan
ışıklarla dolduğu bir hastane odasındaydım. Odaya yayılan hafif alkol ve
antiseptik kokusu midemi bulandırdı. Soluk mavi perdeler güneşi engelliyordu.
Beyaz duvarlar arasında sesler yankı yapıyordu. Hemşire miydi o beyaz önlüklü
kadın? Solumda oturansa sadece adını
bildiğim o kişi. Ellerini dizlerinin üstünde bağlamış, gözlerini ayırmadan
bana bakıyordu.
‘’Neredeyim ben, ne oluyor?’’ dedim
doğrulmaya çalışıyorken ama başaramadım. ‘’Sen bana bir şey mi yaptın ya?’’ Kolumda
damar yolu açıktı, çekiştirince canım yandı. ‘’Ah… Bu ne?’’
‘’Metroda panik atak geçirdin. Sanırım
tansiyonun da düşmüş, aç kalmışsın. Hastaneye getirdim.’’ Ona sinirle baktım,
bu kimdi de beni tutup hastaneye getirmişti. Gözlerim odanın köşesindeki
saatteydi. Kalbim hızla atmaya başladı.
‘’Geç kalmışım. Hemşire hanım!’’ Karan
kaşlarını çatmış beni izliyorken içeriye hemşire girdi. ‘’Damar yolunu çıkartır
mısınız, ben iyiyim.’’
‘’Çıkartamam hanımefendi, serumunuz
bitmedi.’’
‘’Şunu çıkart diyorum, işe geç
kaldım.’’ Karan oturduğu koltuktan doğruldu ve bana telefonumu uzattı.
‘’Epey çaldı, bak istersen, diğer eşyaların
şu masanın üzerinde.’’ Başparmağıyla odanın ucundaki masayı gösterdi. Cebinden
sigara paketi çıkartıp hemşireyi gözetlerken çaktırmadan camı açtığını fark
ettim.
‘’Doktor izni olmadan hiçbir şeye
dokunamam, kusura bakmayın.’’ Hemşire odadan çıkarken sinirle telefonumun güç
tuşuna bastım.
14
Cevapsız Arama. 9 Mesaj.
Demiradam
(7)
Efsa
(2)
İdil
(3)
Annem
(2)
Mesajların
tümüyse Pars’tandı.
‘’Açelya
günaydın. Konuşmam gereken bir konu var, müsaitsen sana gelebilir miyim?’’
(08.00)
‘’Açelya
kapıdayım.’’ (08.20)
‘’Evde
değil misin, zili çalıyorum ama açan yok.’’ (08.22)
‘’Açelya
neredesin.’’ (08.45)
‘’Endişeleniyorum.
Tavır alacaksan böyle alma.’’ (09.30)
‘’Adliyede
seni bekliyorum.’’ (11.00)
‘’Açelya,
saat 14.00 hala yoksun. Cevap verir misin lütfen.’’ (14.00)
‘’Efsa
ve İdil de ulaşamadı. Sinirin bir bana sanıyordum.’’ (15.00)
‘’Açelya?
Anneni arayıp soracağım…’’ (16.00)
Yarım saat zorla bekletildikten sonra
hemşire damar yolunu çıkarttı. Karan, sigarayı dudaklarının arasına
yerleştirirken camdan dışarı bakıyordu. Hızlıca kalkıp masanın üstündeki
kabanımı giydim ve çantamı koluma takıp kapının tokmağını çevirdim.
‘’Tanıştığıma çok memnun oldum Açelya. Umarım
beni kötü hatırlamazsın.’’ Arkamı döndüğümde elinde sigarasıyla camın önünde
sırıtıyordu. Onu hatırlayacağımı da kim söylemişti ona?
‘’Hastanede sigara içen birine göre
fazla düşüncelisin Karan. İyi günler.’’
Hastaneden hızlı adımlarla çıkarken
uygulamadan taksi çağırdım, aşağıya indiğimde taksi birkaç dakika içinde
gelmişti. Telefonumu çıkartıp Pars’a mesaj attım.
‘’Küçük bir sorun yaşadım ama adliyeye
geliyorum, yarım saate ordayım.’’ İki dakika içinde cevap yazdı.
‘’Ne sorunu, iyi misin?’’ Gideceğim
için cevap yazmamıştım fakat o, o an aradı.
‘’Alo.’’
‘’Açelya iyi misin?’’
‘’Önemli bir şey değil, geliyorum
işe.’’
‘’Hayır, işe gelme. Eve geç sen, yanına
geliyorum.’’ Aramayı bir anda yüzüme kapattı.
Eve vardığımda ayaklarım sanki yere
değil, yorgunluğuma basıyordu. Üzerimdeki kabanı yavaşça çıkarıp askıya astım.
Çantamı sehpanın üzerine bıraktım. Her şey yerli yerindeydi ama ben
darmadağındım. Üzerimi değiştirip yumuşak pijamalarımı giydim. O an tek
istediğim şey, battaniyeye sarınıp bir süreliğine dünyadan kaybolmaktı. Tam
yatağıma uzanacakken kapı çaldı. Zil sesi evin içinde yankılandı. O kadar
bitkindim ki her adımım sanki içimdeki yorgunluğu taşıyordu. Kapıya doğru
yürürken ayaklarım halıya bile takılacak gibiydi. Kapıyı açtığımda Pars’ın
gözlerindeki endişe beni duraksattı.
