11. BÖLÜM- SUSKUN KUZGUN

 

11. BÖLÜM- SUSKUN KUZGUN

“Bir şeyi saklamanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.” -Sherlock Holmes

Bir avcı için yaralı avın kokusu, tüm doğanın susup sadece içgüdünün konuştuğu bir şölendir. O an avcı artık bir insan değil, zamanın en eski hikâyesindeki başkarakterdir. Kanın sıcak buğusu havaya karışırken korku kokusu usulca yükselir. Gecenin serinliğinde, ölümün habercisi gibi süzülür. Oysa av bunu henüz bilmez. Henüz uyanmamıştır yırtıcı bakışlara.

Evin içinde soluğu daralır. Camı açar bir anlığına, serinliğe kavuşur gibi olur; sonra aceleyle kapatır tekrar. Dışarısı ona yabancı, içerisi ise cehennem gibi sıcaktır. İnsan bazen alıştığı cehenneme, yabancı cennetten daha çok tutunur. O da öyle yapar. Penceresini kapatırken çıkardığı ses gecede yankılanır, sanki evin içindeki kasveti daha da koyulaştırır. Pencereden çekilirken odaya sinmiş teri ve tükenmişliğiyle baş başa kalır. Kalbi, nedenini bile tam anlayamadığı bir huzursuzlukla atmaya devam ederken gece sabırsızlıkla ilerler.

O sırada biri, çok uzakta olmayan bir gölgede her hareketini izlemektedir. Sessizdir, acele etmez; çünkü ölüm aceleyi sevmez. Avcının sabrı, en büyük silahıdır. Elini çantasına uzatır; orada onu bekleyen soğuk, pürüzsüz aletlere dokunur. Metalin soğuğu, gecenin sıcaklığıyla kontrast yaratır ama bu çelişki ona yabancı değildir. Ne de olsa hem kurtarıcıdır, hem cellat. Metal, bu gece bir dile dönüşecektir; konuşmayanın yerine konuşacak, anlatamayanın acısını dile getirecektir.

Gecenin içindeki bu ağır sessizlik, bir fırtınanın habercisi gibidir. Fırtına her zaman bir fısıltıyla başlar.

Yarın hava daha sıcak olacak.

Ter, daha çabuk akacak.

Direnç, daha hızlı kırılacak.

Ve av, o gece son kez nefes alacak.

 

“Nasıl ölmüş?”

Ses, gölün üzerindeki pus gibi ağırdı. Ucunda ürperti taşıyan bir merakla sordu. Eğilmişti. Cesede fazla yaklaşmamıştı ama gözlerini üzerinden de ayırmıyordu. Mavi bir süre sustu. Diz çökmüştü, parmak uçlarıyla başın hemen yanındaki toprağı eşeliyordu. Parmaklarının arasından incecik, kurumuş yapraklar döküldü. Ardından başını çevirmeden konuştu. “Onu biri ısırmış olmalı.” Kulağa rastgele bir yorum gibi gelmiyordu. Soğuk, neredeyse keskin bir tondaydı. “Bak başına… Şurada. Tam şakak hizasında bir delik var. Derin ama dar,’’ dedi yeniden, kendi kendine anlatıyordu. Soruları soruyor, ardından yine kendisi cevap veriyordu. “Ve buna rağmen…’’ Gözleri cesedin durduğu çukurumsu alana takılıydı. “Bu deliğe rağmen… Nasıl olmuş da buraya kadar sürünmüş? Bu kadar ağır hasarla... Nasıl saklanmış olabilir?” Mavi o an başını çevirdi. Gözlerini kısarak dikkatlice etrafı inceledi ve yana kaydı. Sonra hafifçe başını eğerek, adeta bir öğretmen gibi konuştu. “Beynin yapabildikleri... Şaşırtıcıdır,” dedi. Sesi sakindi ama içinde karanlık bir bilgi taşıyordu, sanki bu cümleyi daha önce yüzlerce kez söylemişti kendisine. “Ağır hasarlara bile dayanır, hatta bazıları, parçalanmayı bile öğrenir. Ben bir kez... Bahçede bir deney yapmıştım.” Durdu, başını kaldırdı, gülerek konuşmaya devam etti. “Bir yengeç almıştım. Önce başını kestim, yani teknik olarak hayatta kalamayacağı bir işlemdi bu. Sonra beyninin büyük kısmını çıkarttım. Sadece minicik bir parça kaldı. Tırnak kadar bir şey; ama hâlâ yaşıyordu.” Gözlerinde bir gölge belirdi. Ya dehşet ya da tanıdıklık. “Düşünemiyordu…” dedi ve devam etti Mavi, sanki otopsi yapıyordu. “Hissetmiyordu da muhtemelen; ama solungaçları hâlâ hareket ediyordu. Kalbi... Hâlâ atıyordu. Yaşamla ölüm arasında sıkışmıştı. Ne orada, ne burada… Arafta.’’ Sonra gözlerini kıstı. “O kalan küçük parçanın üstüne birkaç damla asit damlattım...’’ Sesli bir gülüş çıktı dudaklarının arasından. Kendi bedenine bakarak göz kırptı. ‘’Sonra olanı hatırlıyor musun?’’ Yanında biri var gibi davranıyordu ama aslında bütün konuşma kendi ile geçiyordu. Başını yavaşça salladı, hatırlıyor gibiydi ya da hiç unutmamıştı. “Kaçmaya çalıştı,” dedi Mavi, kelimeleri vurgulayarak. “İçgüdüsel bir hareketti. Bilinç dışı... Beyin böyle bir şey. Yüzde doksanı gitse bile, kalan yüzde onla seni yerinden kaldırabilir. Kaçırabilir. Süründürebilir.” Yere bakıyordu şimdi. Gölün yansımasında iki siluet vardı, o… Ve kendisi. Dans ediyordu.

Mavi başını yana eğdi. “Bazen…” dedi sessizce. “İnsan da öyle olur. Beyni çatlar, parçalanır, bölünür… Ama içinde minicik bir şey kalır. Ve o şey seni yürütür, konuşturur, hatta… Bir başkasına dönüştürür.”

Sorduğu tüm soruların cevabını biliyordu.

“Sen Karan’a borçlu hissediyordun, Mavi…”

Sözleri bir kurşun gibi sessizliğin içine düştü. Soğuk ve netti. “Sığınmıştın ona; çünkü seni küllerin arasından çekip almıştı. O gecenin… O ölümün içinden seni diri diri taşımıştı; ama sen onun omzuna yaslanmadın, sırtına tutundun. Bu, aşk değildi. Minnettarlık, yeterince uzun sürerse aşka benzer. Oysa şimdi… Başka birine bu kadar yakın olmak, çıplak hissetmek, kalbinde bu denli yankı bulan bir isme tutunmak… Bu aşk, Mavi. Adını koymaktan korktuğun şey, aşk.’’ Hava ağırlaştı, sanki gökyüzü bile nefesini tutmuştu.

“Belki de...” dedi, sesi bu kez biraz daha düşük, biraz daha kararsızdı. “Belki de katiller çekiyordur birbirini. İçlerindeki çürümüş parçalar birbirini tanıyordur; çünkü insan… İnsana benzer. Karanlıklar benzer. Bazı insanlar, yalnızca başkalarının cehenneminde ısınabilir.”

 

 

 

Açelya.

Bazı sabahlar yaşamanın sevinci içimi gıdıklıyor. Rengârenk çiçekler dikmek istiyorum gördüğüm tüm balkonlara, soluk her caddeyi renklendirme isteği kabarıyor göğsümde. Bir şiir dizesi dolduruyor gözlerimi. İçimden tüm kedilere sarılmak geliyor. Annemin bir sürü işinin arasında yaptığı o sade kekin kokusu gibi hissettiriyor sabahlar. Ekmek almaya gittiğimde fırından gelen mis gibi kokulara benziyor. Temizliğin ardından boylu boyunca serilen yeni bir halının üzerinde yuvarlanmak gibi. Kulaklarıma dolan kuşlara karşılık vermek, onlarla ötmek istiyorum.

Bazı sabahlarsa, içimde kocaman bir boşluk var. Ne olduğunu bilmiyorum, nasıl oluştuğunu, ne zaman ya da kim tarafından olduğunu da… Bunu tanımlayamıyorum; ama bu şey her neyse ayağıma zincir vurmuş. Mutlu olmaya hakkım yok. Zaman geçer, insanlar gider, ben hep burada kalırım, tek başıma. Gün sonunda dizlerimi karnıma çekip tek başıma ağlarım, yanaklarım ıslandığında ben silerim yaşlarımı…  Bu dünyada herkesin her an yanında bulduğu biri var, benim yok. Öyle yapayalnız da değil, kalabalık içinde yalnızım.

Kendinden esirgenen her ne varsa ona saplantılısındır. İnsan gördü mü bir kez o şeyi başkasında, içi kırılır. Noksan olanı arar, aslında yoktur. Aramaktan geri durmadığı şey değil, beklediği kişi yanlıştır. Bazı insanlar bazı şeyleri hep yanlış insanlarda bulmak ister. Sevgi, terazinin ağır basan tarafıdır. Körlük, insanı köreltir. O sabahlardan birindeyim.

Canım acıdı. Kelimenin tam anlamıyla içimden bir parça koptu ve rüzgârla birlikte bilmediğim bir yere savruldu. Gözlerine bakıyordum, dimdik, en içine üstelik. Bakışlarımı ondan ayırdım ve kapıya doğru yöneldim.

‘’Açelya… Gitme, seni kırmak için söylemedim.’’ Yüzüne dönüp öfkeyle bağırmaya başladım.

‘’Ne için söyledin Karan, ona karşı duygular beslediğimi biliyordun, canımı yakmak için miydi?’’ Kapının tokmağına elimi yasladım ve derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım.

‘’Açelya, hayır, hayır… Açelya, annen de biliyor.’’ Kaşlarımı çatarak yeniden gözlerine çevirdim gözlerimi. Ağlamak üzereydim ve gözlerim dolmuştu. Ondan gizlemek için içeriye ilerledim ve tek çırpıda unuttuğu sweatshirt’ü ve zinciri eline tutuşturdum. Dış kapının önüne yürüyerek yumruğumu sıktım. Tam önümde durduğunda sertçe yutkundum. Yanaklarımdan süzülen yaş, boynuma doğru inerek yüzümü ıslatmaya başlamıştı bile. Gözleri o kadar merhamet doluydu ki, içim acıyordu. Bana nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi. Annem… Annemi nereden tanıyordu, neyi biliyordu. Titrek ve buruk bir sesle dudaklarımı araladım.

‘’Başından beri amacın buydu di mi?’’ Başımı yana yatırıp kuruyan dudaklarımı ıslattım. ‘’Beni kendine âşık edip canımı yakmaktı amacın.’’

‘’Bana âşık mı oldun?’’ dedi tek çırpıda, ağzımdan kaçanlar yüzünden yüzüm kızarmaya başlamıştı ve utanıyordum. Yüzünde gördüğüm tebessüm, beni şimdi daha da öfkelendirmişti.

Sustum. Arkasından dolanarak kapıyı açtım ve evden çıktım.

Yürüdüm, saatlerce yürüdüm. Döndüm, dolaştım ve en son Karan ile tanıştığım o metro istasyonuna geldim. Yeniden arızalanır mıydı? Binsem bir şey olur muydu, yine olamazdı. Bu kadar da lanetli olamazdım, her defasında bana mı denk gelecekti arıza?

Ellerimi kabanın cebinden çıkarttım ve gelmekte olan metronun esintisi ile irkildim. Hızla ilerleyen metro duracağı konuma varana kadar, görebildiğim tüm koltukları gördüm. Bugün her güne göre daha boştu ve rahatça oturacağım bir koltuk seçtim. İnsanların yüzlerini birkaç saniye inceleyerek çantamdan Gurur ve Önyargı’yı çıkarttım. Kaldığım sayfayı açtığımda sayfa arasına sıkıştırdığım mavi toka kucağıma doğru kaydı. Alıp bileğime takarak kaldığım cümleyi buldum ve okumaya başladım. "Hangi ressam o anlamlı gözlerin hakkını verebilir ki?"

Yaklaşık beş dakika kadar üzerimde bir bakış hissettim; bakmak istemedim. O baktıkça ben inat ediyordum. En son içimde öfke duygusu kabardığında başımı kaldırdım. Tahmin ettiğim gibi, oturduğumdan beri gözlerini üzerime diken kişiyi gördüm. Göz göze geldiğimizde gülümseyerek bakmaya devam etti. Durağa gelmek üzereydik, inip inmemeyi düşünüyordum ki kapılar açıldığında bileğindeki kırmızı ip bilekliğini çıkartarak bana uzattı. ‘’Kitabına ayraç yaparsın.’’ Bakakaldım. Durakta indi ve kapılar çoktan kapandı, metro harekete geçti. Bir süre yalnızca bilekliğe bakarak parmaklarımı ipin üzerinde gezdirdim. Kitabımın ayracı yoktu ve tokamı kullanıyordum. Almak da hiç aklıma gelmemişti. O her kimse bunu fark etmişti. Bilekliği sayfa arasına koyarak kitabı kapattım. Ellerimi cebime atıp birkaç saniye görebildiğim yüzünü anımsaya çalıştım. Kahverengi, dağınık saçları vardı. Alnından o kadar aşağı düşüyordu ki tıpkı bir kâkül gibi gözünün içine girmek üzereydi saç tutamları. Tahminimce benden uzundu, siyah bir gömlek ile pantolon giyinmişti ve elinde bir çanta vardı. Epey tanıdık gelmişti siması, daha önce de görmüş olabilir miydim? Diğer durakta indim. Olduğum yerde öylece kalmışken insanlar bana çarparak yanımdan geçmeye başlamıştı. Koluma çarpan biri canımı acıttığında avucumu koluma koyarak dudaklarımı birbirine bastırdım. Geriye birkaç adım attığım an sertçe bir şeye çarptım. Sol, yukarıya döndüğümde az önce durakta inen adam olduğunu gördüm. O bir durak önce inmemiş miydi? Ben gerçekten iyi değildim.

‘’Merhaba, canın acımadı umarım, benim hatamdı.’’ Kalın sesi, oldukça tuhafıma gitmişti. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra anca durumu algılayabildim.

‘’Yok, ben çarpmıştım da… Siz? İnmiştiniz?’’ Gülerek parmaklarını saçlarının arasından geçirdi.

‘’İnmiştim ama yanlış olduğunu algılayınca diğer vagondan yeniden bindim, görmediniz.’’ Alıktım. Kaşlarım çatık, algılarım kapalı şekilde onu dinliyordum; ama anlamıyordum. Evden hızla çıkışım duyduklarım ve bu kişi… Her şey karışmıştı. ‘’Sen iyi misin?’’

‘’Hıhı.’’ Mırıltısı çıktı dudaklarımdan.

‘’Uras.’’ Elini uzatarak gülümsediğinde elimi uzatarak sıktım.

‘’Açelya.’’

‘’Ne güzel bir adın var.’’

‘’Teşekkür ederim, Uras da fena değil,’’ dedim buruk bir gülümsemeyle. ‘’İyi günler.’’

Telefonum titrerken metrodan çıkmak için yürüyen merdivene binmiştim. Gelen bildirime baktığımda annemden uzunca bir mesaj olduğunu gördüm. İçimi bir korku kaplamıştı, hızla açarak okumaya başladım.

 

‘’Açelya’m…

Bunu sana ne zaman söylemem gerektiğini bilemedim. Her ‘yarın’ dediğimde, ertesi gün biraz daha uzaktı. Yutkunamadığım, yutkunmak istemediğim bir gerçekti ama artık susamayacağım. Artık senin her şeyi bilmen gerek. Gerçeklerin gölgesinde büyüdün. Hak etmediğin bir karanlıkta, olmayan bir kahramanın, olmayan bir masalın içinde…

O geceyi hatırlıyor musun? Evin içinde sadece kavga sesi değil, paramparça olan hayatlarımızın yankısı vardı. Kapı çarpıyordu, tabak kırılıyordu, biri bağırıyordu. Sen odanda kapını kapatmıştın, ben mutfakta ellerimle bardağa tutunuyordum… Ama aslında hiçbirimiz tutunamıyorduk. Ne hayata, ne birbirimize. Sadece düşüyorduk.

Abin...
O gece babanla tartıştı. Bu bir öfke patlamasıydı. Abin artık dayanamıyordu. Yıllardır içinde biriktirdiği o haksızlığa, o şiddete, o kirli düzene… En çok da babanın Pars’ın küçük kız kardeşine yaptığına. Bunu yeni öğrenmişti. Küçük bir kızın korkusunu, titreyen sesini duymuştu. Ve adaletin suskunluğuna artık tahammülü yoktu.

Odaya girdi. Elinde bir şey vardı… Neydi hatırlamıyorum, sadece ağırdı. Gözleri karanlıktı. Babana bağırdı. Baban güldü. Abin daha da delirdi. Sonra… O nesneyi babanın kafasına indirdi. Sert bir ses çıktı. Etin kemiğe çarpması gibi… Sonra sessizlik. Baban yere düştü. Hareketsizdi. Abin ona baktı. “Öldü…” dedi, çıktı evden.
Sadece kapıyı çekti ve gitti. Giderken bana bile bakmadı. O an ben hâlâ odanın dışında, mutfakla koridor arasında kalmıştım, ne yapacağımı bilemeden. Kalbim boğazımdaydı. Birkaç saniye geçti ya da dakika belki, bilmiyorum. Sonra başka bir ayak sesi duydum.

Pars.

Abinin en yakın dostu.

Sessizce, gölge gibi içeri süzüldü. Oda boştu. Sadece yerde yatan adam ve onun üstüne çökmüş ölüm kokusu vardı. Pars eğildi. Baban hâlâ yaşıyordu. Zayıf bir nefes vardı. Gözleri yarı açıktı. Pars bunu fark etti. Ve… Hiç düşünmeden, hiç tereddüt etmeden… Cebinden çıkardığı susturuculu silahı babana doğrulttu.
Ve tetiğe bastı.

Ben… Ben o an donmuştum. Pars dönüp beni gördü ve hiç panik yapmadı.
“Yardım edebilirim,” dedi. “Bu yük senin oğlunu yok eder; ama ben onu korurum. Bu iş üstüne kalmaz. Her şeyi ayarlayacağım.”

Ben… Seni düşündüm, Açelya. Oğlumu düşündüm. Kendi hayatımı değil, sadece sizi. Susmaya karar verdim. Sadece başımı eğdim ve Pars’a inandığımı gösterdim. İçimde… Her şey çığlık çığlığa yanıyordu.

O sırada geldi haber. Abinin cesedi bulunmuştu, intihar etmiş. Kimse onun niye intihar ettiğini bilmiyordu; ama ben biliyordum. O, baban öldü diye kendini öldürmüştü. Oysa… Senin babanı öldüren Pars’tı ve kahraman rolünü de Pars oynadı.

Biz iki cenaze kaldırdık. Sen bir caniyi, borçlu olduğunu sandığın bir adamı hayatına aldın. Ben buna izin verdim; çünkü içimdeki çöküntüde bir tek senin ışığın kalmıştı. Benim omuzlarımda çürümeye başladı artık bu yalan. Senin gerçeğini sana bırakıyorum.

Babanı Pars öldürdü.
Abini suçluluk öldürdü.
Beni ise, suskunluk.


İstersen bu mesajı sil, istersen beni hayatından çıkar. Senden sadece tek bir şey rica ediyorum… Karan’a inan. Ne olursa olsun. Karan’a inan; çünkü Karan senin yanındayken geçmişin gölgesi bile sana yaklaşamaz.’’

 

Öğle saatlerine doğru adliyeye gitmeye koyuldum. Sabah ki mesajdan sonra eve gidip boş boş duvarı incelemiş, bir şeyler atıştırıp hazırlanmaya koyulmuştum. Başsavcı ile görüşecek, göreve dönüp dönemeyeceğimi öğrenecektim. Bugün hava garipti. Ne güneş vardı ne karanlık. Araçtan indikten sonra derin bir nefes aldım. Gökyüzü, karar vermekten yorgun düşmüş bir renkle örtülmüştü. Gri.

Bir şeyleri sindiremiyordum, bu yüzden yoklarmış gibi davranmayı seçiyordum.

Adliyenin önüne geldiğimde durdum. Kaldırımdan merdivenlere uzanan birkaç basamak vardı ama bana koca bir dağın eteği gibi göründü. Ayaklarım beton gibiydi, yutkundum. Kafamın içinde tek bir cümle dönüp duruyordu. Maya dosyasında bana dair bir suç unsuru yok. Göreve döneceğim.
Bir meslek.
Bir itibar.
Belki kendime dönüş.
Dönüş sandığım yeni bir başlangıç.
Bir şeylerin kırık dökük hâliyle yeniden toplanması.

Adliyenin ağır döner kapısından geçerken içeriye adımımı atar atmaz karşılayan o metalik soğukluğu hissettim. İçerideki klimanın varlığıyla yüzüm serinledi. Yavaş yavaş ısınacaktı havalar, adliyenin ısındığı gibi. Burası insanı yutacak cinstendi.

Zemin mermeri parlak ve kaskatı gibi duruyordu. Üzerinde yankılanan her ayak sesi bir davanın yankısıydı. Sağa sola koşturan avukatlar, ellerinde dosyalarla bekleşen insanlar, sessizce ağlayan bir kadın ve tam karşıda, sırtını duvara dayamış sigarasız dudaklarını kemiren bir adam. Herkesin derdi vardı burada, herkesin bir savaşı.

Benim savaşım içimdeydi.

Koridorda ilerledikçe tanıdık suratlar belirip siliniyordu. Sanki gölge gibi geçiyorlardı yanımdan. Kimseyle göz göze gelmedim. Kimse bana adımı fısıldamadı ama duyuyordum; konuşulmayan cümleler boğazları tıkayan gerçek gibiydi. Efsa yoktu ortalıkta, şaşırdım.

Asansöre binmedim, son zamanlarda sıkça geçirdiğim panik ataklar yetmişti. Merdivenlere yöneldim ve basamakları ağır ağır çıktım. Her adımda dizlerimde bir titreme… Ama belli etmiyorum. Çene kilitli. Gözler net. Korkuya yer yok. Dördüncü kattaki o koyu, ceviz kapıya vardım. Üzerinde bir isim. Başsavcı Vildan Karaer. Duru bir yazı tipiyle yazılmıştı. Ne gösterişli ne mütevazı. Devletin yüzü gibi, duygusuz ama kesin.

Kapının önünde durdum. Ceketimin düğmesini ilikledim. Bir yudum daha hava aldım. Burnumun ucuna dek gelen keskin dezenfektan kokusu, adliyenin her odasında aynıydı.
Yavaşça tıkadım kapıyı, içeriden boğuk bir ses duyduğumda tokmağı çevirdim.

İçeri girdiğimde zaman büküldü sanki. Gözüm, karşıdaki koltukta oturan kişilere takıldı.

Pars karşımda duruyordu, yanında Liva. Biraz ilerde, pencerenin önünde dikilen adam ise Karan’dı.

Kapı hızla açıldığında içeri giren kişiye çevirdim bakışlarımı. O… O gelmişti.

‘’Kusura bakmayın başsavcım, gecikmedim umarım.’’

Kitabımın arasına bilekliğini bırakan, metroda kısa ama yakıcı bir bakışla zihnimi işgal eden o yabancı.
Uras.

Ciddi, net bir duruşu vardı ama beni fark ettiğinde gülümsedi. Olamaz, diye fısıldadım kendi kendime. Sesimi kendim bile duymamıştım. Burası ciddi bir yerdi, gülümseyemezdim.

Başsavcı ayağa kalktı. Sert ama kibar bir duruşu vardı. Yaklaşık ellilerinde, griye dönmüş kısa saçlar, tok bir ses tonu… Her harfi tartarak konuşuyordu. Bu adliyeye geleli iki yıl kadar olmuştu, devletin adamıydı ve bir cümlesiyle hayatlar değişirdi.

“Açelya Savcım, hoş geldiniz. Rica ederim, buyurun oturun.” Sessizce başımı sallayıp oturdum. O sırada sabah duyduğum adını yeniden duydum.
“Bu süreç boyunca devletimiz, olası bir ihtimale karşı size özel bir avukat tahsis etti. Tanışmanızı isterim, Avukat Uras Devrim.”

Uras.
Uras…
İçimden tuhaf bir ürperti yükseldi ama bunu dışa vurmadım. Hâlâ gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Bir yabancıydı ama… Birbirimizin varlığını sezmişiz gibi, anlatamıyordum.

Dikkatimi dağıtan başka bir şey vardı, Karan. Bakışlarını sertçe Uras’a dikmişti ve bir şey arar gibiydi. Bir anlık tanıma, evet… Karan, onu tanıyor muydu yoksa? Uras, onun varlığını yok sayar gibi, gözünü bile çevirmedi.

Başsavcı dosyayı açtı. Cümleleri yavaş yavaş aktı o odada. Kulağıma çarpan kelimeler, beklediğim ama yine de duyduğumda boğazımı düğümleyen cinstendi.

“Yürütülen soruşturma sonucunda, Maya dosyasına dair herhangi başka bir suç unsuru ya da şüphe teşkil edecek bilgiye rastlanmamıştır. Dolayısıyla, görevinize resmî olarak geri dönebilirsiniz Açelya Savcı.”

Sanki biri içimde yıllardır sıktığı bir ilmiği çözdü. Savaşın sonunda, kazandığını söyleseler bile kollarını kaldıramayan bir asker gibi hissettim. Herkes ayağa kalktı, ben de.

Odadan çıktığımda koridordaki hava daha bir değişikti. Daha kalabalık, daha sessiz, daha boğuk. Uras hemen ötemde hala bana bakıyordu. Yanıma yaklaştı.

“Tebrik ederim,” dedi, yumuşaktı sesi, dokunmadan dokunan bir ton.

“Teşekkür ederim.”

Tam sıyrılıp uzaklaşacaktım ki, koridorda Karan’ın sesi yankılandı. Bağırmıştı.

“Uras! Bekle.”

İkisi, koridorun biraz ötesine çekildi. Ben yürümeye devam ettim ama kulaklarım onlara dönüktü. Karan’ın sesi sertti. Gittikçe uzaklaşsam da koridorda yankılanıyordu yüksek sesleri ile kurduğu cümleler. Ne olmuştu da Karan, Uras’a bağırmıştı. Beni bu kadar düşünüyorsa neden sevincimi paylaşmadan ona gitmişti. Odada onu tanıdığını anlamıştım ama oturtamıyordum da. Kesik kesik duyuyordum onları.

“Açelya’ya sakın bir daha yaklaşma! Onu korumak benim görevim.’’

‘’Annene neler olduğunu hatırlamıyor musun, Karan?’’


Yüzümde bir gölge gibi gezindi o cümle. Ona yaklaşma. Onu ben korurum… Karan beni neyden koruyordu, benim bilmediğim neler vardı? Uras kimdi? Ve Karan… Neden? Annesi ne alakaydı.

Onu daha önce hiç bu kadar sinirli görmemiştim. Aksine, ne zaman üzgün ya da kırgın olsam orada belirmiş, iyi hissettirmişti. Acılarıma rağmen bana açmıştı kendini.

Koridorun sonundaki bankta yalnız başına oturan birini fark ettim, Pars. Liva yanında değildi ilk kez. Beni gördüğünde yarım bir tebessümle gözlerime baktı. Onunla göz göze gelmeyeli, birbirimize bakmayalı ne uzun zaman olmuştu. Son konuşmalarımızın hepsinde birer düşman, iki yabancıydık. Aklımda… Aklımda onun hakkında duyduğum iftira vardı. Evet, iftira. Pars, katil değil. Olamaz. Annem… Karan… Hepsi, hepsi yalancı. Ben Pars’a inanıyorum. O beni tanıdı, bana dokundu, beni öptü o. Yıllardır göğsümde taşıdım onu. Ne olursa olsun, kim ne derse desin ortada hiçbir kanıt yoktu. Her şey palavra, dedim kendi kendime. Karan bir yalancı.
İstemeden ona yaklaştım. Gözlerim doluydu, göreve geri dönebildiğimden ve… Ve onu özlediğimden. Tek gördüğüm her an, Liva ile ayrılmış olma ihtimali aklımdan geçiyordu. Karan ve Liva hayatımıza girmeden önce ne güzeldik, Pars. Aramıza girdiler, biliyorum tüm söylediklerin beni kendinden uzaklaştırmak içindi. Beni sevmişsindir…

“Tebrik ederim, göreve döndüğün için,” dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan. O çekmezse çekmezdim gözlerimi üstünden, belki bugün bir şeyler olabilirdi.

‘’Teşekkür ederim,’’ dedim oldukça naif bir tonda. ‘’Sen iyi misin?’’

Pars dudaklarını birbirine bastırdı, derin bir iç çekti ama hala gözleri gözlerimdeydi. ‘’İyiyim Açelya.’’

Dudaklarından duymamıştım adımı uzun zamandır, o söylediğinde adımı seviyordum. Bir an, sadece tek bir an… Öyle cesaretlendim ki ona doğru yaklaştım. Yavaşça yanına oturdum, epeyce dibine sokulmuştum. Artık ona dokunmak istiyordum. Belki her şeyi geride bırakıp onunla eskisi gibi devam ederdik, neden olamazdı ki.

‘’Affedemez mi, yani aşk… Bizi?’’ Yanaklarımdan süzülen gözyaşlarımı elimin tersiyle silerken Pars’ın donuk bir suratla baktığını gördüm. Az önce böyle bakmıyordu, geçmişimiz ya da bu cümleleri duyduğunda dünya üzerindeki en acımasız, en sert adama dönüşüyordu.

‘’Aşk her şeyi affeder ama ben sana hiç âşık olmadım Açelya,’’ dedi tek nefeste. Demiradam.

Gözyaşlarımı silmek için önüme döndüğümde kolonun ardından bize bakan Karan’ı gördüm. İçimde bir bardak kırılmış gibi cam kırıkları dolmuştu. Her biri organlarımı keserek ciğerlerimi kanata kanata aşağı iniyordu. Nefes almamı engellemişti.

Yutkunamadım.

Kocaman bir yumru ile kaldım öylece. Ayağa kalktım ve yaşların süzüldüğü gözlerimle son kez gözlerine baktım, öfkeyle.

‘’Babamı sen mi ö-‘’

‘’Karan’ın her dediğine inanıyor musun sen Açelya?’’ Ayağa kalktı ve artık ona başımı kaldırarak bakmam gerekiyordu. Boynundaki damarları fark ettim, öfkelendiğinde çıkardı hep. Hiç düşünmeden konuşmaya başlamıştı. ‘’O zaman şunu duyman gerektiğini düşünüyorum… Karan ve Liva… Yıllardır birlikteymiş, yeni ayrılmışlar.’’ Hızlı ama sinirli bir soluk verip ellerini yumruk yaparak üzerime yürüdü. ‘’O gece, 22 Haziran gecesi evinde olduğunu biliyordum. Ona Liva’ya bir daha yaklaşmaması gerektiğini söylemek için ordaydım… Artık gözünü aç, biz diye bir şey yok. Benim tek derdim, Liva.’’

 

 

Karan.

Telaş seslerini duyunca gözlerimi açtım. Oturduğum deniz kenarından kalktım ve arkama döndüm, gürültünün geldiği tarafa. Kaldırımın ucunda kanlar içinde yatan birini gördüm. Diğerleri sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki yerde kıvranan o beden hiç yaşamamış gibi sessizce uzaklaşıyordu. Gözlerinde aynı ifade, boşluk. Aynı maske: görmedim, duymadım, bilmiyorum. İnsanlar sever üç maymunu oynamayı.

Ben hariç herkes kaçıyordu oradan. Bense, ayaklarım sanki kendi irademe karşı koymuş gibi o kanlı bedene doğru yürüdüm. Adımlarım ağırdı, kalbim hızlı… Garip bir merak vardı içimde, ürpertici bir çekim. Yerde yatan genç adamın gözleri bana kilitlenmişti, açık ama donuk. Sanki bir perde çekilmişti aramıza; pırıl pırıl yaz göğünü kapatan, kalın, karanlık bir perde. Sarı saçları alnına yapışmış, sakalları daha yeni yeni çıkmaya başlamıştı. Konuşmaya çalışıyor ama ağzından çıkan tek şey beyaz köpükler oluyordu. Göğsü, göz alabildiğine kızıl… Sanki biri kırmızıya boyamış tüm hayatını.

Yanına çömeldim. Parmaklarım titreyerek gömleğini açtı. Kaburgalarının hemen altında, sol göğsünün kenarında bir delik. Bıçak, büyük ihtimalle akciğerini parçalamış, belki kalbine de ulaşmıştı. Yarası derin ve ölümcül, o da bunun farkında. Dudakları kıpırdıyor ama ses çıkmıyor. Sanki son sözlerini söylemek istiyor bana ama ben… Ben kulak kesilmedim. Sözlerinden ziyade ilgimi çeken, yarasıydı. Akan kan. Ben kanı bilirim. Onun dilini, dokusunu, sıcaklığını tanırım. Laboratuvarlarda parmaklarımın arasından sayısız tüp geçti. Her tonunu gördüm kırmızının. Santrifüjden çıkan serumun o altın rengine hayran kaldım. Hiçbir şey taze yaradan akan o yoğun, sıcak kana benzemez ve şimdi, o kan benim avuçlarıma akıyor. Bir nehir gibi. Tıpkı kutsal bir kaynaktan fışkıran su gibi. Elimi yaraya bastırdım. Sıvı, tenimi sardı. Ellerim kana bulanırken o zavallı çocuk gözlerime baktı. Belki de yardım ettiğimi sanıyordu. Ne ironik. Hayatı boyunca kimseden şefkat görmemiş biri için, böyle bir temas bile mucize gibi. Gözlerinde minnet vardı. Oysa ben... Ben sadece izliyordum. Arkamdan ayak sesleri geldi. Emirler, bağrışmalar. Bir kenara çekildim. Kalabalık uğulduyordu. Toz, ter, kan, küfür… Ölüm aleti hâlâ yerdeydi, bir şiş. Kan hâlâ parmaklarımın arasındaydı. O metalik ve yoğun kokuyu içime çektim. Yaşayan bir bedenin içinden sökülüp gelen bir sıvının kokusu. Göz ucuyla diğer insanlara baktım. Benden korkuyorlardı, gözlerinde görüyordum. Benim başka olduğumu biliyorlardı. Onların arasında bir yabancıydım, evet ama… Sadece onlardan değil, herkesten farklıydım. Bu dünyada benim gibisi yok sanıyorlardı.

Ben biliyorum. Bir yerlerde biri daha var. Tıpkı benim gibi, belki de benden bile beter ve biliyorum… O beni bekliyor.

Yeniden deniz kenarına döndüm ve cebimden zinciri çıkartıp parmaklarımdaki kanın ona bulaşmasına izin verdim. Gümüş renk, kırmızı ile boyanıp değişik bir renge bürünmüştü. Öfkeyle baktım, derin bir iç çekip avucumda yuvarladım ve denizin en uzak noktasına fırlattım.

Adliyede Pars ve Açelya’yı gördükten sonra öfkeyle oradan ayrılmıştım.

Uras… O neden gelmişti bilmiyordum ama eğer bir daha hayatımıza karışacak olursa… Onu öldürürdüm. Kendi ellerimle, acı çektirerek üstelik.

Açelya’ya kızamıyordum. En savunmasız anlarında dahi Pars’ı sayıklayarak kalbimi kırmasına rağmen, onu bırakamam. İnsan çocukluğunda nasıl bir ortamda büyürse normali odur. Konfor alanı, insanın normali ve normal hissettiği yerdir. Her zaman huzurlu ve iyi bir yer olmaz. Ailesiyle olan sağlıksız ilişkisi, onun tanıdığı bir cehennem.

Açelya’nın konfor alanı, acıları. Buna tutunmazsa nasıl yaşayacağını bilmiyor. Bildiği cehennem, bilmediği cennetten daha güvenli geliyor.

Şu an sıfırda. Adım atar da bir, iki, üç’e çıkarsa ve yeniden sıfıra inerse korkusundan adım atmaya cesareti yok. Mutluluğu tattıktan sonra yeniden üzülmekten korkuyor, acının içinden çıkamıyor.

‘’Acının içinden geçmezsen, dışına çıkamazsın,’’ der sevdiğim bir dizide. Elinden tutup iyileştireceğim onu.

Kaşlarımı, cebimi titreten telefon ile çattım. Ekranın parlaklığına gözlerim kamaşmıştı çünkü gözlerim kapalı, rüzgârın yüzüme vurmasını hissediyordum yarım saattir.

Bilinmeyen numaradan bir mesaj gelmişti.

“Derler ki, hiçbir mum yatsıya kadar yanmaz.

Kanadı kara, yarası sevda kuzgun;

Dudağından çıkanları duymazsan,

Aykırı sularda yitik vuslun.”

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ

2. BÖLÜM- KADEHİN DİBİNDEKİ GÜNAH

3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK