5. BÖLÜM- KÜLLÜKTE UNUTULAN NEFES

 

5. BÖLÜM- KÜLLÜKTE UNUTULAN NEFES

“Koyunlar ömrünü kurttan korkarak geçirir. Hâlbuki sonunda onu yiyen çobandır.” -Thomas Hobbes

Gece yeni başladı. Kanlarından tanıyacağım onları. Rafta dizili tahlil tüplerini, içlerinde kıpırtısız yatan kanı, kuyumcunun büyüteçle değer biçtiği taşlara bakar gibi dikkatle seyrediyorum. Hangi damlanın bana ne anlatabileceğini, hangisinin daha besleyici ya da daha ilginç olduğunu ayırt etmeye çalışıyorum. Tıpkı bir çikolata kutusunun kapağını açıp da içindekilere şehvetle bakan obur bir çocuk gibi, hangisinden başlamalıyım diye karar vermekte zorlanarak. Bu geniş renk paleti, hemoglobinin oksijenle kurduğu kimyasal ilişkinin sonucuydu. Kimi alev kırmızısı, kimi koyu vişne hatta neredeyse siyaha çalıyor. Kanın görüntüsü insanı etkiliyor. Defalarca kez görmeme rağmen, kan beni hala heyecanlandırıyor. Tüplerin çoğu İzmir’in dört bir yanından geliyor; doktor muayenehanelerinden, özel kliniklerden, hastanelerden… Kollar sıyrılıyor, damarlara iğneler giriyor, insanlar hiç düşünmeden bedenlerinden bir parçayı bırakıyorlar geride; işte o parçalar, o ihmal edilmiş özler, bu raflarda bana emanet. Bu şehirde kan aldıran her bedenin, bir sabah ansızın buraya, yani bana ulaşma ihtimali var. Raflardan birini bilgisayara işlerken tüplerin üzerindeki etiketleri dikkatle inceliyorum: Hasta adları, bilgileri, tarih; hepsi muntazam bir düzende. Yanlarında bir tomar istek formu duruyor; elim sayfaların üzerinde geziniyor, her biri bir yaşamdan kopmuş, zamana iliştirilmiş izler. Doğa Maral yazıyor birinde, tüpü elime aldığımda bir soğukluk yayılıyor parmaklarıma, titreşim yok, kıpırtı yok, kan sıkıcı geliyor; sanki hayattan yoksun, avlanmaya bile değmeyecek kadar sıradan. Bilgisayar ekranına giriyorum ve klasöre tıklıyorum; son yirmi dört saatte yapılan tüm testler dökülüyor önüme. O an fark ediyorum: Saat beş buçuk olmuş, ben gece ondan beri buradayım. Cuma sabahına uyanıyor şehir ama benim için gün sona ermek üzere. Önümde koca bir klinik günü. Binadan çıktığımda saat sekiz ve sabah güneşi gözlerimi kamaştırıyor. Hava daha şimdiden sıcak. Keskin kan kokularıyla… Adli tıp, sıcağın içinde bambaşka bir yankı buluyor kendine… Sanki duvarlar bile ölümle terliyor. Laboratuvarın floresan ışıkları altında tüpteki kanlar, uykudan yeni uyanmış bir tanrının göz kapaklarında biriken kırmızı parıltılar gibi.

Kapıyı aralayıp binadan adımımı attığımda güneş gözlerime bir kırbaç gibi çarptı; ama nefesimi bir anlığına kesen karşımda duran siluetti. Asfaltın tam ötesinde, gözlerini gözlerime dikmiş öylece duruyordu. Parmaklarının arasında ince bir dosya tutuyordu. Sanki içindekileri çoktan okumuştu, ya da hiç okunmayacaktı…  Sabahın ilk ışıkları sanki teninde yabancı bir ışıltıyla dans ediyordu. Gülümsedi. Bu gülümseme davet veya tehdit değildi.
Sadece biliyor gibiydi.
Beni. Dosyayı. Tüpteki kanı.
Geceden sabaha taşıdığım her şeyi.

O, Mavi değildi.

 

 

 

Açelya.

Sabah yürüyüşü için çıktığımda kafam o kadar dalgındı ki evden kilometrelerce uzaklaştığımı anca fark edebildim. Üşütmeyen, usulca esen rüzgâr enseme dokunuyordu sanki. Kaldırımdaki tozların sessizliği, ağzımı bıçak açmamasıyla bütünleşmişti. Yakınlardaki metro istasyonuna kadar yürüdüm. Her zamanki gibi çantamda taşıdığım kitabı çıkarıp metroya bindim. İçerisi henüz kalabalık değildi. Otomatik kapıların arasından geçerken o alışıldık metro kokusu, soğuk metal, eski plastik koltuklar ve zayıf bir temizlik kokusu burnuma doldu. Boş bir koltuk bulup oturdum. Yedi durak vardı önümde. Yaklaşık yirmi beş dakikalık bir yol. Bu süreyi öylece harcamak istemedim.

Malma İstasyonu.

Kitabı kaçıncı okuyuşumdu, hatırlamıyordum bile. Sayfaları açarken kitap elimle bütünleşmiş gibiydi. İçine çekildikçe dünyadan koptum. Harriet’le aramızda görünmez bir bağ vardı sanki. Beni kendine çekiyordu. Onun yalnızlığı… Tanıdıktı. Ne annesi, ne babası, ne de çocuğu… Kimse onu gerçekten istememişti. Sanki dünyaya gelişi bir kazaydı, tıpkı benimki gibi. O da yalnız olmadığını kendine sık sık hatırlatmak zorundaydı.

On beş dakika.

Kafamı kaldırdım. Metro, tünelin içinde ilerlerken camların dışı karanlıktan başka bir şey göstermiyordu. Sadece yansıyan suretim vardı ve ona bile yabancıydım. İki durak kalmıştı. Sayfalar arasında boğulmuşken zaman akıp gitmişti. Metro hâlâ tenha sayılırdı. Çantam ve kabanım yan koltuktaydı. Saçlarımı sımsıkı toplamıştım; başım zonkluyordu ama alışkındım. Bu kadar anın içindeyken anı yaşamadan sıyrılan biriydim. Huzursuz olduğum şeyi fark ettiğim halde ondan kurtulmak için tek çaba harcamayan biri. Ne zaman saçımı atkuyruğu yapsam başım öylesine ağrır ki günlerce sürer, ya da çok sevdiğim bir kolye vardı, ucu sürekli boynuma batardı ama onu da çıkartmazdım.  Nasıldı. Çıkartmak beş saniye, değil mi? Ben beş saat o acıya katlanırdım. Sanki bu kendime kestiğim bir cezaydı. Parmak kıpırdatmazdım rahatsız olduğum şeyleri düzeltmek için.