“Açelya neredesin sen?” Ne kadar öfkeli
görünse de aslında kaygı içindeydi. Liva
nerede Pars? demek istemiştim ama dilim dönmedi. Cümle zihnimde çürüyüp
kaldı.
‘’Buradayım,’’ dedim dalga geçercesine.
‘’Görmüyor musun?’’
‘’Sabahtan beri sana ulaşamıyorum,
dalga geçiyorsun hala. Neredeydin?’’ Cevap vermeden arkamı dönüp odaya geçtim.
Koltuğa uzandım. Salonun loş ışığı duvara çarpıp yumuşuyordu. Gözlerimi
kapatarak içimde biriken o kalın nefesi bıraktım.
‘’Sabah yürüyüşe çıkmıştım, işte sonra
metroya bindim, fenalaşmışım. Hastaneden
geliyorum.’’
‘’Yine mi tetiklendin?’’ Yine mi…
Bu iki kelime boğazıma diken gibi saplandı. Yüzüm düştüğünde Pars’ın
kaşları refleksle havalandı. ‘’Yani… Yine mi derken eskiden de oluyordu, öyle
bir şey mi demek istedim.’’
‘’Aynen, yine Pars. Cevabını aldıysan
gidebilirsin.’’ Elimi alnıma yerleştirip sertçe yutkundum. Sanki alnımdaki
damarlar zonkluyordu.
‘’Ben aslında… Seninle bir şey konuşmak
istiyordum… Peki, iyi değilsen gideyim.’’ Kapıdan çıkacağını fark ettiğimde ofladım.
‘’İşle mi alakalı?’’ Başını
onaylarcasına salladı ama yüzünde bir şeyleri yutmuş bir ifade vardı. Sanki
içinden geçeni söylemekle susmak arasında sıkışmıştı.
‘’Yani… İş değil ama iş olabilir… Ya Açelya…
Belki çok aptalca ama ben...’’ Dudaklarını ıslatıp başını yukarı kaldırdı.
‘’Liva’dan şüpheleniyorum. Geçen gece evinde-‘’
‘’Evinde?’’ dedim kendime engel olamayarak.
Takıldığım nokta bu olmamalıydı artık, ikisi birbirinin evine gidip gelebilirdi.
‘’Tamam, sen anlat.’’
‘’Haddinden fazla temizlik ürünü vardı.
Bilmiyorum, normal bir insan neden evinde onca şişe sirke tutar?’’ İçten içe
bende meraklanmıştım ama ona ifadesizce bakıyordum.
‘’Delil mi karartıyor sence?’’
‘’Ya…’’ Parmaklarını saç diplerinde
gezdirip alt dudağını dişlerinin arasına aldı. ‘’Bilmiyorum.’’
‘’Yarın adliyede olacağım, sen
başkomiser ile konuş. Yarın Liva’yı sorguya alalım.’’
‘’Sende şüpheleniyor musun Açelya?’’
‘’Vicdanını rahatlatmak için benimde
şüphe duyduğumu duymak istiyorsun değil mi Pars? Kendi şüphen yetmeyecek. O
zaman sana şunu söyleyeyim, ben şüphe duyarsam şüphen artmak yerine azalacak;
çünkü sana olan aşkımdan… Yani bitmiş aşkımdan dolayı ona kuruntu beslediğimi
düşüneceksin. Aklına gelecek ihtimali bildiğim halde söyleyeyim, o kadına hiç
güvenmiyorum. Etrafında olduğu için değil, başlı başına kendi olduğu için.’’
Pars kaşlarını çattı. Telefonun ekranını açtı ve saate baktı.
‘’Başka bir şey olmuş… Seni tanıyorum
Açelya.’’
‘’Bir hafta önce pub’da gördüm onu,
yanıma geldi ve sohbet ettik. Bana mühendis olduğunu söylemişti, şimdi mimar?’’
Pars’ın gözleri kocaman açıldı ama anlamamam için kafasını eğip bakışlarını
halıya odakladı. Bir yandan şüphe duysa da diğer yandan konduramıyordu işte. Ne ara onu bu kadar sevdin, Pars. Ne ara
onun kötü bir insan olma ihtimalini sindiremeyecek kadar değer verdin ona. Beni
de sevmiş miydin bu kadar… Ben cevap vereyim. Hiç.
Yanından kalkıp sessizce banyoya
ilerlediğimde neden kalktığımı düşünmediğini biliyordum. Aklı Liva’daydı.
Kapıyı kilitleyerek yere çöktüm. Fazla geliyordu böylesi, onunla nasıl
görüşecektim ki. İş için bile olsa kalbinin Liva için attığını bildiğim adamla
nasıl oturacaktım aynı yerde böyle. Hıçkırık seslerimi duymaması için elimi
ağzıma kapatıp içime içime ağladım. Ben
miydim seni mutsuz eden. Sendin. Beni
tanıştırmayacak mısın Liva’yla. Seni
umutlandırmak istemiyorum. Ben kız
çocuğu değil bir kadınla ilişki istiyorum.
Bir
duygu zamanla körelerek sana zarar verebilir ve bir insan sevdiği yalanını
atarak seni öldürebilir.
Banyodan çıktığımda biraz rahatlamış
hissediyordum. Odaya döndüğümde Pars yerinden kıpırdamamıştı. Hâlâ halıya
bakıyordu, sanki orada cevap arıyordu.
‘’Ben bugün evden çalışsam olur mu?’’
diye sordum. ‘’Zor bir gün geçiriyorum.’’
‘’Evet, sen evde kal, hatta bir şey
konuşacaktık seninle. Bana bir mesaj attın. Doğa Maral dosyasındaki
şüphelilerden biri seri katil olabilir diye. Seni böyle düşündüren ne gibi bir
gelişme oldu?’’ Karşı kanepeye geçerek yastığı kucağıma aldım. Ellerimle
kenarını büküyordum.
‘’Sorguya alındıklarında ifadelerinden
işkillendim, güvenlik kayıtlarını izlemeye gittim. İkisi de normalin dışında
davranıyor, yani bilmiyorum belki de değildir, benim kuruntumdur. Sen de izler
misin?’’
‘’Bana konum at, bende bir bakayım.
Sonuçta böyle bir şey diyebilmek için elimize ciddi bir kanıt girmesi
gerekiyor. Çok şaşırdım.’’ Dağılmış saçlarının arasından geçirdi parmaklarını.
Bileğindeki zinciri yerinden oynattı. Zincirin bıraktığı izi ovaladı avucunun
içiyle. Acımış olmalıydı.
‘’Atıyorum.’’ Telefondan, gittiğim
adresin konumunu tek çırpıda ona gönderdim.
Pars gittiğinde geriye her zamanki gibi
sessizlik ve ben kalmıştık. Yatak odama girdiğimde pencerenin kenarından sızan
solgun akşam ışığı odaya bulanık bir gri döküyordu. Tozlu perdelerin arasından
süzülen gün batımı, duvardaki çerçevelerin köşelerine sinmişti. İçerisi sakindi
ama sessizliğin içinde bir yankı vardı. Sanki evin, kalbimde bir yerlere
dokunmaya çalışan sesiydi.
Masanın üzerinde günlüğüm açıktı.
Sayfaları biraz kıvrılmıştı ve kenarında küçük bir kahve lekesi vardı. Kapağını
kapatmayı unuttuğumu hatırlayınca hafifçe gülümsedim ama o an fark ettim ki bu
gülümseme yalnızca bir alışkanlık kırıntısıydı; içimde hiçbir yere varmıyordu.
İki dakikalığına masama oturdum.
Sandalyenin gıcırtısı odaya yayıldı. Kalemim yere düşmüştü, uzanıp aldım ve
elimde döndürerek günlüğümde yazdığım son satırları okumaya başladım. Her
kelime sanki içimden bir şeyleri tekrar çağırıyordu.
Babam
yine kapıyı ayağıyla çalıyor. Gelirken elleri dolu gelmiş anlaşılan. Rakı, su,
şampanya, bira... Ekmek, peynir ve meze. Babam, elleri naylon poşetler yüzünden
hep kesilen, dili damağı hep kuru, akşam menülerinde her daim seçici, annemden
bizzat alkol isteyip ana haber bültenlerinin karşısında sarhoşa kalan babam,
1.70'e 90 kilo öfkeden yapılma bir adam. Bir adam ki köşe bucak kaçtığım; fakat
annemin ‘gittikçe babana benziyorsun’ dediği babam.
Sekiz
yıl aynı gömleği giydin baba. Hâlbuki sen saçlarını tarardın eskiden. Nasıl
olduklarını sorardın. Şimdi pek çıkmıyorsun. Çıkma baba, çıkılacak bir dışarı
kalmadı artık. Zaten evden gayrısı da kalmadı.
Sen,
elinde kumandan, televizyonunda siyasi partilerin, alkolün ve şiddetin... Annem
içerde ağlıyor, baba. Televizyonun sesini biraz kısar mısın?
Kâğıt
yandı, kalem kırıldı; ama biri bile dönüp duydum demedi.
Kelimelerin arasına sıkışan çocukluk
resimlerim oldu. İçimdeki çocuk yeniden gözlerini yumdu. Masamdan kalkıp sessizce
yatağıma uzandım. Yatak soğuktu. Yastığın üzerine başımı bıraktığımda bir çöküş
hissi yayılmaya başladı bedenime. Güneş, karşı apartmanın çatısının ardına
gizlenmişti. Oda giderek kararıyordu. Işığı açmak geçmedi içimden. Karanlığa
gömülmek, ışığın acımasız netliğinden daha dayanılırdı şu an. Tavanı izlemeye
başladım. Çatlaklar, geçmişin kırılgan hatıraları gibi uzanıyordu yukarıdan
aşağıya. Duvarın köşesinde küçük bir örümcek ağ kurmuştu, tıpkı benim kalbimin
köşelerinde unuttuğum duygular gibi.
Küçükken karanlıktan korkardım.
Yorganın altına saklanır, o bez parçasının beni koruyabileceğine inanırdım. Şimdi
altında çırılçıplak, yaralarımla uzanıyorum, yorganım beni korumuyor.
Artık
yaralarım karanlıkta değil, kafamda.
Ve
hiçbiri susmuyor.
Açelya,
babasının sürekli annesine bağırışlarını duyardı merdivenin altından. Boğazından
çıkan her kelime, içi ziftle doluymuş gibi ağırdı. Cümleler sadece annesini
değil, duvarları, koltukları, hatta yerdeki halıyı bile kirletirdi.
