3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK
3. BÖLÜM-
SULAR HALA BULANIK
"Siz istediğiniz kadar onarmaya çalışın, çatlak yine çatlaktır…" -Mahatma Gandhi
"Bu
işle Mavi ilgilenecek. Biliyorsun, sarışınları sever. Bu yüzden bu işe
girişti." Maya hafifçe gülümsemeyi başardı. Telefonun sesini açarak
duyulmasını sağladı.
"Belki
benim için de iyi bir iş bulabilir. Sektöre girmek çok zor." Mavi onu
uzaklaştırmak zorundaydı. Odanın öbür ucundaki valizi işaret ederek aramayı
kapatması gerektiğini anlattı.
"Direkt
para istemez misin Maya?" Maya valize yaklaşıp fermuarını yavaşça açtı.
İçinde düzgün desteler halinde sıralanmış bir yığın Türk Lirası vardı. 500
Milyon; bu, genç bir kadına yeter ve artardı. Bugünlerde insanları satın almak
ne kadar kolay, diye düşündü Mavi. Dünyada artık her ilişki menfaat üzerine
kuruluydu. Her şeyinizi takas edebilirdiniz, tam anlamıyla her şeyi. Bir sandık
altını, lüks bir üniteyi, bedenlerini... Küçükten büyüğe. Bulup çıkaracak
yeteneği olanlar için fırsat, her yerdeydi. Maya paraya bakarak dikiliyordu ama
gözlerindeki sevinç dolu bir bakış değildi. Bu, daha çok tiksinti dolu bir
bakıştı. Fermuarı çekti ve başı öne eğik bir halde durdu. Mavi, parmaklarını
Maya'nın sarı saçlarının arasından geçirdi. Susturuculu otomatiğin namlusunu
kaldırdı ve beynine iki kurşun sıktı. Kan ve beyin parçaları karşıdaki duvara
sıçradı. Maya düşerken sandalyeyi devirerek yüzüstü yere yığıldı. Valiz
gürültüyle halının üstüne düştü. Mavi, valizi kan birikintisi ulaşmadan
kaldırdı. Kenarına insan dokuları bulaşmıştı. Banyoya ilerledi; üstündeki lekeleri
önce tuvalet kâğıdıyla sildi, sonrasında suyla temizledi. Odaya döndüğünde kan
gölü genişlemiş, diğer halıyı kaplamıştı. Yere eğildi ve dudaklarını birbirine
bastırdı. "Zavallı bebeğim…" diye mırıldandı, sıcak nefesi Maya’nın
saçlarında dolaşırken. "Canavarlık, değil mi?" Oldukça haz almış bir
halde gülerek başını sağa sola esnetti. Maya’ya tekrar baktığında yüzünde öyle
acımasız bir ifade vardı ki gözleriyle vurmaya devam ediyordu. Her kirpik
kırpışı bir kurşun. Kırmızı ruju dudaklarında kurumuştu. Diliyle dudaklarını
ıslatarak kahkaha attı. ‘’Sıradaki…’’
İşinin
bittiğinden ve arkasında hiç delil bırakmadığından emin olmak için gözlerini
odada gezdirdi. Yerde yuvarlanan şarap şişesini alma isteği uyandı içinde fakat
vazgeçti. Maya'nın alkolünü niçin aldığına dair açıklama yapması gerekecekti ve
Mavi soru sorulmasından nefret ederdi. Sıkıştırılmaktan, cevap verme
zorunluluğu hissetmekten ve meraktan. Daireden çıkıp asansöre bindi ve oldukça
sakin adımlarla binadan çıktı. Arkadaşı arabada onu bekliyordu. Mavi
direksiyona geçerken ona baktı; gözlerindeki sorular apaçıktı.
"Evraklar
tamam mı?" diye sordu.
"Evet, hepsi."
Açelya küçükken
annesi, gününün en fazla geçtiği kırmızı koltuğa oturur, suratına koca bir
gülümseme yerleştirir, gözleri elindeki kronometre ile kendi rekorunu kırmayla
uğraşan kızı arasında gidip gelirdi. Hafta sonu gelene dek bunu Türkçe
öğretmenine kanıtlamak istiyordu. Altmış saniyede çok kelime okuyabildiğini,
okurken anlamlandırabildiğini, algıları yönünde hareketlerini. Annesinin
başındaki nöbetinin onun odağını kesmemesi onun ne denli hırslı olduğunu ve
bundan sonrasında azimli olacağını gösterebiliyordu. Annesi küçük kızıyla gurur
duyardı.
Şimdi anlayamıyorum, dedi
Açelya. Kendiyle konuşuyordu, sözcükler dudaklarından dökülmemiş fakat çoktan ruhuna
karışmıştı. Bir sayfa kitabı, bir
paragrafı, bir cümleyi yedi kez okuyorum. Anlayamıyorum. Bir noktada hırsım
geride kalabiliyor ve bundan nefret ediyorum. Geçen yazlardan birinde,
arkadaşlarımla tahta banka oturmuş sohbet ediyorduk. Leyla demişti ki, sence hayatın film yapılmaya değer mi,
bunu hiç düşünmemiştim.