Kitabımı kapatıp dizlerimin üzerine koyduğumda solumdan tanımadığım ama bana seslendiğini anladığım bir ses duydum. Kalın, sert bir erkek sesi.

‘’Bazen yaşamadığım hayatların ağırlığı altında kemiklerimin çekildiğini hissediyorum.’’

Kim olduğuna bakmak için kafamı kaldırdığımda tanımadığım bir yüzün bana gülümsediğini gördüm. Yalnızca gülümsedim; çünkü ne tepki vermem gerektiğini bilemedim. Yabancı bir adamın öylesine söylediği bir cümleye neden karşılık vermeliydim ki zaten. Tekrar yüzüne baktığımda yanımdaki koltuğun yan koltuğuna geçti, çanta ve kabanım vardı aramızda. Gözlerimi kısarak gözlerine baktım. Bakışları karanlık bir denizi andırıyordu. Elindeki karton kahve bardağından çıkan buhar yüzüne vurdukça gözlerini daha da keskin yapıyordu. Tanımıyordum ama korkutucu şekilde tanıdık geliyordu yüzü, sanki çok eskiden tanışmış ama bir şekilde bağımız kopmuştu.

‘’Sizi bir yerden tanıyor muyum?’’ Elini uzatarak tebessüm etti, gözlerinin kenarı kırışmıştı güldüğünde.

‘’Karan,’’ dedi ismini vurgulayarak. ‘’Karan ben.’’ Çekinerek elini sıktım.

‘’Açelya.’’ 

İneceğim durağa geldiğimde, kabanımı giyerek kitabım ve çantamı elime aldım. ‘’Hoşça kal.’’

Metro durdu. Ayakta kapının açılmasını bekliyordum ama açılmıyordu. Bekliyordum, hala kapılar kapalıydı. Vücuduma yayılan kaygı ile içten içe paniklemeye başladım. Ya kapılar açılmazsa, buradan nasıl çıkacağım, kaçacağım yer yok, ne olur açılsınlar.

Bir dakika, iki, dört, yedi, dokuz.

Tam on dakikanın sonunda artık nefes alamadığımı hissediyordum. Panikten kitabım ve çantam farklı yerlere düşmüştü. Demirden tutunuyordum ama işe yaramıyordu. Açık tek bir cam bile yoktu. Oksijen girmiyordu. Ben kapalı yerlerde duramıyordum. Burada kalamazdım. Aldığım soluk ciğerime inmeden yok oluyordu. Başım döndüğü an tüm gücüm çekilmişti bedenimden. Düşmek üzereyken bir elin belimden yakaladığını algıladım. Beni koltuğa oturttuğunda bilincim kapalı gibi hiçbir şey anlayamadım, tanıyamadım ve duyamadım. Sanki kalın bir camın ardından izliyordum her şeyi. Arada görüntüler geliyordu, etrafımda insanlar vardı; ama onlara uzak durmalarını söylüyordu az önce tanıştığım kişi.

‘’Açelya gözlerime bak. Görüyor musun beni, kapı şimdi açılacak tamam mı, sakin ol.’’ Kabanımı yavaşça çıkartıp avucuna kolonya döktü, ardından bana koklattı. ‘’Biraz kokla, bilincin yerinde mi?’’ Nefes alamıyordum, uyanıktım ama ciğerime oksijen indiğini hissetmiyordum. Dümdüz, ölü bir balık gibi bakıyordum. Soğuk terler döktüğüme emindim. Peçete alıp alnımı ve boynumu yavaşça silerken hala benimle konuşuyordu. Kapının açıldığını duymuştum; ama idrak edemediğimden ve vücudumu kontrol edemediğimden ne kafamı çevirebildim ne de ayağa kalkıp metrodan çıkabilmiştim. ‘’Bak, kapılar açıldı. Beraber çıkalım, hadi.’’ Kolumdan tutmuştu kalkmam adına ama kendimde o gücü bulamadığım için ona tepki veremiyordum. Yutkunmakta zorlanıyordum. Bir elini belimde diğerini ise bacaklarımda hissettiğimde beni çoktan kucağına almış metrodan çıkartmıştı. Demir kapılardan çıkarken istasyonun serinliği yüzüme çarptı. Hava… Nihayet gerçekti; ama hâlâ hiçbir şey hissedemiyordum.

‘’Karan... Nefes alamıyorum.’’

 

Gözlerimi açtığımda tanımadığım bir yerdeydim.  Bembeyaz tavanın floresan ışıklarla dolduğu bir hastane odasındaydım. Odaya yayılan hafif alkol ve antiseptik kokusu midemi bulandırdı. Soluk mavi perdeler güneşi engelliyordu. Beyaz duvarlar arasında sesler yankı yapıyordu. Hemşire miydi o beyaz önlüklü kadın? Solumda oturansa sadece adını bildiğim o kişi. Ellerini dizlerinin üstünde bağlamış, gözlerini ayırmadan bana bakıyordu.

‘’Neredeyim ben, ne oluyor?’’ dedim doğrulmaya çalışıyorken ama başaramadım. ‘’Sen bana bir şey mi yaptın ya?’’ Kolumda damar yolu açıktı, çekiştirince canım yandı. ‘’Ah… Bu ne?’’

‘’Metroda panik atak geçirdin. Sanırım tansiyonun da düşmüş, aç kalmışsın. Hastaneye getirdim.’’ Ona sinirle baktım, bu kimdi de beni tutup hastaneye getirmişti. Gözlerim odanın köşesindeki saatteydi. Kalbim hızla atmaya başladı.

‘’Geç kalmışım. Hemşire hanım!’’ Karan kaşlarını çatmış beni izliyorken içeriye hemşire girdi. ‘’Damar yolunu çıkartır mısınız, ben iyiyim.’’

‘’Çıkartamam hanımefendi, serumunuz bitmedi.’’

‘’Şunu çıkart diyorum, işe geç kaldım.’’ Karan oturduğu koltuktan doğruldu ve bana telefonumu uzattı.

‘’Epey çaldı, bak istersen, diğer eşyaların şu masanın üzerinde.’’ Başparmağıyla odanın ucundaki masayı gösterdi. Cebinden sigara paketi çıkartıp hemşireyi gözetlerken çaktırmadan camı açtığını fark ettim.

‘’Doktor izni olmadan hiçbir şeye dokunamam, kusura bakmayın.’’ Hemşire odadan çıkarken sinirle telefonumun güç tuşuna bastım.