‘’Sen
sürtüğün tekisin! Bayağısın,’’ derdi annesine.
Bir
kez ona seni seviyorum, baba demişti; ama babası karşısında sessizce kalmıştı.
Tek bir cevap dahi alamamıştı. İçindeki
bir parça sonsuza dek donmuştu. Cevapsız kalan sevgi, çürümeye başlamıştı.
Eskiydi
televizyonları, kalın kafalılardan. Sinyali sık sık kaybolurdu. Görüntü
gittiğinde babası, tıpkı annesine yaptığı gibi ona da vururdu. Yumruğu
televizyonun üstüne sertçe indirdiğinde ekrandaki karıncalı görüntü yerine
aniden beliriveren bir haber spikeri çıkardı ortaya. Açelya her seferinde
irkilirdi. O yumrukların sesiyle annenin çığlığı arasında fark yoktu zaten.
Kocaman, nasır dolu elleri vardı adamın. Adeta kürek misali, vurdu mu acıtırdı.
Telefonu her çaldığında masa titreşir, adam küfür ederdi.
Açelya’nın
onları izlediğini her defasında anlardı.
‘’Açelya!’’
diye seslenirdi.
‘’Efendim?’’
derdi Açelya karanlıktan. Korku dolu sesi titrek çıkar, tıkırtı yapardı; ama ev
televizyonun sesi ve dayak sesi ile inlerdi zaten. Onun ufak tıkırtıları
duyulmazdı, babası onu gözleriyle gördüğünden artık orada olduğunu biliyordu.
‘’Yatağına!’’
Açelya
sessizce odasına çekilir, kapıyı kapatırdı. Yanlış giden birçok şey vardı ve Açelya’nın
içindeki tuhaflık her geçen gün büyüyerek kocaman bir yer kaplamaya başlamıştı.
İlk zamanlar diken gibi batsa da sonrasında kök salmıştı adlandıramadığı
yabancılık.
Osman
Saraç, Açelya’yı çoktan kaybetmişti.
Yarım yamalak açtım gözlerimi. Başım
sanki içinden çivi çakılıyormuş gibi ağrıyordu. Göz bebeklerim ışığa alışana
kadar tavandaki gölgeler birbirine karıştı. Telefonumu bulup ekrana baktım. Saat on. Sabahın onu mu? Ben… Dün akşam altıdan
beri mi uyuyordum? On altı saat?
Zaman zihnimden çekilmiş gibiydi;
düşüncelerim gevşemiş bir halının saçakları gibi darmadağınıktı. Yatağımın yanına koyduğum bir şişe suyu
esnerken dirseğimle devirdim. Oturur pozisyona geldim ve halının üstüne doğru
akan suyun üzerine basarak odamdan çıktım. Banyoya vardığımda soğuk fayansa
basmamak için parmak uçlarıma kalktım. Mermerin buz gibi yüzeyi ayak bileklerime
kadar yükselen bir titreme yolladı. Üşümemek için dengesiz bir pozisyon aldım.
Musluğu rastgele çevirip küvetin suyu dolduruşunu izledim. Pijamamın askılarını
omuzlarımdan kaydırdığımda kendi kendine aşağı doğru kaydı, şortumu ve iç
çamaşırımı da çıkartıp kenara attım. Parmaklarımı dağınık saçlarımın arasından
geçirmeye çalıştım ancak o kadar karışmışlardı ki parmağım yarısına takıldı
kaldı. Umursamadan küvetin içine girdim ve bedenimi suya bıraktım. Ne
oluyorduysa su bu denli rahatlatıyordu bilmiyordum.
Zil sesi.
Gözlerimi
kırpıştırdım. Banyonun loş sarısı, suyun buğusunda titriyordu. Sabahın köründe
kapımı çalan kişi ya zor durumda ya da bana âşıktı. Küvetten kalktığımda her
yerimden peş peşe akan su damlaları mermeri ıslatıyordu. Havluya sarınıp kapıya
doğru ilerledim. Saç uçlarımdan halıya akan sular irrite olmama yetiyordu.
Oflaya puflaya kapıyı açtığımda karşımda duran kişi hiç beklemediğim biriydi.
Karan… Evet, dün metrodaki adam.
‘’Günaydın,’’
dedi alt dudağını ısırıyorken. Beni baştan aşağı gizlice süzdüğünde yanlış bir
zamanda geldiğini anlayıp gülümsedi. ‘’Kusura bakma, zamanlama hatası.’’
‘’Ondan da
öte, burada işin ne?’’ Havlunun kopçası çözülüp aşağı kaymak üzereyken aniden
elimi göğsüme bastırdım. Sessiz bir nefes vermiştim.
‘’Ben… Kitabını
getirmiştim de…’’ Dün bana nasıl yardım ettiğini hatırladım. Henüz tam
uyanamamıştım ve onu içeri almanın sakıncası olmadığını düşündüm.
‘’Gelebilirsin,
bana on beş dakika ver ki şu aptal havludan kurtulup yanına gelebileyim.’’
Kapıyı tamamen açıp elimle salonu gösterdiğimde içeri girdi. ‘’Bir dakika, bir
dakika… Sen benim evimi nereden buldun?’’
‘’Dün
kitabını unuttuğunu fark edince peşinden gelmek istedim ama biraz takip eder
gibi oldu, amacım bu değildi. Özür dilerim.’’