Metro
tünellerinde kalan evsizler hayatını nasıl sürdürebiliyor, köşe başındaki
çiçekçilerin sattığı çiçekler kimlerin evini, odasını ve hatta kalbini
süslüyor, evinin balkonundan sarkan teyzeler kimin yolunu gözlüyor, bankta
uyuyan kimsesiz adam rüyasında ne görüyor, genelde sahil kenarlarında çalan
amatör müzisyenler o gün kazandığı para ile karnını doyurabiliyor mu, yan yana
oturan bir çiftin ilk buluşması mı son buluşması mı, balık tutan bir amca
tuttuğu balıkları kimle yiyecek, trafikte kalmış bir aracın içindeki şoför
nereye yetişmeye çalışıyor, hayatımızın her alanında bizi görebilecek insanlar
da acaba bizim bunları düşündüğümüz gibi bizi merak ediyor mu, bize bakarak ne
hissettiğimizi, nereye gideceğimizi düşünüyor mu. Aynı şehirde farklı
insanların bambaşka hikâyeleri, her karışta bir yaşam öyküsü. En ücra köşelerde
bile bir yaşam olması çok tuhaf hissettirmiyor mu? Yolda karşından gelmekte
olan bir kadın belki dün bir ölüm haberi aldı? Nişan yüzüğünü attı ya da
aldatıldı. Belki yanından geçen herhangi bir çocuk eve varamadan hayatını
kaybedecek. Yokuş aşağı arabasını süren bir hurdacı, şehrin yaşadığının kanıtı
değil de ne. Penceresinden çıkardığı vileda ile camlarını temizleyen kadının o
günün akşamında torunları mı gelecek. Gece yarısı çıplak sesle bağıran bozacıyı
duyduğumuzda demiyor muyuz, hayallere pat diye ulaşmak var mı? Her insanın
konuşmaya değer cümleleri var. Benim de. Evet, hayatım film yapılmaya değer.
Özellikle
abimin kanatlarını üstümde hissettiğim zamanları arttırırsak gişe rekorları kırardı.
Tüketiciye sunulacak bir üretim yapılacaksa bunun en temel kurallarından biri
insanların merhametine oynamaktı. Medya trajediye bayılırdı, seyirci de. Pekâlâ,
eklenmesi gereken diğer nokta da Pars’ın ne kadar iyi oynadığı, seviyor gibi
yapıp kandırdığı yıllarım. Aşk… Aşk her zaman tutar.
Perdeyi
araladığı an güneş ışınları odayı o kadar aydınlattı ki adeta tanrısal bir
ışığa benziyordu. Bu sabah işe gitmeden önce akşam yemeğini hazırlayacaktı. Geç
döndüğünde elini kaldıracak hali kalmıyordu ve dışarıdan söylemekten sıkılmıştı.
Ev yemeği istiyordu, dumanı tüten tazecik sulu yemekleri. Ahşap parkelerden kırmızı
pelüş terliklerinin temposu geliyordu kulaklarına. Tak, tak, tak, tak.
Mutfağa geçtiğinde kollarını sıvayarak saçlarını topladı. Önlüğünü başından
geçirerek saniyelerce belinin arkasında iplerini bağlamaya uğraştı. Alt
çekmecelerden birinden düdüklü tenceresini çıkarıp ocağa yerleştirdi. O bunun
huyuydu, her şeyden önce yemeği yapacağı tava ve tencereyi hazırlardı. Doğrama
tahtasını bir bezin üzerine yerleştirdi kaymaması adına. Keskin bir bıçak aldı
ve soğan kutusundan bir adet soğan çıkarttı. Elindeki bıçak, doğrama tahtasında
beceriksizce kayınca soğan küpleri tezgâhın üstünden yere yayıldı. Salonunda,
babasının bangır bangır televizyon izlediğini hatırladı. O küçükken, ailesi ile
yaşarken bir türlü ev gibi hissettirmeyen o evi anımsadı. O evde televizyon hep
bağırırdı; bu yüzden Açelya ve annesi seslerini duyurmak için haykırmak zorunda
kalırlardı. Osman Saraç’ın evinde bağırmazsanız sesinizi duyuramazdınız: basit
bir diyalog bile, ateşli bir tartışma kadar gürültülü çıkardı. Elleri
titreyerek doğradığı soğanları bir kaba aktardı. Yaşaran gözleri ile
durmaksızın sarımsaklara giriştiğinde aklı Pars’ın son saçma konuşmasındaydı. Gözlerini
sımsıkı kapattığında yanaklarına birçok gözyaşı düştü. Soğan mıydı onu ağlatan
yoksa doğduğu; ama asla ona ev olamamış ailesinin yalan oluşundan doğan ironik
durum mu. Ona inanmamıştı. Annesini çok seviyordu; ama yalnızca annesini. Abisi
potansiyel bir katildi evet, her gün annesini döven, alkolden ağzı kokan ve
absürt olaylara karışan babasını öldürmüş olsa dahi. Babası ise ortadaydı.
Bırakmak istemediği tek kişi, annesiydi. Bunun için yalan olmasını istiyordu ki
içten içe inanamıyordu da. Kanıt dahi sunsa buna inkârı bitmeyecekti. Pars,
çıktı dudaklarından. Senden nefret ediyorum. O kadar mırıldanarak
söylemişti ki kendi bile duymamıştı. Onun adını anmayı çok severdi, eskiden.
Her şeyine bayılırdı. Durup öylece halıyı izleyişine dahi ellerini çenesine
dayar hayranca bakardı.
Çok
sevdiği bir dizide şöyle bir cümle geçiyordu:
"İnsana bildiği cehennem bilmediği
cennetten daha güvenli gelir.’’
Yanma
hissi hafiflediğinde gözlerini açtı. Sarımsağın dişlerini ayırdı, bıçağın
ucuyla kabuklarını ayıkladı. Aklında oluşan asılsız görüntülere engel
olamıyordu. Şimdi biriyle birliktedir, dedi dişlerini sıkarak. Kadının
evinde, belki de yatağında. Elindeki bıçağı doğrama tahtasına hızla vurunca
sarımsağın her parçası ayrı yere dağıldı. Bıçak sekerek ayağının üstüne
düştüğünde acıyla inledi. Yere oturdu, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Hızlı
solukları birbirini deli gibi kovalıyordu; o ise paramparça haldeydi. Ne
düşüneceğini, ne yapacağını bilmiyordu.