14 Cevapsız Arama. 9 Mesaj.

Demiradam (7)

Efsa (2)

İdil (3)

Annem (2)

Mesajların tümüyse Pars’tandı.

‘’Açelya günaydın. Konuşmam gereken bir konu var, müsaitsen sana gelebilir miyim?’’ (08.00)

‘’Açelya kapıdayım.’’ (08.20)

‘’Evde değil misin, zili çalıyorum ama açan yok.’’ (08.22)

‘’Açelya neredesin.’’ (08.45)

‘’Endişeleniyorum. Tavır alacaksan böyle alma.’’ (09.30)

‘’Adliyede seni bekliyorum.’’ (11.00)

‘’Açelya, saat 14.00 hala yoksun. Cevap verir misin lütfen.’’ (14.00)

‘’Efsa ve İdil de ulaşamadı. Sinirin bir bana sanıyordum.’’ (15.00)

‘’Açelya? Anneni arayıp soracağım…’’ (16.00)

 

Yarım saat zorla bekletildikten sonra hemşire damar yolunu çıkarttı. Karan, sigarayı dudaklarının arasına yerleştirirken camdan dışarı bakıyordu. Hızlıca kalkıp masanın üstündeki kabanımı giydim ve çantamı koluma takıp kapının tokmağını çevirdim.

‘’Tanıştığıma çok memnun oldum Açelya. Umarım beni kötü hatırlamazsın.’’ Arkamı döndüğümde elinde sigarasıyla camın önünde sırıtıyordu. Onu hatırlayacağımı da kim söylemişti ona?

‘’Hastanede sigara içen birine göre fazla düşüncelisin Karan. İyi günler.’’

Hastaneden hızlı adımlarla çıkarken uygulamadan taksi çağırdım, aşağıya indiğimde taksi birkaç dakika içinde gelmişti. Telefonumu çıkartıp Pars’a mesaj attım.

‘’Küçük bir sorun yaşadım ama adliyeye geliyorum, yarım saate ordayım.’’ İki dakika içinde cevap yazdı.

‘’Ne sorunu, iyi misin?’’ Gideceğim için cevap yazmamıştım fakat o, o an aradı.

‘’Alo.’’

‘’Açelya iyi misin?’’

‘’Önemli bir şey değil, geliyorum işe.’’

‘’Hayır, işe gelme. Eve geç sen, yanına geliyorum.’’ Aramayı bir anda yüzüme kapattı.

Eve vardığımda ayaklarım sanki yere değil, yorgunluğuma basıyordu. Üzerimdeki kabanı yavaşça çıkarıp askıya astım. Çantamı sehpanın üzerine bıraktım. Her şey yerli yerindeydi ama ben darmadağındım. Üzerimi değiştirip yumuşak pijamalarımı giydim. O an tek istediğim şey, battaniyeye sarınıp bir süreliğine dünyadan kaybolmaktı. Tam yatağıma uzanacakken kapı çaldı. Zil sesi evin içinde yankılandı. O kadar bitkindim ki her adımım sanki içimdeki yorgunluğu taşıyordu. Kapıya doğru yürürken ayaklarım halıya bile takılacak gibiydi. Kapıyı açtığımda Pars’ın gözlerindeki endişe beni duraksattı.

“Açelya neredesin sen?” Ne kadar öfkeli görünse de aslında kaygı içindeydi. Liva nerede Pars? demek istemiştim ama dilim dönmedi. Cümle zihnimde çürüyüp kaldı.

‘’Buradayım,’’ dedim dalga geçercesine. ‘’Görmüyor musun?’’

‘’Sabahtan beri sana ulaşamıyorum, dalga geçiyorsun hala. Neredeydin?’’ Cevap vermeden arkamı dönüp odaya geçtim. Koltuğa uzandım. Salonun loş ışığı duvara çarpıp yumuşuyordu. Gözlerimi kapatarak içimde biriken o kalın nefesi bıraktım.

‘’Sabah yürüyüşe çıkmıştım, işte sonra metroya bindim,  fenalaşmışım. Hastaneden geliyorum.’’

‘’Yine mi tetiklendin?’’ Yine mi…  Bu iki kelime boğazıma diken gibi saplandı. Yüzüm düştüğünde Pars’ın kaşları refleksle havalandı. ‘’Yani… Yine mi derken eskiden de oluyordu, öyle bir şey mi demek istedim.’’

‘’Aynen, yine Pars. Cevabını aldıysan gidebilirsin.’’ Elimi alnıma yerleştirip sertçe yutkundum. Sanki alnımdaki damarlar zonkluyordu.

‘’Ben aslında… Seninle bir şey konuşmak istiyordum… Peki, iyi değilsen gideyim.’’ Kapıdan çıkacağını fark ettiğimde ofladım.

‘’İşle mi alakalı?’’ Başını onaylarcasına salladı ama yüzünde bir şeyleri yutmuş bir ifade vardı. Sanki içinden geçeni söylemekle susmak arasında sıkışmıştı.

‘’Yani… İş değil ama iş olabilir… Ya Açelya… Belki çok aptalca ama ben...’’ Dudaklarını ıslatıp başını yukarı kaldırdı. ‘’Liva’dan şüpheleniyorum. Geçen gece evinde-‘’

‘’Evinde?’’ dedim kendime engel olamayarak. Takıldığım nokta bu olmamalıydı artık, ikisi birbirinin evine gidip gelebilirdi. ‘’Tamam, sen anlat.’’

‘’Haddinden fazla temizlik ürünü vardı. Bilmiyorum, normal bir insan neden evinde onca şişe sirke tutar?’’ İçten içe bende meraklanmıştım ama ona ifadesizce bakıyordum.

‘’Delil mi karartıyor sence?’’

‘’Ya…’’ Parmaklarını saç diplerinde gezdirip alt dudağını dişlerinin arasına aldı. ‘’Bilmiyorum.’’

‘’Yarın adliyede olacağım, sen başkomiser ile konuş. Yarın Liva’yı sorguya alalım.’’

‘’Sende şüpheleniyor musun Açelya?’’

‘’Vicdanını rahatlatmak için benimde şüphe duyduğumu duymak istiyorsun değil mi Pars? Kendi şüphen yetmeyecek. O zaman sana şunu söyleyeyim, ben şüphe duyarsam şüphen artmak yerine azalacak; çünkü sana olan aşkımdan… Yani bitmiş aşkımdan dolayı ona kuruntu beslediğimi düşüneceksin. Aklına gelecek ihtimali bildiğim halde söyleyeyim, o kadına hiç güvenmiyorum. Etrafında olduğu için değil, başlı başına kendi olduğu için.’’ Pars kaşlarını çattı. Telefonun ekranını açtı ve saate baktı.