‘’Sen bana
âşık falan mısın? İyi olup olmadığımı mı merak ettin yoksa?’’ Karan çok gergindi.
Göz temasını kestiğinde çattığım kaşlarımı gevşetip kahkaha attım. ‘’Şaka
yaptım ya, sakin ol.’’
Siyah
gömleği üzerine tam oturmuş, kumaş pantolonuysa taktığı kemerle çok şık
durmuştu. Saçlarının dağılmış kısımları alnına doğru kıvrılmış, birkaç tel
bağımsızlığını ilan etmişti.
‘’Tamam,
bekliyorum.’’ Çekinerek ama bir yandan da kendine olan güveniyle kabanını çıkartıp
portmantoya astı. Bende sakince banyoya ilerledim ve havluyu askıya asıp küvete
yeniden girdim. Su kısacık zamanda ılımıştı. Saçlarımı ve vücudumu güzelce
köpükleyip kısa süre içinde durulandım. Tanımadığım bir adam salonumda beni
bekliyordu. Belki evimi soyacak belki de beni öldürecekti yanına gittiğimde.
Sonunda havlumu güzelce sarıp banyodan çıktım. Odama doğru ilerlerken oturma
odasına baktığımda onu gördüm. Duvarda duran küçüklük fotoğrafımı eline almış
inceliyordu öylece, hiç beklemiyordum bunu.
Odamda
üzerime pembe bir askılı geçirip altımaysa onun takımı olan pembe şortu giydim.
Evet, pijamalarımı. Ne yapsaydım, misafir geldi diye abiye mi giyseydim?
diye söylendim. Kendi kendime yargılayıp sonra da cevap veriyordum. Deli deli
işler. Onu baya beklettiğimi fark edip artık odadan çıktım ve oturma odasına
doğru ilerledim. Elindeki bana ait fotoğrafı görmemem için hızlıca yerine
koymuştu ama görmüştüm. Utanarak karşısındaki koltuğa oturdum. Dudaklarımı
ıslatarak yutkundum, gözlerine baktığımda anlam veremediğim bir duyguyla karşılaştım.
‘’Hiç güzel
değildi,’’ dedim göz temasını bıraktığımda. ‘’Çocukluğum yani. Merak etmen
saçma.’’ Şimdi de tanımadığım adama içimi mi döküyordum? Harika.
‘’İzin
almadığım için üzgünüm. Çok güzel bir kızmışsın küçükken de.’’
‘’De?’’
‘’Yani… Şimdi
de çok güzelsin.’’
Ne tepki
vereceğimi şaşırdığım an tükürüğüm genzime kaçtı. Öksürmeye başladığımda
endişeyle yanıma geldi ve bir bardak suyu masadan alıp bana uzattı. Ardı ardına
hala öksürüyordum. Suyu alıp içmeye başladığımda biraz yavaşlamıştı.
‘’Tavana bak
Açelya. Bak tavana, kuş geçiyor.’’ Kaşlarımı çatıp kuş aramaya başladığımda
bunu anlamış olmalı ki güldü.
‘’Kuş mu?’’
dedim öksürük hala boğazımı gıdıklarken. ‘’Nerede?’’
‘’Annem
çocukken genzime bir şey kaçtığında bana hep tavana bak derdi. Bak kuş geçiyor…
Bende senin gibi kuş arardım her defasında, yoktu. Meğer işe yarıyormuş, bende
de yarıyordu.’’
Karan
konuşuyorken söylediği her kelimenin bir diğer kelimeyi de beraberinde
getirdiğini düşünüyordum. Tane tane, anlattığından emin ve tatlı. Sanki
karşımda küçük bir erkek çocuğu var gibi. Kısık bir sesle kıkırdadım, daha
iyiydim.
‘’Bu hoşuma
gitti.’’
Gözleri
siyahtı. Aslına bakarsanız saçları da öyle. Gözleri gözlerimin içinin de
içini gören, kara gözlü Karan. Burnunda minik bir kemer vardı; o kadar
karakteristik yüz hatları vardı ki incelemekten bıkmak söz konusu dahi
olamazdı. Özellikle size kendinden bir şeyler anlatıyorsa…
Bana
bakıyorken kısa bir sessizlik sürdü. Çekinerek kalktım ve aklıma ilk gelen şeyi
söyledim.
‘’Kahve?’’ Ne
alaka Açelya, evinden kovmak yerine kahve mi ikram edeceksin… Neyse ağızdan
çıktı bir kere.
‘’Çok
isterim.’’
‘’Nasıl
içersin?’’
‘’Sen nasıl
içiyorsan aynısından alabilirim.’’ Utanıyordum ondan. Panikle mutfağa girdim. Kahve
makinesinin fişini takıp iki kupa çıkarttım. Malzemeleri koyup makinenin
düğmesine bastığımda çok da yüksek olmayan bir ses mutfak duvarlarının arasında
yankılanmaya başladı. Makinem biraz eskiydi. Yaklaşık on, on beş dakika içinde
yapıyordu. Beklerken elimi kafama attığımda saçlarımın karmaşıklığını
algıladım. Duştan sonra saçlarımı taramamış, kurutmamıştım… Yuh Açelya,
diye söylendim kendime. Hazır kahveler oluyorken banyoya doğru ilerledim ve
hızlıca saçlarımı tarayarak kuruttum. Kabardığı için çok çirkin duruyordum.
Uzun zamandır kesmemiştim, orantısız uzamıştı. Zaten bakım yapacak vakti de
bulamadığımdan cansız görünüyordu. Neden kesmediğimi anlayamadım. Ani bir
kararla üst dolaptan makas alıp saçımı dört parmak kadar kestim. Belki de daha
çok… Eşitleyememiştim bir de, yarısı uzun yarısı kısa kaldı. İçeriden kahve
makinesinin sesini duyduğumda banyodan kestiğim saçları topladım ve lavaboyu
temizleyerek banyodan çıktım. Mutfaktan kahveleri aldığımda içeriye geçtim.
Hala bıraktığım yerde oturuyor, beni izliyordu. Durduk yere sinirlendim bana
böyle davranmasına. Nedendi, Pars’tan beklediğim her şeyi onun yapmasından mı?
Evet. Kafam bulanıyordu, yalan değil. Sanki evinde bir yabancı varken gidip
saçlarını kesmek çok normaldi Açelya. Ne oluyordu sana kızım. Kupasını
yanına bıraktım ve yerime oturdum.
‘’Kahvene
tükürdüm,’’ dedim gözlerinin içine bakarak. Kahvesinden bir yudum almıştı
çoktan.
‘’Tükürmedin,’’
diye yanıtladı ikinci yudumu alırken. İstemeden gülümsedim, hoşuma gitmişti.
‘’Şaka
yaptım.’’ Dudaklarımı birbirine bastırdığımda göz kırpıp kaçırdı gözlerini.
‘’Tükürsen
de içerdim, Açelya.’’ Bu yutkunmama neden oldu.
‘’İçmezdin,
şimdi de sen şaka yaptın… Yani… Şakaydı di mi?’’ Başını reddedercesine sağa sola salladığında
kaşlarım havalandı. ‘’Kim şaka yaptı kafam çok karıştı.’’ Elini koluma koydu.
‘’Saçlarını
neden kestin? Kısacık kalmışlar, bir de yamuklar.’’ Nasıl fark etti.
‘’Herkes iyi
kuaför olamaz, ben saç kesmeyi beceremiyorum işte.’’ Parmaklarımı saç
diplerimde gezdirdim ve gözlerimi kaçırdım. ‘’Çok mu çirkin olmuşum?’’
‘’Çok güzel
olmuşsun.’’
‘’Sen… Bana
mı yürüyorsun?’’ Cümlem biraz sivri, biraz şakayla karışıktı ama içimdeki
çalkantıyı bastıramıyordum. Bu yabancının evime gelmiş bana böylesine sözler
söylemesine nasıl izin vermiştim. Sevgisizlikten mi? Ya da her şeyi boş mu
vermiştim acaba? Evine biri giriyor ve seni öldürebilir? Bir kez yardımcı oldu
diye nasıl ona güvendim de şu an karşımda durabiliyor. ‘’Karan… Ben özür
dilerim ama senin artık gitmen gerek.’’ Sonunda savcı olduğumu hatırladım ve yaptığım
saçmalığın farkına vardığım için kendime geldiğimi fark ettim. ‘’Ama bu pislik
adam da uykulu halimden faydalandı, uyanamamıştım ki ya,’’ diye
söylenirken hafifçe mırıldandığımı ve söylediklerimi duyduğunu fark ettim.
Gözlerimi kocaman açıp utancımdan kızarırken gülümsedi ve kapıya doğru
ilerledi. Yaptığım kahve de öylece duruyordu. Madem içmesine izin vermeyecektin
neden yaptın Açelya…
‘’Kahve çok lezzetliydi. Beni evine
davet ettiğin için çok teşekkür ederim Açelya. Hoşça kal.’’ Kapıdan çıkıp giderken
ona tek kelime edememiştim. Ne söylemem gerektiğini anlamamıştım hala. Gitmişti
işte. Oldu muydu yani.
Bu evde o kadar yalnız kalmıştım ki
mantıklı hiçbir hareket sergileyemiyordum. Bana ses olan, insan olduğumu ve
yaşadığımı hatırlatan her şeyi buyur ediyordum salonuma.
Var
olduğumu birinin gözlerinde görmek istiyordum.
Birkaç lokma bir şey atıştırıp bunu
kahvaltı saymaya kendimi ikna ettiğimde üzerimi giyinmeye koyuldum. Kalem etek,
gömlek ve ceket. Saçlarımı toplayarak kol çantamı aldım. Bugün… Bugün Liva’nın
sorgusu yapılacaktı. Tabii ya, unutmuştum.
Vakit kaybetmeden apartmanın garajına inerek aracımı çalıştırdım ve sürmeye
başladım.
Radyoyu açtığımda rastgele haberler
anlatan adamın sesi tamamen ses olması için açıktı yine. Yolu izlerken öylece
dalmıştım.
Yarım saat sonra adliye binasına
girdiğimde kapıda Efsa ile karşılaştık.
‘’Savcım, iyi misiniz dün ulaşamadım
size.’’
‘’İyiyim canım, küçük bir rahatsızlıktı
sadece.’’ Omuzunu sıvazlayarak odama doğru yürümeye devam ettim. Koridorlar yalnızca
sabah saatlerinde boştu. Günün ilerleyen saatlerinde iğne atsan yere düşmez
dedikleri o yer burasıydı.
Odama geçip yerleştiğimde Pars’tan
mesaj gelmişti.
‘’Adliyenin
önündeyim. Emniyete beraber geçelim mi?’’
Yeniden çantamı alıp odamdan çıktım. Efsa’ya
göz kırpıp binadan çıktığımda karşımda Pars’ı gördüm. Oldukça stresli
görünüyordu, anlamamış gibi umursamaz davranmaya çalıştım.
‘’Günaydın. Liva’ya sen mi söyledin,
gelecek değil mi?’’ Başını onaylarcasına salladı.
‘’Evet, yarım saate emniyette olur. Açelya…
Sence suçu olabilir mi?’’
‘’Pars, sus ve aracı çalıştır.’’ Araca
geçip emniyet kemerimi bağladığımda arka koltuktan aldığı poşeti kucağıma
bıraktı. Simit almıştı. ‘’Sende ‘sen seviyorsun’ adı altında simit bağımlısı
oldun,’’ dedim. ‘’Benden çok yiyorsun bence.’’ Simidi koparıp ağzıma atarken
kelimeler yarım yamalak çıkıyordu ağzımdan.
‘’Poşetin altına baksana, kuru kuru
yeme. Sen kesin kahvaltı yapmamışsındır.’’
‘’Sen yemeyecek misin?’’ Kafasını
salladığında poşetin altına doğru elimi uzattım. Çilekli süt. “Eline geçeni almışsın…’’ dedim göğsümdeki sızıyı
hissettiğimde.
‘’Açelya… Zaten aklım başımda değil.
Bir dur, varalım şu emniyete.’’
Kırıcıydı. Liva’yı düşünmekten bana
eline geçen herhangi bir sütü almıştı, neyli sevdiğimi umursamadan. Sevmeyi
bırak, öldürmek mi istiyordu beni… ‘’Pars,
benim çileğe alerjim var.’’ Bir anlığına yoldan gözlerini ayırıp bana baktı.
Pişman olduğunu hissetmiştim.
‘’Özür dilerim. Gerçekten fark
etmedim.’’ Simitleri poşetine koyup sütle beraber arka koltuğa bıraktım.
‘’Sağ ol,’’ dedim hafifçe mırıldanarak.
‘’Doydum.’’
Emniyete geldiğimizde ona tek kelime
etmeden araçtan indim. Başkomiser bahçede bizi bekliyor olmalıydı.
‘’Günaydın Yekta komiser.’’
‘’Günaydın Açelya savcım.’’
Hep birlikte sorgu odasına doğru
iniyor, konuşmuyorduk. Sessizce, aynı ritimde yürüyorduk. Ayak seslerimiz
koridorda yankılanıyor, kelimeler yerini ağır bir suskunluğa bırakıyordu.
Kapının hemen önündeki koltuklarda biri oturuyordu.
Liva.
Başını eğmiş, ellerini kucağında
kenetlemişti. Odanın duvarlarına değil, kendi içine bakıyor gibiydi. Pars’a
baktım, tepkisini merak ediyordum. Gözleri
doldu. Pars’ın gözleri doldu. O adam ki, ilişkimiz boyunca bir damla bile
dökmemişti. Şimdi sadece bir sorgu öncesi, sadece birkaç kelime için gözyaşına
boğuluyordu. İçimdeki öfke yükseldi. Kendime bile yediremediğim şey, onun
gözlerinde saklanıyordu.
Sorgu odasına geçtiğimizde hazırlıklar
çoktan tamamlanmıştı. Görevliler camın arkasında bizi izlemek için yerlerini
almıştı. Pars, ben ve bir komiser içeride olacaktık. Dedektif konuşamazdı. İzin
vermedikçe tek kelime bile edemezdi. Tüm sorular benden gelecekti. Komiser
güvenlik için oradaydı. Liva ise avukat istememişti.
Kapıyı açıp içeri girdiğimizde içimizi
kasan loş ışıkla baş başa kaldık. Bembeyaz duvarlar, soğuk masa, iki sandalye
ve bir gölge gibi üstümüze çöken gerilim. Liva’ya oturması gereken sandalyeyi
gösterdiğimde bende karşısındaki sandalyeye oturdum.
‘’Liva… Neden burada olduğunu
biliyorsun,’’ dedim sesimi sabit bir tonda tutarak. Başını salladı. ‘’Bize anlatmak
ister misin?’’
Liva, yutkundu. Dudaklarını ıslatıp
sesli bir nefes aldı. Gözlerimin içine baktı, ardından Pars’ın gözlerine… Ağız
hareketlerinden damağının içini ısırdığını anlayabiliyordum. Alt çenesindeki
kaslar seğiriyordu. Kısa bir sessizliğin ardından anlatmaya başladı.
‘’Annem…
Sabah sekiz kahvaltıları, akşam dokuz yemekleri, soğuk basküller, kilo
kontrolleri, oyuncak bebek gibi davranmak, gösteriş ve takıntılar… Bir kez
servise binmedim, eve yürüyerek gelmek istemiştim okuldan. Hava sıcacık, güneş
pas parlaktı. Yolun yarısına gelmeden yağmur bastırdı, botlarım çamur olmuştu.
Eve geldiğimde saatlerce nasihat dinlemiştim ama yetmemişti ona. Botlarımı alıp
çöpe atmıştı, çok ağlamıştım. O botları ona aldırana kadar çok yorulmuştum
çünkü. Pembe, barbieli botlarım. Ona göre krem, beyaz gibi sade şeyler
giymeliydim. Etekler, elbiseler doluydu dolaplarım. Sanki insan değil robot
yetiştiriyor gibiydi. Nasıl hissettiğim, ne istediğimle değil; nasıl göründüğüm
ve insanların benim hakkımda ne düşündüğünü umursuyordu… Temizlik takıntısı
vardı. Bir sürü obsesifçe tavır. Her defasında içimi üşüten soğuk beyaz baskül…
Kurallar, aşılamayan duvarlar, yasaklar, retler ve manipüle. Benim annem buydu.
Anlattığımın on katı. Böylesine bir anneye sahip olmak başlı başına takıkça
değil mi?’’ Hızlı nefesleri birbirini kovalarken epey zorlanıyordu. Bir süre
susup yere odaklandı, ardından sesi titreyerek anlatmaya devam etti. ‘’Yangın.
Sonra yangında öldüler ve bana bu kaldı anlıyor musunuz? Temizlemek. Kendimi,
kıyafetlerimi, evi, her şeyi… Belki geçmişi. Onun bana bıraktığı travmaları.’’
Pars ve Açelya birbirine herhangi bir duygu barındırmaksızın bakıyordu. Liva
için kuruntu ve gereksiz bir şüphe yaşadıklarını anlamışlardı. Liva ise
titreyen elleri ile öylece oturuyordu. ‘’Evimde gittiğiniz sıradan bir markette
bulunan temizlik malzemelerinden dahası var, en bilinmeyen kimyasallar ve
temizleyiciler. Kullanıyorum tüm eldivenleri… Banyomda küçük bir yanık izi var,
onu çıkartamadım. O daireye ilk taşındığımdan beri var; sanki Tanrı nereye
gidersem gideyim geçmişimin peşimde olduğunu hatırlatıyor bana. Ne kadar
kaçarsan kaç, yanında götürdüğün kendinsin. Beraberinde yaraların daima
sızlayacak, bilerek veya bilmeden kabuklarını soyacaksın, kanayacak…’’
Liva, elini
göğsüne koyduğunda nefes almakta zorlanıyordu. Pars hemen yerinden fırladı,
camın arkasındaki komiserlere seslendi. "Görmüyor musunuz, su verin hemen!"
Ardından
Liva’yı kucağına aldı ve sorgu odasından çıkarıp adliye binasının bahçesindeki
banklara götürdü. "Liva… Buradayım, sakin ol. Nefes al, ben
buradayım." Liva, panik atak geçiriyor,
ağlıyor ve nefes alamıyordu.
Liva
ambulans ile hastaneye götürülürken Pars yanında, ambulansta gitmişti.
Arkalarından onları izlemiştim ve artık Liva’nın yalnızca takıntılı biri
olduğunu anlamış; onu suçlamaktan vazgeçmiştim. Annesinin kurbanıydı o.
İnsanlara ailesinden genetik olarak dış görünüş, kalıtsal hastalıklar ya da
karakteristik özellikler gelirken ona, psikolojik sorunlar ve takıntılar gelmişti.
Artık mühendisim demesi beni şüphelendirmiyordu, insanlar hayatında ilk kez
gördüğü ve bir daha göreceği kesin olmayan bir insana neden doğru bilgiler
vermeliydi? O da kendisini öyle tanıtabilirdi. Hem bir kez bende yapmıştım,
hatırlıyorum. Taksiciye adımın Yazgı olduğunu, doktor olduğumu ve otuz beş
yaşında olduğumu söylemiştim. Bana ne kadar genç göründüğümden bahsetmesi
hoşuma gitmişti. Genç ve çok yakışıklıydı.
Binanın
kapısından onların gidişini izledikten sonra, yeniden yalnız kalanın da kendim
olduğunu algıladım. Pars, hiçbir zaman bu kadar endişelenmemişti benim için,
kırk derece ateşle acile yetiştirirken bile. İçimden sadece bir cümle geçti.
‘’Teşekkür ederim,’’ dedim. O kadar kısık
söylemiştim ki kendim bile duymadım. ‘’Teşekkür ederim, sevgilim.’’
Çalışmaya
başlamak için yaslandığım soğuk duvardan doğruldum. Sırtımdaki ağırlık yerini
ayaklarıma bırakmıştı. Floresan
lambaların soluk ışığında gölgeler uzayıp kısalıyor, zemindeki ayak seslerim
yankılanıyordu. Sağ elimin parmakları cebimdeki telefonun kenarına dokunuyordu;
tuhaf bir gerginlik vardı damarlarımda. Telefon titrediğinde parmaklarım da
onunla birlikte titredi. Göz ucuyla ekranın ışığını gördüm.
Bilinmeyen
numaradan bir sesli mesaj.
Ekran ve oynat simgesi. İçimden bir ses
açmamam gerektiğini fısıldasa da parmaklarım çoktan harekete geçmişti.
‘’Sesin, adımların, hatta iç çekişin bile
ezberimde artık. Kiminle konuştuğunu, kime güldüğünü biliyorum… Bazen geçmişte
tanımadığın biri, yarınına karar verir. Gözlerini açık tut, Açelya. Herkes
göründüğü gibi değildir. Ve bazı maskeler yalnızca kanla çıkar.’’