10. BÖLÜM- İÇİMDEKİ YANGIN
10. BÖLÜM- İÇİMDEKİ YANGIN
"Geride bıraktığım ne varsa kül.
Ateş benmişim demek ki!" -Friedrich Nietzsche
Karan,
küçük kızın elini tuttuğunda ellerinin ne kadar küçük, kemiksiz ve narin
olduğunu fark etti. Sanki bastığı her adımda kırılabilir bir cam parçasını
yürütüyordu yanında. Araba motorunun uğultusu sokakta yankılanırken sabahın
henüz tam açılmamış griliği İzmir’in üstüne sarkmıştı.
Açelya, savcılık kararıyla
uzaklaştırıldığından Karan teslim etmeliydi. Bu yüzden şimdi küçük kızı
götürüyordu. Emniyete girerken görevli memurlara durumu kısa bir özet geçti.
Kızı olay yerinden görmüştü. Orada kimse yoktu ve ona numarasını vermişti.
Akşamüstü teyzesi ile kızı eve göndermişlerdi; ancak bir nedenden ötürü teyzesi
gitmişti ve küçük kız Karan’ı aramıştı, yani Açelya’yı kurtardığı plan buydu.
Eğer kızı evlat edinecek kimse bulunamazsa, devlet tarafından bir yurda
yerleştirilecekti. Bu prosedürdü. Soğuk ve net.
Küçük kız, bir kadın polis eşliğinde
içeri götürüldü. Onu son görüşü, arkasından kapanan gri kapıydı. Karan
emniyetten çıkacakken ifade odasının önünden geçtiğini fark etti, içeride
maktulün eşi olmasına rağmen kapı aralıktı. Cam duvarın ardına geçerek içeri
girdiğinde kadın başını öne eğmiş, ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemiş
haldeydi. İtiraf ediyor olmalıydı.
"Onu seviyordum…" dedi ilk
cümlesinde; ama ardından gelen kelimeler, bu sevginin altını yakıyordu.
"Beni aldatıyordu. Yalnızca bir değil, birçok kadınla. Artık susmak
istemedim. O gece, kendimi durduramadım." Sesi düz, ifadesi boştu.
Gözlerinde gözyaşı yoktu. Sanki yıllardır beklediği o yargı, son nihayetini bulmuş gibiydi. Karan, katili idrak
edebilmişti; fakat kafasında hâlâ fotoğraf
vardı. O çerçevede, Liva vardı.
Cinayet mahallindeki o çerçevede, Liva gülümsüyordu. Başka çocuklar, başka
insanlar... Hayır. O gözleri, o saçları, o hafifçe sağa yatmış başı… Liva’yı
tanıyordu.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra cep
telefonunu çıkardı. Dosya memuruyla kısa bir konuşma yaptı.
“Liva…
Evet. Sabah buraya çağırılmasını istiyorum.’’
Emniyet binasının önünde hava artık
daha serindi. Açelya beton duvarın önüne yaslanmış, ellerini ceketinin
ceplerine sokmuştu. Resmi olarak ifade almaya yetkisi yoktu, içeri giremiyordu.
Yüzüne düşen saçlarını kulağının arkasına itti. Uzun zamandır bu kadar çaresiz
hissetmemişti. Kapıdan çıkan her görevli, her yüz, her hareket gözünde
büyüyordu. Tam o sırada, adımlarını tanıdığı biri yaklaştı.
"Burada ne yapıyorsun?" Pars’tı.
Siyah paltosunu omuzlarına savurmuş, yüzünde alayla karışık bir merak vardı. Açelya
gözlerini yere indirdi.
"Bekliyorum," dedi yalnızca. Pars,
birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından onun yanına geldi, aynı duvara yaslandı.
“Beklemek senin işin değil miydi zaten?
Hep bir şeyleri… Birilerini… Umarım her neyse, o şey seni bulur.” Açelya yüzünü
ona döndü. Pars’ın bakışları daha keskin, daha uzaktı bu kez; ama aralarında
hâlâ çözülememiş, hâlâ dokunulmamış bir mesele vardı. İkisi de bunun farkındaydı.
‘’Gördüm,’’ dedi gözlerinin içine tüm
ciddiyetiyle bakarken. ‘’Sana zambak getirdi, çok mu sevdin?’’ Açelya
bakışlarını ondan kaçırdı. Cebinden bir toka çıkarttı ve saçlarını örmeye
başladı.
‘’Seni
ilgilendiren şeylerle meşgul olsan?’’
‘’Senin en
sevdiğin çiçek papatya değil mi Açelya? Zambak neden getirmiş, senin hakkında
hiçbir şey bildiği yok. Vaktini harcıyorsun o adamla.’’ İç çekti Açelya. Saçlarını
daha hızlı örerek ucuna tokayı bağladı. Hala dimdik gözlerinin içine bakıyordu,
sanki seninle vaktim çok mu doluydu demek istiyordu. Onun yerine öfkelendi.
‘’Sürekli
papatya getirdiğin için onu sevdiğimi sanıyordun, bana bir kez bile en sevdiğim
çiçeği sormadın Pars.’’ Kırgınlığını belli etmemeye çalışsa da alnındaki
çizgileri görebiliyordu. Hiç bu kadar yabancı olmamışlardı birbirlerine, iki
birer yabancı.
‘’Yağmurlu
bir hafta sonuna benziyor gözlerin, öylesine sevinçli; ama kapalı demiştim
ya Açelya.’’ Dudaklarının kenarı hafifçe aşağı kıvrıldı.
‘’Sen de
elinde kupasıyla, camın ardından yağışını izleyen esas adam,’’ diye yıllar
önceki cümlesini tekrar etti Açelya. Bu hikâyede esas, onun için Pars’tı.
‘’Yalan
söyledim. Ben yağmuru çok severim, kalbini kırmak içindi.’’ Demiradamdı.
Kasları, kemikleri demirdendi. Hatta kalbi. Liva incinmesin diye pamuklara
saran, söz konusu Açelyayken elinden geleni ardına koymayan demiradam.
Tuğlalar,
sopalar asla kırmazdı Açelya’nın kalbini, yalnızca Pars’ın sözcükleriydi onu
yaralayan. Bir ona düşerken bir ona savunma kuramamıştı. Kırıcı cümlelerinin
çıktığı dudakları, büyük bir arzuyla öpmüştü bir zamanlar onu. Bakışlarının
deldiği gözlerinde sevgi taşıyordu ve öfkesinden sıktığı yumruk, saçlarının
arasında gezdirdiği parmaklarından bir bütündü.
Şubat yağmurusun sen. Öylesine soğuk,
öylesine delen.
Pars
öfkelenmişti, Açelya yine kırgın. Boğazını temizleyerek ellerini yeniden
cebine soktu. ‘’Dün gece gelmiş miydin?’’
‘’Seninle
ilgisi yoktu,’’ dedi Pars. Gözleri emniyetin kapısında onları izleyen Karan’a
takılmıştı, Açelya’nın onu görmesini istemiyordu. Gözlerinin içine bakarak
konuşmaya başladı, odağını kaybetmemek içindi hepsi.
‘’Benim
evimdi.’’
‘’Kapıyı
açan Karan’dı.’’ Sesi bağırıyor gibi iyice yükselmişti. Seslice iç geçirerek
nefes verdi.
‘’Derdin
Karan mı Pars?’’
‘’Derdim
Liva,’’ çıktı dudaklarından. Açelya’yı durdurmayı başardığı tek hamle buydu, zavallı
Pars. ‘’Hepsi bu kadardı… Şimdi git ve sevgilinle dedikodumu yap.’’ Olduğu
yerden kalktığında Karan’ın yanından geçerek emniyete girdi. Karan, dik
bakışlarını Pars’ın gözlerine çevirdi ve gözden kaybolana dek ona baktı. Yavaş
adımlarla Açelya’nın yanına yaklaştığında çatık kaşlarını fark etti.
‘’Açelya, ne
oldu?’’ Açelya ayağa kalkarak öfkeyle baktı.
‘’Bana yalan
söyledin… Oluşturmaya çalıştığın güveni tamamen yıktın.’’ Gidecekken Karan onun
bileğini tuttu.
‘’Sana yalan
söylemedim Açelya. Sana ne söyledi bilmiyorum ama… O gece tek derdi Liva’ydı.
Seninle gerçekten ilgisi yoktu. Bana değil, ona inandığın için teşekkür ederim…
Bitmiş bir ilişkiye. Sanırım hiçbir zaman bizim bir ihtimalimiz
olmayacak.’’ Sinirliydi fakat Açelya’yı kırmaktan çekiniyordu. Sustu, birkaç
dakikanın ardından sessizliği yeniden bozdu. ‘’Küçük kızı teslim ettim. Ya
evlat edinecek bir aileye ya da yurda yerleştirilecek. Kızın annesi her şeyi
itiraf etmiş. Katilmiş. Liva için de ifade alınmasını istediğimi bildirdim. İyi
akşamlar sana.’’ Karan gidecekken Açelya onu durdurdu.
‘’Karan,
sana söyledim. Biliyorsun.’’
‘’Bana
söyledin, evet. Hislerim var dedin, beklerim dedim. Ne zaman biteceğini
kestiremedin, vazgeçmem dedim. Sen işler sarpa sardığı ilk an, hep ona
gideceksin anladım bunu. Yıllarca yanında olmasın, bir gün çıkıp gelsin onun
ağzından çıkanlara inanacaksın.’’ Sesi düz bir tondaydı. Kalbi kırıktı ama
kırmaktan çekiniyordu. Söylediği her sözü tartıp öyle söylüyordu. ‘’Güven kıran
kişi ben değilim, sensin. Düzlükte yanımda olup ufacık sorunda başkasına
inandığın için en çokta…’’ Yutkundu ve araca doğru ilerleyip gözden kayboldu. Açelya
onu kırdığının da haksızlık ettiğinin de farkındaydı; ama engel olamıyordu. Pars,
zaafıydı. En zayıf olduğu noktası.
Ofisin içi,
bir cehennem kadar ağırdı. Hava, gece boyunca yoğun bir buhar gibi içeri
sinmişti; neredeyse duvarlar bile terliyordu. Pars’ın odasında klima yoktu ve
bütün gece sıcaklığa inat pencereleri sıkıca kapalı tutarak oturmuştu. Buharlaşmaya
mı hazırlanıyor, diye geçirdi içinden Liva. Onu alnından süzülen ter
damlalarıyla parlayan, dışarıdaki serinliği özleyen ama o havayla birlikte
içeri sızabilecek başka şeylerden korkan biri olarak hayal ediyordu. Camın
önünden her geçişinde bir an duraklıyor, ışıklı çerçevenin önünde oyalanıyordu.
Sonra bir şey değişiyordu. Perdeler birden açılıyor, eli kararlı bir hareketle
pencerenin sürgüsüne uzanıyordu. Cam yukarı kayıyor, Pars serin havayı aç bir
çocuk gibi içine çekiyordu. En sonunda, sıcağa teslim olmuştu. Sabahın erken
saatlerinde ve akşamüstü epey serinken öğle yarılarında sıcacıktı, özellikle
Pars’ın ofisi… Güneş kadar hem de.
Masanın
üzeri karma karışıktı; fakat Pars hâlâ tüm bu ortak dosyaların katiline dair
elle tutulur bir ipucu bulamamıştı. Soruşturma karmaşıktı, hem de fazlasıyla.
Dört gün önce yerel küçük gazetenin ilk sayfasındaki başlık, ‘Mavi, yine
kesiyor.’ du. Gazeteciler sayesinde tüm medya, katile takma isim bulmuştu.
İşin ilginç yanı, polisler de bu lakabı kullanmaya başlamışlardı: Mavi.
Çizdiği mavi
balık, ona Mavi demeyi gerektirmiş olmalıydı. Tanrım, ya ipte yürüyüp
yükselecekti ya da layığını bulup burnunun üzerine çakılacaktı. Yıllar önce
Nida Emirel’in dairesine ilk adım attığında, bu vakanın onun meslek hayatındaki
kırılma noktası olacağını anlamıştı. Şimdi tüm bu karmaşanın ortasında bir kez
daha kendini kanıtlama baskısıyla sarsılıyordu.
‘’Sabah
ifadeye girecekmişim,’’ dedi narin, ince bir sesle Liva. Yavaş adımlar atarak
koltuğa yanaştı ve tek hamlede Pars’ın kucağına oturdu. ‘’Ah, ne kadar
terlemişsin.’’ Pars, gülümseyerek Liva’nın beline sardı ellerini.
‘’Ne
ifadesi?’’
‘’Bunu sabah
anlatsam…’’ Dudakları Pars’ın dudaklarını bulduğunda kucağına iyice yerleşerek
ellerini ensesine yerleştirdi. ‘’Terliyken bile nasıl bu kadar çekicisin… Sana
bayılıyorum.’’
‘’Annem rahatsızlandı, özür dilerim Açelya.
Doğum günün kutlu olsun canım dostum, bunu telafi edeceğim.’’ (04.17)
Açelya
mesajı okuyarak bir içki daha istedi. Buraya geldiğinden beri içtiği dokuzuncu
kadehti. Başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Mesaj Leyla’dan gelmişti. Ne hoş,
doğum gününü bir mekânda, tek başına içerek geçirmişti. Karan’ı bile isteye
kendi elleriyle itmişti. Yalnız kalmak istemiyordu ve oraya oturduğundan beri
gözlerini üstünden ayırmayan adama bakmaya başladı. Üstündeki ceketi çıkartarak
yanına koydu. Saati bir kez daha kontrol ederken kolunda bir el hissetti.
‘’Eşlik
edebilir miyim?’’ Açelya başını salladı. ‘’Sizin gibi birinin nasıl yalnız
oturduğunu merak ediyorum,’’ dedi adam.
‘’Üstelik
doğum günümde,’’ diye devam ettirdi Açelya, kırgındı. Kadehten bir yudum daha
aldı. ‘’Siz? Yalnız mıydınız?’’
‘’Evet,
buraya adım attığımdan beri sizden gözlerimi alamadım.’’ Açelya adamı
incelemeye başladı. Siyah saçları vardı ve yine siyah gözleri. Karan’a benziyordu.
Neydi bu, vicdan azabı mı çekiyordu kırdığı için?
Adam siyah
bir gömlek, siyah bir kumaş pantolon giymişti. Oldukça hoş görünümlü, yapılı
bir adamdı. Muhtemelen Açelya ile aralarında beş altı yaş kadar fark vardı.
‘’Adın ne?’’
dedi Açelya gülümseyerek.
‘’Sancar,
sizin?’’
‘’Açelya.’’
Birbirlerine gülümsediler. Açelya kadehi kafasına dikti ve tüm şarabı bitirdi.
‘’Dans
edelim mi?’’ diye sordu Sancar. Orada gördüğü tüm kadınlar, birbirinin
aynısıydı. Hepsi aynı görünüşe sahip kişilerdi. Açelya doğaldı. Makyaj, süs,
kasıntı yoktu. Yalnızca duygularından ibaretti ve ona göre şekilleniyordu. Bu
erkeklerin ilgisini çekmeye fazlaca yetiyordu.
Adam elini
uzattığında Açelya parmaklarını adamın avucuna koydu. Dansa kalktıklarında hareketli
bir yabancı parça çalıyordu. Çok geçmedi, dengesini kaybetti ve yere düşüyordu.
O an belinden yakalayan kişi Sancar değil, Karan’dı.
‘’Senin… Ne
işin var burada?’’ dedi Açelya hızlı nefesler alarak.
‘’Seni doğum
gününde yalnız bırakacağımı mı sandın? Tüm gece seni izliyordum.’’ Elleri
sıkıca Açelya’nın belini kavrarken birbirlerine çok yakınlardı. Sancar onları
öyle görünce hiçbir şey demeden ilerledi. Ya çok efendiydi, ya da Karan’dan
korkmuştu; çünkü Karan’ın hemen belinde bir silah vardı. ‘’Artık uyuman
gerekiyor.’’ Açelya kıkırdamaya başladığında kalkmış, yeniden yerine
ilerlemişti.
‘’Tamam
babacığım,’’ dedi ancak saniyeler içinde söylediği şeyi idrak etti ve suratı
düştü. Babası onun uykusuyla hiç ilgilenmemişti ki.
Karan, Açelya’yı
evine bırakacakken Açelya çoktan araçta uyuyakalmıştı. Karan onun evine
geldiğinde arabadan inerek kapısını açtı. Bir elini sırtından diğer elini ise
bacaklarının altından geçirerek kucağına aldı ve aracın kapısını ayağıyla
kapattı. Güç bela eve girdiğinde yavaşça yatağına yatırdı, hala uyanmamıştı.
Karan öylece onu izledi, dupduruydu. Açelya’nın telefonunun ekranı
aydınlandığında hiç ses çıkmamıştı, muhtemelen sessizde olmalıydı. Karan fark
ederek ekrandaki bildirime baktı.
Annem
kişisinden bir yeni mesaj.
‘’İyi ki doğdun Açelya’m. Endişelenmeni
istemedim yavrum, biraz üşütmüşüm anca yazabildim. Öpüyorum gözlerinden
kızım.’’ (05.40)
Annesi neden
bu saatte uyanıktı, kadını uyutmayan şey de neydi? Üşüttüğü için mi gerçekten.
Karan, Açelya’nın
yatağının üstüne yapıştırdığı o küçük notu okudu ve gülümsedi. Sonra Açelya’nın
üstünü örterek saçlarına küçük bir öpücük kondurup odadan çıktı.
Saat 09.45.
Gözkapaklarını
aralamadan önce bile sabahın soğukluğunu hissetti Liva. Odanın içi sessizdi,
perdelerin arasından süzülen solgun gün ışığı duvarlarda belirsiz desenler
çiziyordu. Gözlerini açtığında zamanın ne kadar geçtiğini kestiremedi. Boğazı
kurumuştu, geceden kalma bir ağırlık bedenine çökmüş gibiydi ama zihni garip
şekilde berraktı. Yatakta doğrulduğunda uzun saçları omzuna döküldü. Sessizce
ayağa kalktı.
Hazırlanırken
içindeki huzursuzluk büyümeye başladı. Sanki gideceği yer sadece emniyet binası
değil, geçmişinin karanlık bir uzantısıydı. Aynaya baktı, yüzündeki şişliği
elleriyle yokladı. Aynadaki yansımasına yabancı gibi hissetti kendini. Sanki
bir yabancının suçunu taşıyormuş gibi.
Kapıdan
çıktığında hava serin, gökyüzü hala griydi. İfade saatine henüz vardı ve
ayakları onu deniz kenarına götürmüştü. Su, mavi, balıklar… Olduğu yere
bağdaş kurdu ve denizdeki dalgalara takıldı gözleri. Kalbi ise balığına.
İçerisinde not
bulunan bir dilek şişesi kıyıdaki sert kayalardan birine çarpmıştı o an. Artık
parçalanmıştı fakat bu parçaların dökülmesi için bir darbeye daha ihtiyacı vardı.
Dalgalar seyreldi, şişenin akışı gittikçe yavaşladı ve sonunda minik bir çarpma
daha meydana geldi. Kırıldığı kısımdan şişeye alabildiğine su girdi. Tüm notlar
ıslandı. Kâğıttaki yazılar suyla birlikte dağıldı. İlk halinden çok daha farklı
bir şişeye dönüşmüştü. İçinde anı olmayan, ıslak, kırılmış bir şişe. Belli ki
yıllardır savruluyordu denizin ortasında, tıpkı köksüz nilüferler gibi.
Sonunda bir kayaya daha çarptı ve parçalanan tüm parçalar tuzla buz olup
denizin dibine doğru inmeye başladı. Şişe yok oldu. Ortada çırılçıplak bir
hiçlik kalmıştı.
‘’Su kötüdür,’’
dedi Liva bu yüzden. ‘’Hani su onarırdı, bak öldürdü işte.’’ Oysa bir an
gelmişti ve o, yağmurlu havalarda yürümekten hoşlanmaya başlamıştı; şemsiyesiz,
sırılsıklam.
Liva’nın
balığını öldürmüşlerdi. Yurtta, onu evlat edindikten sonra yeniden bırakan aile
yüzündendi. Onlar yüzünden yeniden dönmüştü o çöplüğe, onu orada sevmiyordu
diğer kızlar. Yeniden nefret etti insanlardan, sudan ve kendinden.
Yerden
kalktı ve yola koyuldu, her şeyi anlatmak için. Artık üstündeki suçlamalardan
bıkmıştı. Son kez ifade vermeyi umarak… Yürüdü.
Emniyete
vardığında koridorlar tanıdık bir telaşla doluydu. Herkesin bir yere yetişmesi
gerekiyordu ama kimse gerçekte nereye gittiğini bilmiyor gibiydi. Liva, bir
memurun eşliğinde küçük, penceresiz bir odaya alındı. Sorgu odası soğuktu;
içerideki sandalye bile gıcırdayarak konuşuyordu.
Pars
oradaydı, masanın başında ellerini birleştirmiş, gözlerini kısmış, Liva'yı
inceliyordu. Yanında sessizce bekleyen Karan vardı, sakin ama tetikte. Hiçbir
duygusunu belli etmiyordu; ama gözleri ifadenin her kelimesine, her titrek
nefesine dikkat kesilmişti.
‘’O aile, beni evlat edinmişti,’’ diyerek
başladı sözlerine. ‘’Çok geçmedi, beni yeniden yurda bıraktılar.’’ Fotoğraf
karesiyle yüzleştiğinde kalbi tekledi. ‘’Çisem yani o kadının, çocuğu
olmuyordu. Beni almışlardı işte… Onları konuşurken duymuştum eşiyle. Beni neden
aldıklarını öğrendiğimde üzülmüştüm; ama artık bir ailem vardı, umursamadım.
Benim bildiğimi hiçbir zaman öğrenmediler. Sonra çocuğuna gebe kaldı, beni
gönderdiler.’’ Liva konuşmaya başladığında sesi zayıftı; ama anlatmaya devam
ettikçe geçmişin puslu anıları odanın duvarlarına çarpıp geri dönmeye başladı. ‘’Onlara
gitmeden önce son bir şey söylemiştim… Eğer bebekleri kız olursa, adını Açelya
koymalarını istemiştim… Hepsi bu.’’
Her
şey, o gece yarısı bir balığın ölümüyle başladı. Ona mezar olan su, Açelya’ya
nefes oldu. Açelya doğdu. Balık öldü.
Balığın
katili, Açelya.
Hayatla ölüm, birbirine dokundu.
İfade
bittiğinde odada tuhaf bir sessizlik oldu. Pars dosyaları kapattı, gözlüğünü
çıkardı, alnını ovuşturdu. Karan ayağa kalktı. Oda onu biraz daha eski, biraz
daha yorgun bırakmış gibiydi. Liva’ya kısa bir bakış attı ama tek kelime
etmeden çıktı.
Açelya hâlâ
uykudaydı. Başucundaki bardağın dibine, suyun buğusu inmişti. Geceden kalma bir
yorgunluk, başının içinde at koşturuyordu. Kapı sesiyle irkildi. Kendini
zorlayarak yataktan kalktı ve salona ilerleyerek kapıyı açtı.
Karan, Açelya’nın
yeni uyandığını fark ettiğinde gülümsedi. Dargın, kırgın da olsa ona
yeniliyordu. Sessizce içeri girdi, gözlerini açmaya çalışan Açelya’nın
arkasından yavaşça ilerledi. Açelya perdeyi yavaşça araladı ve ışığın içeri
girmesine izin verdi. Gözlerini açtı, Karan’ın yüzüne baktı.
“İfade
verildi mi?” diye sordu uykulu bir sesle. Karan yatağın ucuna oturdu. Birkaç
saniye sustu. Sonra gözlerini yere indirerek boğazını temizledi.
“Bu aile,
Liva’yı evlat edinmiş; ama sonra geri yurda bırakmış, tüm olay bu.’’ Açelya
başını yastığa geri bıraktı. Gözlerini kapattı ve sesli bir iç geçirdi.
“Bu Liva… Ne
tuhaf bir kadın,” dedi kısık bir sesle. ‘’Her taşın altından çıkıyor, üstelik
şüpheli olarak; ama bir şekilde sıyırmayı biliyor.’’ Karan cevap vermedi. Cevabı
belliydi.
Sonra
yalnızca sustular. Herkesin biraz eksildiği, biraz daha yandığı bir sabah...
Güneşin yakması ile birkaç dakika sonra yataktan kalktı Açelya. Karan’ın
gözleri üstündeydi.
‘’Sen beni
mi izliyorsun?’’
‘’Sana bozuk
makinenle kahve yapayım mı?’’ dedi gülerek, lafı çevirmeye çalışıyordu.
‘’Yap.’’
Gülümsedi Açelya, komiğine gitmişti ve tatlı bulmuştu. Oysa kafasında Liva dönüyordu.
Bu kadar hedef gösterilip her seferinde suçsuz çıkmak… Gerçekten bu ne
tesadüftü. İçinden bir ses yalnızca tesadüf olduğuna inanıyordu; ama diğer ses
Liva’nın kötü biri çıkması için yalvarıyor gibiydi. Pars’a, bak seçimin
yanlış, ben ondan daha iyiydim cümlesini kurabilmek için gibiydi hepsi.
Bunları sesli olarak ifade edemiyordu kendisine.
Karan odadan
çıktığında, Açelya banyoya ilerledi ve aynaya baktı. Bulunduğu her ortama uyum
sağladı. Orada, burada, şu yönde, şimdi. Kendinden verdi; insanları memnun
etmek uğruna. Eline lazım olan tek öge aynaydı. Dönüp kendisi için
çabalamamıştı. Mutlu değildi. O kadar başkasına vermişti ki onlardan alması
gerekeni görmemişti. Saçlarına dokundu, gözlerini kendi bedeninde gezdirdi.
Dudakları, yanakları, elleri o kadar farklıydı ki. Gözleri doldu, kendini
tanımadığından da değil, tanıyamadığından. En son ne zaman kendini düşünmüştü
hatırlamıyordu. Açelya kim? dedi aynaya karşı. O ne ister ne sever
bilmiyorum. Krem dahi sürmediği nasırlaşmış ellerine baktı. En son sürdüğü
ojenin her yeri çıkmış, artık tırnakları iğrenç durmaya başlamıştı. Pars
için sürdüğü oje… Kendine bile kök salamamıştı. Tıpkı nilüferler gibi. Suda
yaşayan, kökü olmadığından rüzgâr nereye eserse, dalga nereye akarsa oraya
savrulan, köksüz su bitkileri. Geceleri bilmediği bir yere gitmekten korkan,
ürkek nilüfer. Ait olduğu yeri bulamadı. Bir gün eğer bilmeden beklediği bir
şey onu bulursa onu beklediğini kendi bile bilmeyen Açelya, haliyle onu
beklediğini de belli edemeyecekti. Babasının ölümünden sonra kendisine bir
hayat ağacı kolyesi aldı. Sanki her şeye rağmen o onun babasıydı ve köklerini
kaybetmiş gibi hissediyordu. Bunu bir kolye ile karşılamak istedi. Kalbini
köksüz nilüferler, boynunu hayat ağacı kolyesi sardı. Kök salamamışken kök
oluşturmak istedi. Varmış gibi davrandı. Kendiyle çelişti, zıtlıklarıyla.
Ağacın her yaprağı belki çok küçükken ki bir başarısını, yaşadığı bir zorluğu
taşıyordu. Onları boynunda taşıyarak inanmak istedi. Kendini kabullenmek,
benliğini onaylamak istedi. Boynundaki beni, ince telli saçlarını, ameliyat
izini, yaralarını, sevgiyi, saygıyı, güveni kabullenmek istedi. Varlığını artık
inkâr etmek istemiyordu. Artık o köksüz nilüferi göğüs kafesine demirlemek
istiyordu. Siyah ve beyaz ya da aydınlık ve karanlık gibi iki zıttın bir arada
nefes alabilmesi gibi. Kendine rağmen kendine tutunmak istiyordu. Bir kâğıt
alıp yazmak istedi. Satırlarca, sayfalarca kendini anlatmak istedi. Eninde
sonunda kendi içine sığmak istedi, sığamazken satırlara. Hislerinin girdabından
yüzeye çıkamadı. Su boyunu aşmış onu boğuyordu ve o yüzme bilmiyordu.
Kımıldamıyordu. İnsan birinden sevgi görmek için o kişiyi yakabiliyor. İnsan
kendini sevmediğinde kendini de yakabilir. Bazı zıtlıklar birbirini aynı esnada
hem itip hem çekebilir. Kolay ve zor. Kısa ve uzun. Beyaz ve siyah. Kalp ve
mantık. Su ve ateş. İçinde olmayan şiiri bulamazsın sonuçta, değil mi.
Kafandaki insanlar, bambaşka yaşamlar, parmak ucundan beynin en ucuna dek
yazılmayı bekleyen romanlar kemiriyor iç organları. İnsan kendini Nietzsche
gibi bulmamalı sonunda. Hayatı boyunca merhameti yadsıyan ama sokakta
kırbaçlanan bir at gördüğünde ona sarılıp ağlayan bir adam gibi. Ya da daima
köklerinizi reddedin diye haykırıp doğduğu yer ile öldüğü yer arasında yalnızca
otuz metre kadar mesafe olması, onun yine başladığı yere geri dönmesi çelişir.
Kendiyle savaşır. Kendine doğru kanat çırpar. Gün içinde yaşadığı herhangi bir
duygu gece başını yastığa koyduğunda onu uyutmaktan alıkoyar. Akşamında
aspiratör ışığı eşliğinde bir günce yazsa dahi o ışığı kapatınca o his kendini
yineler. Olabilir, insan bazen duygu yoğunluğundan durabilir. Yolun başı,
ortası veya ucu, hangisi olursa olsun kendini seçersin. Ama çok geç diyenlere
en azından kendimi seçtim dersin. Kendimi oluşturuyorum. Kendi kendimin ebeveyni
oluyorum.
Açelya yüzünü
yıkayarak nemlendiricisini, güneş kremini sürdü güzelce. Emilmesini beklerken
odasına yeniden döndü, güneşliği çekip ışığı engelledi ve günlüğünü alarak yazmaya
başladı.
Bir tablo çiziyorum, kendi
sözcüklerimle. Kelimelerin ressamı gibi bir kavram oluşturuyorum. Parmaklarımın
arasında ne fırçam var ne boyam. Yalnız ben ve kalemim. Sonuçta ressam olmak
için sadece resim çizmek gerekmez değil mi, bazen paragraflar yazarak göğüs
kafesine dokunduğun insanların ressamı olursun.
Nereden başlamam gerektiğini
bilmiyorum. Çok korkuyorum. Başlamaktan korkuyorum. Ben Açelya, yani bana bu
ismi vermişler. Yirmi yedi yaşımın başında, kalbim paramparça haldeyim. Yazı
nasıl gelişirse öyle aktarmayı seçiyorum. Yazmaya bayılıyorum ve bence bu benim
hayatımda yaptığım en iyi ikinci şey, bence birincisi savcılık. Led ışıklara ve
mumlara bayılıyorum ayrıca masama yarısına kadar su koyduğum vazoyla çiçek
koymaya da. Siyah tel panom, hiç izlemeyeceğim ama izleyecekmiş gibi not
aldığım filmler, dizilerle dolu. Okumayacağımı bildiğim halde isimlerini
karaladığım kitaplar da. Çikolatalı eklere takıntılıyım, haşlanmış yumurtanın
kokusundan nefret ederim ve makarnanın her çeşidine bayılırım. Dünyanın en
güzel ama en saçma yemeği olduğunu da bile bile. Ben yaparım hep böyle şeyleri.
Bazı şeyleri bile bile devam ettiririm, bana zarar veriyor olsa da. Ya engel
olamadığımdan ya da olmak istemediğimdendir. Çocukluğumda parmaklıklı bir
penceremiz vardı. Oraya oturur saatlerce sokağı izlerdim; çünkü orada bir kıza
beraber oyun oynamayı teklif etmiştim ve o beni istememişti. O gün çok
özgüvenim kırılmıştı. Sanırım ilk tam anlamıyla o gün içime kapandım. Beni
neden istemediği hakkında hala bir fikrim yok, muhtemelen sürtüğün tekiydi.
Kendisine bir arkadaş grubu kurmuştu ve her gün saklambaç oynuyorlardı.
Annemler bana nasıl hissettiğimi sormak yerine neden o kızların oyununa
katılmadığımı soruyordu. Kaç yaşında olduğumu hatırlamadığım ama hala küçük
olduğum bir yaştayken oturduğumuz sokaktan taşındık.
Bir kez pencerenin demirine kafam
sıkışmıştı ve ben babamdan korktuğum için ona söylemeden çıkartmaya
çalışmıştım, canım çok yanmıştı ama onun kızmasından daha iyi bir seçenekti.
Yeniden o ana dönmüş olsam yine söylemeden kafamı acıtarak çıkartırdım.
Babamı kaybettiğimde, yas sürecini
sanki onu hiç kaybetmemişim gibi reddetmeyi seçtim. Başından beri, sanki hala
hayatımdaymış gibi devam ettim ama durdum. Ben bir yerde durdum. Dur. Ne
yapıyorsun. Acıyla dolup taşıyorsun. Sen harabesin. Hayatım boyunca buzdan bir
surat ve susmak bilmeyen bir zihinleydim. Bazen çok şey kazandırdı bana,
hislerimi suratıma yansıtmayışımdan hiçbir zaman tam olarak ne hissettiğim
anlaşılmadı. Kapalı bir kutuyum ve bir anahtarım yok. Yalan geri dönüşü olmayan
bir çizgidir. Bir defa yapan bir daha yapar, şaşmaz. Bana ne zaman birinin
sahte davrandığını görsem onlara sahte sıcaklığımı kullanarak hakkımdaki kötü
düşüncelerinden utandırırım ama aslında bende ona karşı sahteyimdir. Herkes her
şeyi yapar. Herkes gider. Herkes yarı yolda bırakır. Herkesin içinde kötülük
vardır.
İçimdeki yangın beni yok eden bir halde
yanmaya devam ediyor. Su dökemiyorum, olmuyor. Her şeye yetişen ellerim kendime
yetişmiyor işte. Her şeyi duyan kulaklarım göğüs kafesimdeki enkazın sesini
işitmiyor.
Belki de kimsenin fark etmediği bir
cümlede intihar ettim.
Teşekkür ederim.
Kapı
gıcırdamadan açıldığında kalemi masaya bırakıp günlüğünü kapattı Açelya. Önce
Karan’ı duydu, sonra odaya yayılan kahve kokusunu. Elinde mavi, seramik bir
kupa tutuyordu uzun ve kalın parmaklarıyla. Yavaşça Açelya’ya uzatıp yanına
oturdu.
‘’Böldüm mü?
Kusura bakma.’’
‘’Yok,
bitmişti zaten,’’ dedi gülümseyerek.
‘’Hep yazar
mısın böyle?’’ Açelya onaylarcasına başını salladığında birbirlerine güldüler.
‘’Çok güzel bir alışkanlık. Günlük dışında bir şeyler yazıyorsan okurum, kitap
falan yazıyor musun?’’
‘’Yazdıklarım
oldu, küçükken çok severdim ama hevesim kırıldı. Babam ne kadar gereksiz
olduğunu söylemişti bir kez, baya kızmıştı. Sanırım ilk o gün bıraktım.’’ Karan
duraksadı.
‘’Konu ailen
olduğunda haddimi aşmamak için yorum yapmamayı tercih ediyorum. Sadece, bir şey
merak ediyorum Açelya. Baban… Nasıl öldü?’’ Açelya’nın yatağı pencerenin hemen
önünde olduğundan camı açarak temiz havanın içeri girmesine müsaade etti.
Rüzgâr ile dudağının arasına kaçan saç telini çıkarttı ve yutkundu.
‘’Abim işte…
Geçen gün demişlerdi.’’ Karan, o günü hatırladı. Pars’ın, abin katil,
dediği günü, şimdi hepsi daha netti.
Açelya’ya
doğru yaklaştı ve elini onun elinin üstüne yerleştirdi. Avucunun sıcaklığı Açelya’ya
iyi hissettirmişti. Kafasını kaldırdı ve Açelya’nın gözlerinin içine baktı.
‘’Açelya…’’
dedi ve durdu. Dilinin altında bir şey sakladığı belliydi.
‘’Ne oldu?’’
‘’Abin… Abin
katil değil. Babanı abin öldürmedi.’’
‘’Ne?’’
Kaşları çatılmıştı ve Karan’ın söylediklerini anlayamıyordu. Elini onun elinden
çekti ve öfkeyle baktı. Karan ise tüm ciddiyetiyle Açelya’nın gözlerinin içine
baktı ve dudaklarından yalnızca bir cümle döküldü.
‘’Pars senin
tanıdığın kadar masum değil Açelya’m... O bir cinayet işledi… Babanı… Pars
öldürdü…’’