‘’Başka bir şey olmuş… Seni tanıyorum Açelya.’’

‘’Bir hafta önce pub’da gördüm onu, yanıma geldi ve sohbet ettik. Bana mühendis olduğunu söylemişti, şimdi mimar?’’ Pars’ın gözleri kocaman açıldı ama anlamamam için kafasını eğip bakışlarını halıya odakladı. Bir yandan şüphe duysa da diğer yandan konduramıyordu işte. Ne ara onu bu kadar sevdin, Pars. Ne ara onun kötü bir insan olma ihtimalini sindiremeyecek kadar değer verdin ona. Beni de sevmiş miydin bu kadar… Ben cevap vereyim. Hiç.

Yanından kalkıp sessizce banyoya ilerlediğimde neden kalktığımı düşünmediğini biliyordum. Aklı Liva’daydı. Kapıyı kilitleyerek yere çöktüm. Fazla geliyordu böylesi, onunla nasıl görüşecektim ki. İş için bile olsa kalbinin Liva için attığını bildiğim adamla nasıl oturacaktım aynı yerde böyle. Hıçkırık seslerimi duymaması için elimi ağzıma kapatıp içime içime ağladım. Ben miydim seni mutsuz eden. Sendin. Beni tanıştırmayacak mısın Liva’yla. Seni umutlandırmak istemiyorum. Ben kız çocuğu değil bir kadınla ilişki istiyorum.

Bir duygu zamanla körelerek sana zarar verebilir ve bir insan sevdiği yalanını atarak seni öldürebilir.

Banyodan çıktığımda biraz rahatlamış hissediyordum. Odaya döndüğümde Pars yerinden kıpırdamamıştı. Hâlâ halıya bakıyordu, sanki orada cevap arıyordu.

‘’Ben bugün evden çalışsam olur mu?’’ diye sordum. ‘’Zor bir gün geçiriyorum.’’

‘’Evet, sen evde kal, hatta bir şey konuşacaktık seninle. Bana bir mesaj attın. Doğa Maral dosyasındaki şüphelilerden biri seri katil olabilir diye. Seni böyle düşündüren ne gibi bir gelişme oldu?’’ Karşı kanepeye geçerek yastığı kucağıma aldım. Ellerimle kenarını büküyordum.

‘’Sorguya alındıklarında ifadelerinden işkillendim, güvenlik kayıtlarını izlemeye gittim. İkisi de normalin dışında davranıyor, yani bilmiyorum belki de değildir, benim kuruntumdur. Sen de izler misin?’’

‘’Bana konum at, bende bir bakayım. Sonuçta böyle bir şey diyebilmek için elimize ciddi bir kanıt girmesi gerekiyor. Çok şaşırdım.’’ Dağılmış saçlarının arasından geçirdi parmaklarını. Bileğindeki zinciri yerinden oynattı. Zincirin bıraktığı izi ovaladı avucunun içiyle. Acımış olmalıydı.

‘’Atıyorum.’’ Telefondan, gittiğim adresin konumunu tek çırpıda ona gönderdim.

Pars gittiğinde geriye her zamanki gibi sessizlik ve ben kalmıştık. Yatak odama girdiğimde pencerenin kenarından sızan solgun akşam ışığı odaya bulanık bir gri döküyordu. Tozlu perdelerin arasından süzülen gün batımı, duvardaki çerçevelerin köşelerine sinmişti. İçerisi sakindi ama sessizliğin içinde bir yankı vardı. Sanki evin, kalbimde bir yerlere dokunmaya çalışan sesiydi.

Masanın üzerinde günlüğüm açıktı. Sayfaları biraz kıvrılmıştı ve kenarında küçük bir kahve lekesi vardı. Kapağını kapatmayı unuttuğumu hatırlayınca hafifçe gülümsedim ama o an fark ettim ki bu gülümseme yalnızca bir alışkanlık kırıntısıydı; içimde hiçbir yere varmıyordu.

İki dakikalığına masama oturdum. Sandalyenin gıcırtısı odaya yayıldı. Kalemim yere düşmüştü, uzanıp aldım ve elimde döndürerek günlüğümde yazdığım son satırları okumaya başladım. Her kelime sanki içimden bir şeyleri tekrar çağırıyordu.

Babam yine kapıyı ayağıyla çalıyor. Gelirken elleri dolu gelmiş anlaşılan. Rakı, su, şampanya, bira... Ekmek, peynir ve meze. Babam, elleri naylon poşetler yüzünden hep kesilen, dili damağı hep kuru, akşam menülerinde her daim seçici, annemden bizzat alkol isteyip ana haber bültenlerinin karşısında sarhoşa kalan babam, 1.70'e 90 kilo öfkeden yapılma bir adam. Bir adam ki köşe bucak kaçtığım; fakat annemin ‘gittikçe babana benziyorsun’ dediği babam.

Sekiz yıl aynı gömleği giydin baba. Hâlbuki sen saçlarını tarardın eskiden. Nasıl olduklarını sorardın. Şimdi pek çıkmıyorsun. Çıkma baba, çıkılacak bir dışarı kalmadı artık. Zaten evden gayrısı da kalmadı.

Sen, elinde kumandan, televizyonunda siyasi partilerin, alkolün ve şiddetin... Annem içerde ağlıyor, baba. Televizyonun sesini biraz kısar mısın?

Kâğıt yandı, kalem kırıldı; ama biri bile dönüp duydum demedi.

Kelimelerin arasına sıkışan çocukluk resimlerim oldu. İçimdeki çocuk yeniden gözlerini yumdu. Masamdan kalkıp sessizce yatağıma uzandım. Yatak soğuktu. Yastığın üzerine başımı bıraktığımda bir çöküş hissi yayılmaya başladı bedenime. Güneş, karşı apartmanın çatısının ardına gizlenmişti. Oda giderek kararıyordu. Işığı açmak geçmedi içimden. Karanlığa gömülmek, ışığın acımasız netliğinden daha dayanılırdı şu an. Tavanı izlemeye başladım. Çatlaklar, geçmişin kırılgan hatıraları gibi uzanıyordu yukarıdan aşağıya. Duvarın köşesinde küçük bir örümcek ağ kurmuştu, tıpkı benim kalbimin köşelerinde unuttuğum duygular gibi.

Küçükken karanlıktan korkardım. Yorganın altına saklanır, o bez parçasının beni koruyabileceğine inanırdım. Şimdi altında çırılçıplak, yaralarımla uzanıyorum, yorganım beni korumuyor.

Artık yaralarım karanlıkta değil, kafamda.