‘’Aptal
gibi kaldım burada. Hayatımın ortasına ettiler.’’ Bağırışları binada, her katta
yankı yapıyordu. ‘’Bir böcek gibiyim. Kimse beni sormadı. Herkes dışarıdan ne
kadar güçlü durduğumla ilgilendi, iç dünyamı kim umursadı.’’ Hıçkırıkları derin,
acı ve boğuktu. İçinden atmak isteyip atamadığı, dilinin ucuna yuva yapmış
tonla söz, tükürüğüne karışarak boğazından aşağı indi. Psikolojisi berbattı ve
fiziksel acıyı bastırabiliyordu. Ayağının ne kadar kanadığını, halı kıpkırmızı
olduğunda algıladı. Masadan tutunarak kalktı ve ilk yardım çantasını almak için
banyoya ilerledi. Çantayı alıp salona geçerken aniden çalan kapı ile sıçradı ve
elindeki çanta yere düştü. Nabzının hızlanışı ile elini kalbine götürdü. Delikten bakmadan yavaşça kapıyı açtı. Kahverengi
oval gözlükleri, mavi kot pantolonu, omuzlarını saran beyaz tişörtü ve elindeki
kalın dosyalarla bu kişi Pars’tan başkası değildi. Açelya’nın endişesini
gördüğünde kaşlarını çattı. ‘’Açelya?’’ Ayakkabılarını çıkarmak için yere
eğildiğinde Açelya’nın kurumuş kanlı ayağını gördü.
Hızlıca
içeri girdi; elindeki dosyaları portmantonun üstüne koyarak kapıyı kapattı ve aşağı
eğildi. Ayağını tuttuğu an Açelya irkildi. Koluna girerek yavaşça koltuğa
oturttu. ‘’Sana su getireyim mi, iyi misin?’’ Açelya başını onaylarcasına aşağı
yukarı salladı.
‘’İyiyim,
bir sorun yok.’’
Pars
onu dinlemedi ve su almak için çöktüğü yerden doğrularak odadan çıktı. Su almak
için mutfağa giderken yere düşmüş ilk yardım çantasını, halının bir kısmında
kan lekesini, diğer kısmında dağılan sarımsak ve soğan parçalarını, yere düşmüş
bıçağı, tezgâhın ucunda düşmek üzere olan doğrama tahtasını gördü. Gözbebekleri
kocaman açıldı. Hızla bir bardağa su koyarak içeri ilerledi. Bardağı uzatıp, ‘’Bu
evin hali ne, mutfakta savaş mı çıktı?’’ dedi. Çantanın içinden sargı bezi,
pamuk ve tentürdiyot çıkardı. İlk olarak yarayı temizlemeye başladı ama bir
yandan da sorularına cevap bekliyordu.
‘’Ben…
Yemek yapıyordum.’’
‘’Yapamıyordun,’’
diyerek lafını böldü Pars. Ardından Açelya’nın üstüne gittiğini anladığında dudaklarını
birbirine bastırdı. ‘’Pardon.’’
‘’O
kadar.’’ Sargı bezini sararken canını acıtmamaya çalışıyordu fakat yara
göründüğünden daha büyüktü.
‘’Acırsa
söyle.’’ Açelya tahmin etmediği kadar doluydu ve kendini çok kötü hissediyordu.
Onca şey göğüs kafesinde birikmiş, omuzlarına taşmıştı. Artık taşıyamıyordu. Gözleri
öylesine dolmuştu ki burnunun ucundaki kişiyi net göremiyordu. Tutamadığı
yaşlar yanaklarından aşağı bir bir süzüldü. Sanki her biri birbirini
kovalıyordu; ama o Açelya’ydı. Kuyruğu dik tutmalıydı çünkü annesi ona her ne
olursa olsun güçlü olmayı öğretmişti. Zaman zaman, ben güçlü olmak istemiyorum, dediği oluyordu ama o sesi susturup
derin bir nefes alıyor; yola devam ediyordu.
‘’Nasıl
oldu bu?’’ Sakinlikle kanı temizleyen Pars pamuğu değiştirerek devam etti.
‘’Ben
yemek yapıyordum.’’ Burnunu çekerek elinin tersiyle yanaklarını sildi. İlişkileri
boyunca da Açelya’nın ağladığını pek görmemişti Pars; fakat o an küçük bir
çocukla konuşuyor gibi hissetti.
‘’Sonra
ne oldu?’’
‘’Sonra,
bir şey olmadı. Yemek yaptım işte.’’ Sesi titriyordu hala.
‘’Açelya,
bak gözlerime.’’ Parmaklarını çenesine koyarak kafasını kaldırdı ve gözleri
birbirini buldu. ‘’Bana ne olduğunu anlatır mısın?’’
‘’Bıçak…‘’
Hıçkırdı ve yutkundu. ‘’Bıçak ayağıma düştü.’’
‘’Tamam.’’
Pars sesli bir nefes verdi ve Açelya’nın ellerini tuttu. Bu hareket Açelya’yı etkilememişti;
çünkü onun dalgın aklı bambaşka noktalara takılmış haldeydi. ‘’Her şeyi
konuşacağız. Hem de keyifle, ağlamayacaksın, iyiyiz.’’ Pars olduğu yerden
kalktı. Mutfağa ilerleyecekken arkasına dönüp tekrardan Açelya’ya baktı. ‘’Bize
kremalı makarna yapacağım, belli ki acıkmışsın.’’
‘’Adliyeye
geçeceğim, akşam için yapıyordum.’’
‘’Aç
mısın?’’ Başını öne doğru eğerek sustu Açelya. Pars bir şeyler hazırlaması
gerektiğini anlamıştı. Adım attıkça gıcırdayan tahta zeminde buzdolabının önüne
vardı. Dolapta şarap olduğundan adı kadar emindi; çünkü Açelya’nın en sevdiği içki
kırmızı şaraptı. Kafa dağıtmak istediğinde hafif seçim için birayı
kullanabilirdi fakat onun evinde şarap olmak zorundaydı. Bu artık bir seçenek
değil onun için zorunluluk haline gelmişti.
Tencerede
kaynayan suyun içerisine penne makarnayı ağır ağır döktü. Buhar, mutfağın sıcak
havasına karışırken metal kaşığın suya değdiğinde çıkardığı yankı, odada kısa
süreli bir boşluk yarattı. Makarnanın haşlanmasını beklerken tezgâhın
üzerindeki kremayı aldı ve sosunu hazırlamaya koyuldu. Dakikalar, hafif
fokurtular eşliğinde ilerledi. Sonunda yemeği tabaklara paylaştırdı. Ardından,
dolaptan çıkardığı soğuk şarabı ve rafın köşesinde duran iki ince uzun kadehi
alarak salona geçti.
Açelya
hâlâ öylece yere bakıyordu, gözleri bir noktaya sabitlenmiş, düşüncelerinin
ağırlığıyla bedeni taş kesilmişti.
Masaya
tabakları yerleştirirken elini Açelya’nın omzuna koydu. "Açelya?" Cevap
alamamıştı. Parmaklarını Açelya’nın boynunda yavaşça gezdirmiş, çenesini okşamıştı.
"Açıyorum?" diye yinelediğinde Açelya’nın kirpikleri ürkekçe
kıpırdadı, bir an için nefes almayı unutmuş gibiydi. Ardından, sesi tüy gibi
hafif; fakat içinde fırtınalar kopuyormuşçasına titrek çıktı.
"Açma."
Dudaklarından
çıkan kelimeye kendisi bile inanmak istemedi ama çok geçti. Pars, şarabın
mantarını çoktan açmıştı.
"Neden
fikrini değiştirdin? Saliseler önce açtım," dedi kaşlarını hafifçe
kaldırarak.
Açelya
cevap vermedi. Onunla konuşmak, ona bakmak, şu an burada onunla aynı havayı
solumak bile fazla geliyordu. Pars’ın varlığı, zihninde kapanmayan bir yara
gibiydi. Son zamanlarda hep etrafındaydı, adımlarının gölgesi gibi. Onun ne
yapmaya çalıştığını anlamıyordu; ama ona yaklaştıkça kendinden uzaklaştığını
hissediyordu ve bu his, içini kemiren bir düğümdü.
İlk
yudumu aldı. Sonra bir tane daha… Bir tane daha. Pars, ilk kadehini bitiremeden
Açelya’nın kadehi boşalıp geri doluyordu. Birinci kadeh, ikinci ve üçüncü…
Makarnaya dokunmamıştı bile. Masadaki canlı kalan tek şey kadehlerin
boşalmasıydı. Derken diğer şarabın mantarını açtı Açelya. Pars’ın kaşları
şaşkınlıkla yukarı kalktı. Evet, Açelya şarabı severdi ama…
Açelya’nın
yanaklarından süzülen gözyaşı dudaklarına inerken yeni doldurduğu kadehinden
bir yudum daha aldı. Şarabın buruk tadı, gözyaşının tuzuyla birbirine karıştı.
Sertçe yutkundu, gözlerini sımsıkı kapattı. Aslında onun alkol almasına bile
gerek yoktu; çünkü o, ayıkken bile sarhoş olmaya mahkûmdu.
Pars,
yanlış bir şey yaptığını o an fark etti; ama artık ikinci şişenin yarısı tükenmişti.
Açelya ağlıyordu ve hiç iyi değildi.
Oda
ağır bir sessizliğe gömüldü. Açelya, makarnasına dokunmadan gözlerini halının
desenlerine kilitlemişti. Pars ise ne yapacağını bilemeden çatalını bıraktı.
Kırk
beş dakika…
Pars,
penne’leri tek tek çatala geçirip ağır ağır ağzına götürürken Açelya halının
çizgilerini kırk beş dakikada ezberledi.
"Pars,
neden ben değil?"
Açelya’nın
sesi, odanın üzerine çöken ağır sessizliği bıçak gibi yardı. Dudaklarında belli
belirsiz bir gülümseme vardı ama gözleri, söyleyemediklerinin ağırlığıyla
gölgelenmişti. Bu soruyu sormak, onun için bir uçurumun kenarında durmak gibiydi.
Ayık olsaydı, asla böyle bir adım atmazdı.
Pars
başını yavaşça çevirdiğinde göz göze geldiler. O an, Açelya’nın içinde kopan
fırtınayı hissetmemek imkânsızdı. Yanaklarından süzülen yaşlar çoktan kurumuştu
ama içinde yankılanan hayal kırıklıkları tazeydi.
"Neden?"
Bunu
söylerken sesi kırılmıştı. Küçük bir kahkaha attı; ama bu kahkaha neşeden çok
acıyı örtmeye çalışan bir maskeydi. Boş kadehi masaya bıraktı, parmakları
titreyerek şişeye uzandı. Tereddütsüz, doğrudan dudaklarına götürdü ve içindeki
her şeyi yakıp geçmesini istercesine uzun bir yudum aldı.
Aniden
ayağa kalktı, muhtemelen aklına bir şey gelmişti ama ayağının acısı ile
ağzından acı bir inleme çıktı. Siktir. Sinirlenmişti, kendine mi? ‘’Neden
sevmedin Pars?!’’
‘’Ne?’’
‘’O
işte, o… Beni neden…’’ Başını, koltuğa yasladığı kollarının üstüne koyarak
Pars’ın gözlerinin içine baktı. Pars onun omzuna dokunduğu an onu hızlıca itti.
‘’Beni kullandın. Sen beni kullandın Pars.’’
‘’Seni
kullanmadım, seviyordum.‘’
‘’Seviyordun?’’
dedi Açelya yalandan gülerek. Kalbi atmak için çok çabalıyordu.
‘’Açelya,
sana yalan söylemiyorum.’’
‘’Sen
bana hep yalan söylüyorsun,’’ diyerek tekrardan bağırdı. ‘’Sen sevmiyorsun
seviyorum diyorsun, sen yemin ediyorsun yeminlerin yalan, sen son zamanlarda
sürekli dibimdesin niçin anlayamıyorum, bana artık iyi hissettirmiyorsun,
sürekli çevremdesin Pars.’’ Durdu ve nefeslendi. Birkaç saniye yutkundu ve
söylediklerini hazmetmeye çalıştı. ‘’Bir başkasını baştan aşağı süzüyor, arkanı
döner dönmez benim gözlerime bakıyorsun. İstediğinin peşinden giderken beni
arada kaynatmana izin vermem; çünkü ben artık senin seçebileceklerin listesinde
yokum.’’
‘’Açelya-‘’
‘’Şimdi
o yalan dilin aileme uzanıyor. Ne zaman yaralandıysam çelme atmaktan hiç çekinmedin.’’
‘’Onlar
yalan değ-‘’
‘’Çık
evimden! Bundan sonra sadece iş, artık hayatım hakkında konuşma iznini sana
vermeyeceğim.’’ Pars, burnundan aşağı kaymış gözlüğü yukarı doğru iterken Açelya’nın
söylediği şeye ne kadar kırıldığını; ama o gerçeğin peşine düşmeyerek her
zamanki gibi kaçacağını anlamıştı.
‘’İstersen
sana her şeyi başından sonuna açıklarım. İzin ver ne olur, çok önemli Açelya.’’
‘’Adliyede
işimizin başında olalım, dahası yok.’’ Elini alnına yerleştirerek ayılmak adına
gözlerini kapatıp açıyordu. Başını duvar saatine bakmak için kaldırdığında iş
başına bir saat kaldığını gördü.
‘’Ayağını-‘’
‘’Ayağımı
hallederim Pars, çık evimden.’’
Pars bir
an durdu, sanki bir şey söylemek istiyor gibiydi ama Açelya yüzüne bile
bakmadı. O sadece gidecekti, gitmek zorundaydı.
Açelya’nın
doğum gününe tam bir hafta kalmıştı. Hiçbir doğum günü istediği gibi
geçmediğinden artık o günün bir önemi yoktu. Oysa Açelya, özel günlere anlam
yükleyen bir kadındı. Artık yalnız kalır, ağlardı. Bazen annesi ona sürpriz
yapıp gelirdi ama bacağı müsaade ettiği müddetçe. Babasının annesine şiddet
gösterdiği dönemde annesinde eklemsel bir bozukluk meydana gelmiş; zaman zaman
topallamaya ve iyi yürüyememeye başlamıştı.
Açelya
yol üzeri bir eczaneye uğrayarak ufak bir pansuman yaptırabilmiş; adliyeye
nihayetinde ulaşmıştı. Aklında son dosya dönüp duruyordu. Doğa Maral’ın
intihara teşebbüs ettiğini düşünmeleri; fakat bileğine çizilen balık ile
intihar değil cinayet olması gerçeği. Adımları odasının kapısına geldiğinde
nihayet durdu. Efsa kilitli kapıyı açarak savcının içeri girmesini sağladığında
Açelya başını sallayarak selam verdi. Kabanını portmantoya asarak saçlarını
kulaklarının ardına sıkıştırdı. Koltuğuna oturup kollarını hızlıca sıvadı ve
nefes almadan dosyayı açarak bazı notlar almaya başladı. Bazı detayları düşünüyordu.
Belki önemli değildi ama… Bir anda çok da önemli gelen bir şey fark etti. Tüm
kurbanların sarışın olma gerçeği. Belki dördü olsa, geri kalanı olmasa diye düşündü
ama hepsi sarışın, zayıf, sade bir hayat sürüyor ve beyaz tenliydi. Duraksadı
ve istemsizce kaşları çatıldı. Sarışın olduğunu hatırladı. Zayıftı, sadeydi,
beyazdı, her şeyden uzak yaşıyor, yalnız kalıyordu.
Neden
tüm kurbanlar bana benziyor? diye sordu seslice, odada yalnızdı.
Eski
dosyaları hızla açmaya ve kurbanların fiziksel özelliklerinin yazılı olduğu
raporları incelemeye koyuldu. Nida, Duha, Duru, Rana ve Sezen. Son dosyayı da tedirginlikle
inceledi. Yaş, göz, saç gibi özellikler o kadar birbirinin benzeriydi ve hepsi
kendi hayatına benziyordu ki, bir an Savcı kimliğinden bağımsız kalbi hızla
atmaya başladı.
‘’Saçmalıyor
olmalıyım,’’ diye mırıldandı. Ellerini yüzünde gezdirerek başını hafifçe
salladı. Kendine gelmek isteme düşüncesi ile kafasında bu dosyayı oturtmaya
çalıştı. Gelişmeler ışığında hareket edeceğini düşünerek sakin bir nefes aldı.
Bir
süre sonra, kendisine sıcak bir kupa kahve alıp dosyalara daldı. Polis
tutanakları, olay yeri incelemeleri, yönetici imzaları, şüpheli tutanakları,
deliller, raporlar ve dahası. Doğa’nın cesedinin üstünde iki ayrı kişiye ait
parmak izine rastlanmış. Bu dosyayı sonraya alarak ilk dosya hakkında
gelişmeleri incelemeye başladı. İçindeki gerginlik ve kaygı bir türlü
geçmiyordu. Mesleğinin başından beri baktığı her dosya onun kariyerini, hatta
geleceğini belirleyecek anahtarlardı. Titizlikle, yaşayarak bakardı.
Kapı
tıklandığında sakince, ‘’Gel,’’ diye yanıt verdi. İçeriye giren Efsa’ydı.
Birkaç adımla Açelya’nın karşısına geçti ve elindeki gri zarfı uzattı.
‘’Bu
size savcım.’’ Açelya zarfı alarak ufak bir göz gezdirdi.
‘’Teşekkür
ederim.’’ Üstünde isim ararken Efsa odadan çıkmadan ona sormak istedi. ‘’Kimden
biliyo-‘’ Ardından bakışları o ismi yakaladı. ‘’Tamam, buldum.’’ Efsa odasından
çıktığında zarfı açarak tek çırpıda okudu.
“Sezen
Zeydan dosyasının takibi, objektifliği sağlamak adına Savcı Refik Eren’e
devredilmiştir.” –Başsavcı Vildan Karaer
Açelya
elindeki kâğıdı buruşturdu. Sinirden birbirini kovalarcasına nefes veriyordu. Göreve
başladığından beri ondan alınan pek dosya olmamıştı; çünkü başsavcı dosya
alıyorsa genelde bir terslik olurdu.
Kapının
çat diye açılması üzerine gözü dönmüşçesine oraya döndü. Pars.
Parmakları
hâlâ zarfın köşesindeydi. Göz göze geldiler. Diğer elindeki kalemi hızla masaya
vurdu.
‘’Bu
da mı?’’ Sesi bıçak gibi keskindi. ‘’Bu da mı senin eserin?’’ Pars, kaşlarını
çatarak ona bakıyordu.
‘’Çift
peynirli simit aldım sana, seviyorsun. Sabah hiçbir şey yemedin.’’
‘’Pars,
sen mi yaptın?!’’ Pars simidi çiğnerken pek umursuyor gibi değildi. ‘’Seni sabah
görmek istemediğimi söyledim. Buraya geliyorsun, laubali davranıyorsun. Sen ne
biçim bir insansın ya? Çık odamdan!’’
‘’Sence
çok fevri davranmıyor musun? Neyden bahsettiğini bilmiyorum Açelya.’’ Gözlüğünü
işaret parmağı ile burnunun üzerine iterken hala simit yiyordu. Kıyafetine
dökülen susamları parmağına yapıştırıp ağzına atıyordu tek tek. O kadar saçma
bir sakinliği vardı ki karşısındakini deli etmeye yetiyordu. Ne zaman biri ona
gerçekten baksaydı, o hep başka yere bakardı. Belki bu yüzden ona hâlâ inanmak
istiyordu; çünkü Pars hiçbir bakışın tam karşısında durmamıştı.
‘’Sezen
Zeydan dosyası benden alınmış. Bu ilk defa oluyor, Pars. Parmağın olduğunu
biliyorum, itiraf edecek misin?’’ Gözlerini dikmiş öfkeyle bakıyordu. Yapabilse
gözleriyle onu vuracağından emindi. Sevse de… Mesleği Açelya’yı, Açelya yapan yegâne
şeydi.
Kısa
bir sessizlikten sonra, ‘’Artık seni görmek istemiyorum,’’ dedi Açelya. Hayır, istiyorum, istemiyorum, bilmiyorum,
sadece sinirliyim, demek istemişti aslında. ‘’Bana zarar veriyorsun Pars.
Senden rica ediyorum, iş dışında bir şey konuşmayalım. Bu gidişle iş de
kalmayacak elimde.’’ Pars artık ciddiydi. Simidi masaya bırakarak ayağa kalkan Açelya’ya
yaklaştı ve gözlerinin içine baktı.
‘’Amacım
seni kırmak değildi, hiçbir zaman da öyle olmadı.’’ Sıcak nefesini Açelya’nın
dudaklarına doğru verdi. ‘’Kırdıysam özür dilerim.’’
Yavaşça
uzaklaşarak odadan çıktığında Açelya arkasından öylece baktı. Sesindeki kırılma
duvardaki bir çatlak gibi yer etti içinde; küçük ama zamanla büyüyen, duvarı
yutan cinsten. Saatin tik takları odanın içine dağılmış günahlar gibi çoğaldı. Sanki
her şeyin ortasında değilmiş gibi; sanki az önce her şey yerle bir olmamış
gibi.
Yılmayacaktı.
Bir dosya gitmişti belki ama elinde hâlâ Doğa Maral dosyası vardı. Tüm
dikkatini, tüm enerjisini bu dosyaya verecekti. Başsavcıya, herkese, hatta en
çok da kendine ispat edecekti kendini.
Güvenlik
kamera kayıtlarında Doğa’nın evine giren iki kişi tespit edilmişti: biri kadın,
biri erkek. İkisi de farklı saatlerde görüntülenmişti. Kim oldukları dosyada
yazıyordu, ifadeleri alınmıştı. Açelya önce dosyadaki genel bilgilere göz gezdirdi.
Adı Soyadı: Umay Dizgi
Mesleği: Stilist
Yaşı: 28
İfadeyi Alan: Başkomiser Okan Önder
O.Ö: Merhaba Umay. Buraya çağırılma sebebini
söylediler mi?
U.D: Hayır. Kimse bir şey demedi. Saatlerdir
burada bekliyorum, bir Allah’ın kulu da ne olduğunu anlatmıyor. İşim gücüm var
benim.
O.Ö: Merak etmeyin. Eğer şüpheli bir durum
görmezsek ifadenizi alıp sizi göndereceğiz. Doğa Maral’ı tanıyor musunuz?
U.D: Doğa mı? Biz aynı modaevinde
çalışıyoruz...
O.Ö: Ceset üzerinde sizin parmak iziniz
çıktı.
U.D: Doğa öldü mü? Komiserim, ben… Bilmiyorum. Gerçekten
bilmiyorum. Uzun süredir işe gelmiyordu. Müdürümüz onu merak etti, ulaşamadık.
Beni gönderdi, evine bir bakmamı istedi.
O.Ö: Kapı açık mıydı?
U.D: Evet, kapı açıktı. İçeri girdim… Gördüm…
Görür görmez de çıktım. Nabzına baktım ama atmıyordu. Çok korktum. Başım yanar
diye düşündüm. Kimseye bir şey demedim, müdürüme de ‘gitmedim’ dedim zaten.
Umay,
tarih ve saat alındıktan sonra, "Şehirden ayrılmayın," denerek
salınmıştı. Ardından dosyadaki diğer isime geçildi.
Adı Soyadı: Vural Akay
Mesleği: Öğretmen
Yaşı: 30
İfadeyi Alan: Başkomiser Okan Önder
O.Ö: Merhaba Vural. Neden burada olduğunu
söylediler mi?
V.A: Hayır… Komiserim, ne oldu ki?
O.Ö: Eski kız arkadaşınız Doğa Maral, evinde
ölü bulundu. Parmak izleriniz odalardan birinde tespit edildi.
V.A: Bir su alabilir miyim? Doğa mı… Öldü mü?
Biz… Aynı evde yaşıyorduk. Ailesinden gizli tabii. Yan oda bendeydi. Eşyalarım,
kıyafetlerim oradaydı.
O.Ö: O gün ne yaptığınızı hatırlıyor musunuz?
V.A: Çok net değil. Alkol almıştım. Doğa’yla
üç buçuk ay önce ayrıldık. Çok yıprandım. İş, aile, üstüne Doğa... Her şey üst
üste geldi. O gece eve geldim, üzerimi değiştirdim ve çıktım. Onun odasına bile
bakmadım. Aynı evde iki yabancı gibiydik artık. Maddi durumum düzelene kadar
çıkamadım evden. Onu... O halde hayal edemiyorum.
İfade
burada yarıda kesilmişti. Vural’ın sözleri boğazında düğümlenmiş, gözleri
dolmuştu. Devamı başka bir zamana ertelendi.
Açelya
dosyayı kapattı ama aklında sorular vardı. Kamera görüntülerini kendi
gözleriyle izlemek istiyordu. Ceketini alıp hızla odasından çıktı. Adliyenin
önünden bir taksi çevirdi. Yol yaklaşık yarım saat sürecekti.
Kafası,
durmaz bir saat gibi işlemeye devam ediyordu. Dışarıyı izlemeye çalıştı, camdan
akıp giden hayatı. Sahil yoluna girdiklerinde trafik açılmış, kaldırımdaki
insanlar birer gölgeye dönüşmüştü. O ise her birinde bir anlam arar gibiydi.
Parkta çocuk sallayan bir anne, pamuk şekeriyle gülen çocuk, telefonda konuşan
genç, el ele yürüyen yaşlı çiftler...
Gözlerinin
defalarca görmek istediği bazı anlar vardır. Bir yaprağın dalından kopup rüzgârla
dans etmeye başladığına şahit olursun, bir çocuğun gözyaşlarıyla gülümsediği,
evrenin sana özel bir sır fısıldadığı zamanlar; ama her gece kızarsın.
Kendinden nefret edersin, kendini tanımadığın için kendinden deli gibi nefret
edersin. Kalbini bilmeyen biri kime sığınabilir ki. Kimin kollarının arasına sığınır
da kendini iyileştirir. Kendini bilmiyorsun. Kime güvenirsin.
Gözleri
dolmuştu ancak emniyete vardığını fark ettiğinde tüm duygusal yoğunluğu bir
anlık sustu. Şoföre parayı uzatarak indi ve yanağındaki yaşları elinin tersiyle
sildi. Kimseye bakmadan içeri girdiğinde adımlarını hızlandırarak komiserin
odasına yöneldi. Güvenlik kayıtlarının tutulduğu odaya, komiserden gerekli izni
alarak geçti. Kayıtları izlemeye başladı. Umay Dizgi, bu kadındı. Üç saat sonra
ise Vural Akay. Her şeyin bir bağlantısı vardı; fakat ikisi de çok tuhaflardı.
Umay
Dizgi’nin sokakta arkasına sık sık bakması dikkatini çekmişti. Binaya girmeden
önce sağa sola defalarca göz atmıştı. Binaya girmesiyle birlikte daire
kameralarına yakalanmıştı. Cebinden biber gazını çıkarıp çantasının ön
bölmesine koymuştu. Neden tam o noktada değiştirmişti? Sonra Vural Akay...
Telefon kılıfını çıkarmış, arkasındaki küçük fotoğrafı alıp cebine atmıştı. Fotoğrafı
neden aldı? Telefonunun kılıfından neden o an çıkarıp cebine koymuştu?
Tüm bu
gözlemleri komisere aktardı. Açelya, her iki şüphelinin de tekrar ifadeye
çağrılması gerektiğini belirtti. Bir şeyler çok netti; ama henüz çözülmemiş çok
fazla soru vardı. Şüpheliler sadece bu cinayetin değil, belki de son beş yılın
peş peşe işlenen o tüyler ürpertici cinayetlerinin faili olabilir miydi? Bu çok
önemli bir noktaydı. Beş yıl boyunca yüzlerce ifade alındı, onlarca şüpheli
dinlendi. Deliller dağ gibi toplandı, sonra birer birer boşluğa düştü. Her şey
yeniden başa sardı. Eğer katil Umay ya da Vural çıkarsa… Neden bu kadar
beklemiş olsunlar? Neden şimdi? Daha önemlisi… Gerçekten yapabilirler miydi?
İçlerinden biri seri katil olabilir miydi?
Umay’ın sokakta yürürken sürekli arkasına bakması,
Vural’ın cebine sakladığı o küçük fotoğraf... Her detay anlamlıydı ama hiçbir
şey yeterince açık değildi. Onlarda bir tuhaflık vardı, evet ama tuhaflık her
zaman suçla eşdeğer miydi? Yoksa sadece korkunun, suçsuzluğun ya da bastırılmış
bir acının dışavurumu muydu bu davranışlar?
Her şeye rağmen Pars’a haber vermesi gerektiğini
biliyordu. Ne yaşanmış olursa olsun, bu dosya sadece bir dava değildi;
yıllardır kapanmamış bir hesap, şehirde yankılanan bir karanlıktı. Çantasından
telefonunu çıkardı. Parmakları bir an tereddüt etti ama sonra hızlıca mesajı
yazdı. Demiradam.
"Beş
yıldır aradığımız seri katil, Doğa Maral dosyasındaki şüphelilerden biri
olabilir. Haber vermek istedim. Yoğunlaşır mısın?"
Ne fazla, ne eksik. Sadece gerekli bilgi. Derin bir iç
geçirdi. Gönder tuşuna bastıktan sonra telefonu çantasına attı. Güneş gözlüğünü
takıp emniyetten ayrıldı.
Pars, günün en sessiz saatine denk gelen bir anın içinde,
masasının başında oturuyordu. Oda loştu. Perde arasından sızan solgun ışık,
duvara uzanan gölgeleri hafifçe oynatıyordu. Bilgisayar ekranı çoktan uyku
moduna geçmiş, kalem bile parmaklarının arasında hareketsizleşmişti. O sırada
telefon titredi. Sessiz ama net bir titreşim.
Ekranda tanıdık bir isim. Açelya. Mesajı okurken alnının ortasındaki çizgi daha da
derinleşti.
Mesajı tekrar okudu. Sonra bir kez daha. Açelya haklı
olabilir miydi?
Telefonunu masaya bırakıp arkasına yaslandı. Tavanı
inceledi uzun uzun. İçinde bir sızı değil bir sıkışma vardı, çok hafif; ama
fark edilebilecek kadar yoğun. Hani bir şey olacakmış gibi, hani sessizlikten
önceki son sessizlik gibi. Katil. Balık. Kafasının
içinde bir film şeridi dönmeye başladı. Cinayet yerleri. Görseller. Eli telefona gitti.
“Sana bunu
düşündüren ne? Detayları duymam gerek.” -Demiradam
Gönderdikten sonra gözlerini kapattı. Göz kapaklarının
ardında karanlık bir göl vardı. O göldeyse belki bir yüz, belki bir isim onu
izliyordu.
Açelya, emniyetten çıkıp taksiye bindi. Taksilerde
süründüğünden kendisine kızıyordu. Ayağı acıdığı için kendi arabasıyla
gelememiş, gün boyu yollarda sürünmüştü. Adliye’ye gitmeden önce eve
uğrayacaktı. Sabah yaralanan ayağını, ayakkabı daha fazla acıtmıştı. Yara
bandının üstüne geçen kanı görünce kararı kesinleşti. Rahat bir çift ayakkabı
giymek istiyordu.
Taksideyken kendiyle baş başa kaldığını hissediyordu.
Etrafı izleyerek bunu örtmeye çalışsa da çoğu zaman insanları incelemekten
kendini alıkoyamıyordu. Şehir dışına çıkmadan evvel evine son bir kez dönüp
bakmak gibi. Ne hüzünlüdür ki boğazına bir yumru oturtur ya o an. Yeniden ne
zaman görebileceğini bilmediğinden, bakışların balkondan görünen batmak üzere
olan güneşe, koltuğu kavurup rengini değiştiren gün ışığına çarpar. Göz
bebekleri son kez değsin ister insan. Olduğun yeri gezinir durursun. Onun gibi. Öyle. Açelya biraz… Yaralı. Zihni
susmuyor.
Sokağa varıp taksiden indikten sonra apartmanın
şifresini girdi ve kendi dairesine çıktı. Paspasın üstünde bir şey dikkatini
çekti. Bir kâğıt, gazeteden kesilmiş harflerle yazılmış bir not vardı. Açelya
dikkatlice notu aldı. Ellerinde hafif bir titreme vardı. Kâğıdın üzerindeki her
harf dikkatlice yerleştirilmişti. Gazete ve dergilerden kesilen harfler
yapıştırılmış, kalemle yazılmamıştı.
“Bileğinde bir
balık yüzüyordu, fark etmedin. O, sessizce yüzmeye devam ediyor. Sular hâlâ
bulanık. Finalde herkes kendi soluğunda
kaybolur. Belki de boğulacak olan sensin Açelya savcı.” -Mavi