Ve hiçbiri susmuyor.

 

 

Açelya, babasının sürekli annesine bağırışlarını duyardı merdivenin altından. Boğazından çıkan her kelime, içi ziftle doluymuş gibi ağırdı. Cümleler sadece annesini değil, duvarları, koltukları, hatta yerdeki halıyı bile kirletirdi.

‘’Sen sürtüğün tekisin! Bayağısın,’’ derdi annesine.

Bir kez ona seni seviyorum, baba demişti; ama babası karşısında sessizce kalmıştı. Tek bir cevap dahi alamamıştı. İçindeki bir parça sonsuza dek donmuştu. Cevapsız kalan sevgi, çürümeye başlamıştı.

Eskiydi televizyonları, kalın kafalılardan. Sinyali sık sık kaybolurdu. Görüntü gittiğinde babası, tıpkı annesine yaptığı gibi ona da vururdu. Yumruğu televizyonun üstüne sertçe indirdiğinde ekrandaki karıncalı görüntü yerine aniden beliriveren bir haber spikeri çıkardı ortaya. Açelya her seferinde irkilirdi. O yumrukların sesiyle annenin çığlığı arasında fark yoktu zaten. Kocaman, nasır dolu elleri vardı adamın. Adeta kürek misali, vurdu mu acıtırdı. Telefonu her çaldığında masa titreşir, adam küfür ederdi.

Açelya’nın onları izlediğini her defasında anlardı.

‘’Açelya!’’ diye seslenirdi.

‘’Efendim?’’ derdi Açelya karanlıktan. Korku dolu sesi titrek çıkar, tıkırtı yapardı; ama ev televizyonun sesi ve dayak sesi ile inlerdi zaten. Onun ufak tıkırtıları duyulmazdı, babası onu gözleriyle gördüğünden artık orada olduğunu biliyordu.

‘’Yatağına!’’

Açelya sessizce odasına çekilir, kapıyı kapatırdı. Yanlış giden birçok şey vardı ve Açelya’nın içindeki tuhaflık her geçen gün büyüyerek kocaman bir yer kaplamaya başlamıştı. İlk zamanlar diken gibi batsa da sonrasında kök salmıştı adlandıramadığı yabancılık.

Osman Saraç, Açelya’yı çoktan kaybetmişti.

 

Yarım yamalak açtım gözlerimi. Başım sanki içinden çivi çakılıyormuş gibi ağrıyordu. Göz bebeklerim ışığa alışana kadar tavandaki gölgeler birbirine karıştı. Telefonumu bulup ekrana baktım. Saat on. Sabahın onu mu? Ben… Dün akşam altıdan beri mi uyuyordum? On altı saat?

Zaman zihnimden çekilmiş gibiydi; düşüncelerim gevşemiş bir halının saçakları gibi darmadağınıktı. Yatağımın yanına koyduğum bir şişe suyu esnerken dirseğimle devirdim. Oturur pozisyona geldim ve halının üstüne doğru akan suyun üzerine basarak odamdan çıktım. Banyoya vardığımda soğuk fayansa basmamak için parmak uçlarıma kalktım. Mermerin buz gibi yüzeyi ayak bileklerime kadar yükselen bir titreme yolladı. Üşümemek için dengesiz bir pozisyon aldım. Musluğu rastgele çevirip küvetin suyu dolduruşunu izledim. Pijamamın askılarını omuzlarımdan kaydırdığımda kendi kendine aşağı doğru kaydı, şortumu ve iç çamaşırımı da çıkartıp kenara attım. Parmaklarımı dağınık saçlarımın arasından geçirmeye çalıştım ancak o kadar karışmışlardı ki parmağım yarısına takıldı kaldı. Umursamadan küvetin içine girdim ve bedenimi suya bıraktım. Ne oluyorduysa su bu denli rahatlatıyordu bilmiyordum.

Zil sesi.

Gözlerimi kırpıştırdım. Banyonun loş sarısı, suyun buğusunda titriyordu. Sabahın köründe kapımı çalan kişi ya zor durumda ya da bana âşıktı. Küvetten kalktığımda her yerimden peş peşe akan su damlaları mermeri ıslatıyordu. Havluya sarınıp kapıya doğru ilerledim. Saç uçlarımdan halıya akan sular irrite olmama yetiyordu. Oflaya puflaya kapıyı açtığımda karşımda duran kişi hiç beklemediğim biriydi. Karan… Evet, dün metrodaki adam.

‘’Günaydın,’’ dedi alt dudağını ısırıyorken. Beni baştan aşağı gizlice süzdüğünde yanlış bir zamanda geldiğini anlayıp gülümsedi. ‘’Kusura bakma, zamanlama hatası.’’

‘’Ondan da öte, burada işin ne?’’ Havlunun kopçası çözülüp aşağı kaymak üzereyken aniden elimi göğsüme bastırdım. Sessiz bir nefes vermiştim.

‘’Ben… Kitabını getirmiştim de…’’ Dün bana nasıl yardım ettiğini hatırladım. Henüz tam uyanamamıştım ve onu içeri almanın sakıncası olmadığını düşündüm.

‘’Gelebilirsin, bana on beş dakika ver ki şu aptal havludan kurtulup yanına gelebileyim.’’ Kapıyı tamamen açıp elimle salonu gösterdiğimde içeri girdi. ‘’Bir dakika, bir dakika… Sen benim evimi nereden buldun?’’

‘’Dün kitabını unuttuğunu fark edince peşinden gelmek istedim ama biraz takip eder gibi oldu, amacım bu değildi. Özür dilerim.’’

‘’Sen bana âşık falan mısın? İyi olup olmadığımı mı merak ettin yoksa?’’ Karan çok gergindi. Göz temasını kestiğinde çattığım kaşlarımı gevşetip kahkaha attım. ‘’Şaka yaptım ya, sakin ol.’’

Siyah gömleği üzerine tam oturmuş, kumaş pantolonuysa taktığı kemerle çok şık durmuştu. Saçlarının dağılmış kısımları alnına doğru kıvrılmış, birkaç tel bağımsızlığını ilan etmişti.

‘’Tamam, bekliyorum.’’ Çekinerek ama bir yandan da kendine olan güveniyle kabanını çıkartıp portmantoya astı. Bende sakince banyoya ilerledim ve havluyu askıya asıp küvete yeniden girdim. Su kısacık zamanda ılımıştı. Saçlarımı ve vücudumu güzelce köpükleyip kısa süre içinde durulandım. Tanımadığım bir adam salonumda beni bekliyordu. Belki evimi soyacak belki de beni öldürecekti yanına gittiğimde. Sonunda havlumu güzelce sarıp banyodan çıktım. Odama doğru ilerlerken oturma odasına baktığımda onu gördüm. Duvarda duran küçüklük fotoğrafımı eline almış inceliyordu öylece, hiç beklemiyordum bunu.

Odamda üzerime pembe bir askılı geçirip altımaysa onun takımı olan pembe şortu giydim. Evet, pijamalarımı. Ne yapsaydım, misafir geldi diye abiye mi giyseydim? diye söylendim. Kendi kendime yargılayıp sonra da cevap veriyordum. Deli deli işler. Onu baya beklettiğimi fark edip artık odadan çıktım ve oturma odasına doğru ilerledim. Elindeki bana ait fotoğrafı görmemem için hızlıca yerine koymuştu ama görmüştüm. Utanarak karşısındaki koltuğa oturdum. Dudaklarımı ıslatarak yutkundum, gözlerine baktığımda anlam veremediğim bir duyguyla karşılaştım.

‘’Hiç güzel değildi,’’ dedim göz temasını bıraktığımda. ‘’Çocukluğum yani. Merak etmen saçma.’’ Şimdi de tanımadığım adama içimi mi döküyordum? Harika.

‘’İzin almadığım için üzgünüm. Çok güzel bir kızmışsın küçükken de.’’

‘’De?’’

‘’Yani… Şimdi de çok güzelsin.’’

Ne tepki vereceğimi şaşırdığım an tükürüğüm genzime kaçtı. Öksürmeye başladığımda endişeyle yanıma geldi ve bir bardak suyu masadan alıp bana uzattı. Ardı ardına hala öksürüyordum. Suyu alıp içmeye başladığımda biraz yavaşlamıştı.

‘’Tavana bak Açelya. Bak tavana, kuş geçiyor.’’ Kaşlarımı çatıp kuş aramaya başladığımda bunu anlamış olmalı ki güldü.

‘’Kuş mu?’’ dedim öksürük hala boğazımı gıdıklarken. ‘’Nerede?’’

‘’Annem çocukken genzime bir şey kaçtığında bana hep tavana bak derdi. Bak kuş geçiyor… Bende senin gibi kuş arardım her defasında, yoktu. Meğer işe yarıyormuş, bende de yarıyordu.’’

Karan konuşuyorken söylediği her kelimenin bir diğer kelimeyi de beraberinde getirdiğini düşünüyordum. Tane tane, anlattığından emin ve tatlı. Sanki karşımda küçük bir erkek çocuğu var gibi. Kısık bir sesle kıkırdadım, daha iyiydim.

‘’Bu hoşuma gitti.’’

Gözleri siyahtı. Aslına bakarsanız saçları da öyle. Gözleri gözlerimin içinin de içini gören, kara gözlü Karan. Burnunda minik bir kemer vardı; o kadar karakteristik yüz hatları vardı ki incelemekten bıkmak söz konusu dahi olamazdı. Özellikle size kendinden bir şeyler anlatıyorsa…

Bana bakıyorken kısa bir sessizlik sürdü. Çekinerek kalktım ve aklıma ilk gelen şeyi söyledim.

‘’Kahve?’’ Ne alaka Açelya, evinden kovmak yerine kahve mi ikram edeceksin… Neyse ağızdan çıktı bir kere.

‘’Çok isterim.’’

‘’Nasıl içersin?’’

‘’Sen nasıl içiyorsan aynısından alabilirim.’’ Utanıyordum ondan. Panikle mutfağa girdim. Kahve makinesinin fişini takıp iki kupa çıkarttım. Malzemeleri koyup makinenin düğmesine bastığımda çok da yüksek olmayan bir ses mutfak duvarlarının arasında yankılanmaya başladı. Makinem biraz eskiydi. Yaklaşık on, on beş dakika içinde yapıyordu. Beklerken elimi kafama attığımda saçlarımın karmaşıklığını algıladım. Duştan sonra saçlarımı taramamış, kurutmamıştım… Yuh Açelya, diye söylendim kendime. Hazır kahveler oluyorken banyoya doğru ilerledim ve hızlıca saçlarımı tarayarak kuruttum. Kabardığı için çok çirkin duruyordum. Uzun zamandır kesmemiştim, orantısız uzamıştı. Zaten bakım yapacak vakti de bulamadığımdan cansız görünüyordu. Neden kesmediğimi anlayamadım. Ani bir kararla üst dolaptan makas alıp saçımı dört parmak kadar kestim. Belki de daha çok… Eşitleyememiştim bir de, yarısı uzun yarısı kısa kaldı. İçeriden kahve makinesinin sesini duyduğumda banyodan kestiğim saçları topladım ve lavaboyu temizleyerek banyodan çıktım. Mutfaktan kahveleri aldığımda içeriye geçtim. Hala bıraktığım yerde oturuyor, beni izliyordu. Durduk yere sinirlendim bana böyle davranmasına. Nedendi, Pars’tan beklediğim her şeyi onun yapmasından mı? Evet. Kafam bulanıyordu, yalan değil. Sanki evinde bir yabancı varken gidip saçlarını kesmek çok normaldi Açelya. Ne oluyordu sana kızım. Kupasını yanına bıraktım ve yerime oturdum.

‘’Kahvene tükürdüm,’’ dedim gözlerinin içine bakarak. Kahvesinden bir yudum almıştı çoktan.

‘’Tükürmedin,’’ diye yanıtladı ikinci yudumu alırken. İstemeden gülümsedim, hoşuma gitmişti.

‘’Şaka yaptım.’’ Dudaklarımı birbirine bastırdığımda göz kırpıp kaçırdı gözlerini.

‘’Tükürsen de içerdim, Açelya.’’ Bu yutkunmama neden oldu.

‘’İçmezdin, şimdi de sen şaka yaptın… Yani… Şakaydı di mi?’’  Başını reddedercesine sağa sola salladığında kaşlarım havalandı. ‘’Kim şaka yaptı kafam çok karıştı.’’ Elini koluma koydu.

‘’Saçlarını neden kestin? Kısacık kalmışlar, bir de yamuklar.’’ Nasıl fark etti.

‘’Herkes iyi kuaför olamaz, ben saç kesmeyi beceremiyorum işte.’’ Parmaklarımı saç diplerimde gezdirdim ve gözlerimi kaçırdım. ‘’Çok mu çirkin olmuşum?’’

‘’Çok güzel olmuşsun.’’

‘’Sen… Bana mı yürüyorsun?’’ Cümlem biraz sivri, biraz şakayla karışıktı ama içimdeki çalkantıyı bastıramıyordum. Bu yabancının evime gelmiş bana böylesine sözler söylemesine nasıl izin vermiştim. Sevgisizlikten mi? Ya da her şeyi boş mu vermiştim acaba? Evine biri giriyor ve seni öldürebilir? Bir kez yardımcı oldu diye nasıl ona güvendim de şu an karşımda durabiliyor. ‘’Karan… Ben özür dilerim ama senin artık gitmen gerek.’’ Sonunda savcı olduğumu hatırladım ve yaptığım saçmalığın farkına vardığım için kendime geldiğimi fark ettim. ‘’Ama bu pislik adam da uykulu halimden faydalandı, uyanamamıştım ki ya,’’ diye söylenirken hafifçe mırıldandığımı ve söylediklerimi duyduğunu fark ettim. Gözlerimi kocaman açıp utancımdan kızarırken gülümsedi ve kapıya doğru ilerledi. Yaptığım kahve de öylece duruyordu. Madem içmesine izin vermeyecektin neden yaptın Açelya…

‘’Kahve çok lezzetliydi. Beni evine davet ettiğin için çok teşekkür ederim Açelya. Hoşça kal.’’ Kapıdan çıkıp giderken ona tek kelime edememiştim. Ne söylemem gerektiğini anlamamıştım hala. Gitmişti işte. Oldu muydu yani.

Bu evde o kadar yalnız kalmıştım ki mantıklı hiçbir hareket sergileyemiyordum. Bana ses olan, insan olduğumu ve yaşadığımı hatırlatan her şeyi buyur ediyordum salonuma.

Var olduğumu birinin gözlerinde görmek istiyordum.

Birkaç lokma bir şey atıştırıp bunu kahvaltı saymaya kendimi ikna ettiğimde üzerimi giyinmeye koyuldum. Kalem etek, gömlek ve ceket. Saçlarımı toplayarak kol çantamı aldım. Bugün… Bugün Liva’nın sorgusu yapılacaktı. Tabii ya, unutmuştum.  Vakit kaybetmeden apartmanın garajına inerek aracımı çalıştırdım ve sürmeye başladım.

Radyoyu açtığımda rastgele haberler anlatan adamın sesi tamamen ses olması için açıktı yine. Yolu izlerken öylece dalmıştım.

Yarım saat sonra adliye binasına girdiğimde kapıda Efsa ile karşılaştık.

‘’Savcım, iyi misiniz dün ulaşamadım size.’’

‘’İyiyim canım, küçük bir rahatsızlıktı sadece.’’ Omuzunu sıvazlayarak odama doğru yürümeye devam ettim. Koridorlar yalnızca sabah saatlerinde boştu. Günün ilerleyen saatlerinde iğne atsan yere düşmez dedikleri o yer burasıydı.  

Odama geçip yerleştiğimde Pars’tan mesaj gelmişti.

‘’Adliyenin önündeyim. Emniyete beraber geçelim mi?’’

Yeniden çantamı alıp odamdan çıktım. Efsa’ya göz kırpıp binadan çıktığımda karşımda Pars’ı gördüm. Oldukça stresli görünüyordu, anlamamış gibi umursamaz davranmaya çalıştım.

‘’Günaydın. Liva’ya sen mi söyledin, gelecek değil mi?’’ Başını onaylarcasına salladı.

‘’Evet, yarım saate emniyette olur. Açelya… Sence suçu olabilir mi?’’

‘’Pars, sus ve aracı çalıştır.’’ Araca geçip emniyet kemerimi bağladığımda arka koltuktan aldığı poşeti kucağıma bıraktı. Simit almıştı. ‘’Sende ‘sen seviyorsun’ adı altında simit bağımlısı oldun,’’ dedim. ‘’Benden çok yiyorsun bence.’’ Simidi koparıp ağzıma atarken kelimeler yarım yamalak çıkıyordu ağzımdan.

‘’Poşetin altına baksana, kuru kuru yeme. Sen kesin kahvaltı yapmamışsındır.’’

‘’Sen yemeyecek misin?’’ Kafasını salladığında poşetin altına doğru elimi uzattım. Çilekli süt. “Eline geçeni almışsın…’’ dedim göğsümdeki sızıyı hissettiğimde.

‘’Açelya… Zaten aklım başımda değil. Bir dur, varalım şu emniyete.’’

Kırıcıydı. Liva’yı düşünmekten bana eline geçen herhangi bir sütü almıştı, neyli sevdiğimi umursamadan. Sevmeyi bırak, öldürmek mi istiyordu beni… ‘’Pars, benim çileğe alerjim var.’’ Bir anlığına yoldan gözlerini ayırıp bana baktı. Pişman olduğunu hissetmiştim.

‘’Özür dilerim. Gerçekten fark etmedim.’’ Simitleri poşetine koyup sütle beraber arka koltuğa bıraktım.

‘’Sağ ol,’’ dedim hafifçe mırıldanarak. ‘’Doydum.’’

 

 

Emniyete geldiğimizde ona tek kelime etmeden araçtan indim. Başkomiser bahçede bizi bekliyor olmalıydı.

‘’Günaydın Yekta komiser.’’

‘’Günaydın Açelya savcım.’’

Hep birlikte sorgu odasına doğru iniyor, konuşmuyorduk. Sessizce, aynı ritimde yürüyorduk. Ayak seslerimiz koridorda yankılanıyor, kelimeler yerini ağır bir suskunluğa bırakıyordu. Kapının hemen önündeki koltuklarda biri oturuyordu.

Liva.

Başını eğmiş, ellerini kucağında kenetlemişti. Odanın duvarlarına değil, kendi içine bakıyor gibiydi. Pars’a baktım, tepkisini merak ediyordum. Gözleri doldu. Pars’ın gözleri doldu. O adam ki, ilişkimiz boyunca bir damla bile dökmemişti. Şimdi sadece bir sorgu öncesi, sadece birkaç kelime için gözyaşına boğuluyordu. İçimdeki öfke yükseldi. Kendime bile yediremediğim şey, onun gözlerinde saklanıyordu.

Sorgu odasına geçtiğimizde hazırlıklar çoktan tamamlanmıştı. Görevliler camın arkasında bizi izlemek için yerlerini almıştı. Pars, ben ve bir komiser içeride olacaktık. Dedektif konuşamazdı. İzin vermedikçe tek kelime bile edemezdi. Tüm sorular benden gelecekti. Komiser güvenlik için oradaydı. Liva ise avukat istememişti.

Kapıyı açıp içeri girdiğimizde içimizi kasan loş ışıkla baş başa kaldık. Bembeyaz duvarlar, soğuk masa, iki sandalye ve bir gölge gibi üstümüze çöken gerilim. Liva’ya oturması gereken sandalyeyi gösterdiğimde bende karşısındaki sandalyeye oturdum.

‘’Liva… Neden burada olduğunu biliyorsun,’’ dedim sesimi sabit bir tonda tutarak. Başını salladı. ‘’Bize anlatmak ister misin?’’

Liva, yutkundu. Dudaklarını ıslatıp sesli bir nefes aldı. Gözlerimin içine baktı, ardından Pars’ın gözlerine… Ağız hareketlerinden damağının içini ısırdığını anlayabiliyordum. Alt çenesindeki kaslar seğiriyordu. Kısa bir sessizliğin ardından anlatmaya başladı.

‘’Annem… Sabah sekiz kahvaltıları, akşam dokuz yemekleri, soğuk basküller, kilo kontrolleri, oyuncak bebek gibi davranmak, gösteriş ve takıntılar… Bir kez servise binmedim, eve yürüyerek gelmek istemiştim okuldan. Hava sıcacık, güneş pas parlaktı. Yolun yarısına gelmeden yağmur bastırdı, botlarım çamur olmuştu. Eve geldiğimde saatlerce nasihat dinlemiştim ama yetmemişti ona. Botlarımı alıp çöpe atmıştı, çok ağlamıştım. O botları ona aldırana kadar çok yorulmuştum çünkü. Pembe, barbieli botlarım. Ona göre krem, beyaz gibi sade şeyler giymeliydim. Etekler, elbiseler doluydu dolaplarım. Sanki insan değil robot yetiştiriyor gibiydi. Nasıl hissettiğim, ne istediğimle değil; nasıl göründüğüm ve insanların benim hakkımda ne düşündüğünü umursuyordu… Temizlik takıntısı vardı. Bir sürü obsesifçe tavır. Her defasında içimi üşüten soğuk beyaz baskül… Kurallar, aşılamayan duvarlar, yasaklar, retler ve manipüle. Benim annem buydu. Anlattığımın on katı. Böylesine bir anneye sahip olmak başlı başına takıkça değil mi?’’ Hızlı nefesleri birbirini kovalarken epey zorlanıyordu. Bir süre susup yere odaklandı, ardından sesi titreyerek anlatmaya devam etti. ‘’Yangın. Sonra yangında öldüler ve bana bu kaldı anlıyor musunuz? Temizlemek. Kendimi, kıyafetlerimi, evi, her şeyi… Belki geçmişi. Onun bana bıraktığı travmaları.’’ Pars ve Açelya birbirine herhangi bir duygu barındırmaksızın bakıyordu. Liva için kuruntu ve gereksiz bir şüphe yaşadıklarını anlamışlardı. Liva ise titreyen elleri ile öylece oturuyordu. ‘’Evimde gittiğiniz sıradan bir markette bulunan temizlik malzemelerinden dahası var, en bilinmeyen kimyasallar ve temizleyiciler. Kullanıyorum tüm eldivenleri… Banyomda küçük bir yanık izi var, onu çıkartamadım. O daireye ilk taşındığımdan beri var; sanki Tanrı nereye gidersem gideyim geçmişimin peşimde olduğunu hatırlatıyor bana. Ne kadar kaçarsan kaç, yanında götürdüğün kendinsin. Beraberinde yaraların daima sızlayacak, bilerek veya bilmeden kabuklarını soyacaksın, kanayacak…’’

Liva, elini göğsüne koyduğunda nefes almakta zorlanıyordu. Pars hemen yerinden fırladı, camın arkasındaki komiserlere seslendi. "Görmüyor musunuz, su verin hemen!"

Ardından Liva’yı kucağına aldı ve sorgu odasından çıkarıp adliye binasının bahçesindeki banklara götürdü. "Liva… Buradayım, sakin ol. Nefes al, ben buradayım." Liva, panik atak geçiriyor,  ağlıyor ve nefes alamıyordu.

Liva ambulans ile hastaneye götürülürken Pars yanında, ambulansta gitmişti. Arkalarından onları izlemiştim ve artık Liva’nın yalnızca takıntılı biri olduğunu anlamış; onu suçlamaktan vazgeçmiştim. Annesinin kurbanıydı o. İnsanlara ailesinden genetik olarak dış görünüş, kalıtsal hastalıklar ya da karakteristik özellikler gelirken ona, psikolojik sorunlar ve takıntılar gelmişti. Artık mühendisim demesi beni şüphelendirmiyordu, insanlar hayatında ilk kez gördüğü ve bir daha göreceği kesin olmayan bir insana neden doğru bilgiler vermeliydi? O da kendisini öyle tanıtabilirdi. Hem bir kez bende yapmıştım, hatırlıyorum. Taksiciye adımın Yazgı olduğunu, doktor olduğumu ve otuz beş yaşında olduğumu söylemiştim. Bana ne kadar genç göründüğümden bahsetmesi hoşuma gitmişti. Genç ve çok yakışıklıydı.

Binanın kapısından onların gidişini izledikten sonra, yeniden yalnız kalanın da kendim olduğunu algıladım. Pars, hiçbir zaman bu kadar endişelenmemişti benim için, kırk derece ateşle acile yetiştirirken bile. İçimden sadece bir cümle geçti.

 ‘’Teşekkür ederim,’’ dedim. O kadar kısık söylemiştim ki kendim bile duymadım. ‘’Teşekkür ederim, sevgilim.’’

Çalışmaya başlamak için yaslandığım soğuk duvardan doğruldum. Sırtımdaki ağırlık yerini ayaklarıma bırakmıştı.  Floresan lambaların soluk ışığında gölgeler uzayıp kısalıyor, zemindeki ayak seslerim yankılanıyordu. Sağ elimin parmakları cebimdeki telefonun kenarına dokunuyordu; tuhaf bir gerginlik vardı damarlarımda. Telefon titrediğinde parmaklarım da onunla birlikte titredi. Göz ucuyla ekranın ışığını gördüm.

Bilinmeyen numaradan bir sesli mesaj.

Ekran ve oynat simgesi. İçimden bir ses açmamam gerektiğini fısıldasa da parmaklarım çoktan harekete geçmişti.

‘’Sesin, adımların, hatta iç çekişin bile ezberimde artık. Kiminle konuştuğunu, kime güldüğünü biliyorum… Bazen geçmişte tanımadığın biri, yarınına karar verir. Gözlerini açık tut, Açelya. Herkes göründüğü gibi değildir. Ve bazı maskeler yalnızca kanla çıkar.’’

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ

2. BÖLÜM- KADEHİN DİBİNDEKİ GÜNAH

3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK