7. BÖLÜM- AYKIRI SULAR

 

7. BÖLÜM- AYKIRI SULAR

"Dünyada kusursuz iki insan vardır. Biri ölmüştür, öteki ise doğmamıştır." -Çin Atasözü

Dördüncü katta, şehrin göğsünü yaran paslı yangın merdiveninin ucunda oturuyorum. Yağmur çinkoya çivi çakıyor, her damla içimdeki eski bir anıyı uyandırıyor. Islanmaktan hiç korkmam. Balıklar da ıslanmaz, değil mi? Onlar hâlâ benim imzamı çözmeye çalışıyor. Sol bileğin kıvrımına ince uçlu kalemle çizilmiş, yarım ay kadar kıvrak bir balık. Uzaklarda aradıkları anlam parmaklarının ucunda nabız gibi atıyor. Bu gece sıradaki sahneyi kurmaya geldim. Parmaklarım Maya’nın kanıyla ısındı. Onu bilmiyorlar, kurşunlar vals yaptı beyninde.

Adliyeden yükselen ışık huzmesini izliyorum. Açelya’nın ofisindeki jalûziler, bir balık sürüsünün ani yön değişimi gibi çırpınıyor. O da akıntıya yaklaştı. Raptiyeleriyle kurduğu o savan haritasının tam ortasına düşeceğini biliyor.

Liva? Onu en yakından tanıyorum. Sözcüklerindeki titrek boşlukları seviyorum. Boşluk, suyun yutağında yankılanır.

Pars, bir ağ kurduğunu sanıyor… Oysa ağ balığı değil, ava gelen avcıyı tutar.

Rüzgâr, tramvay çanı gibi çınlıyor. Şu an her şey suda olduğu kadar net. Sol cebimdeki küçük bıçak ile yalnızca başlangıç işaretini atacağım. Cinayet perdesi bu defa susuz kapanacak. Son darbeyi indirdiğimde şehir yine unutacak, balıklar öyle yapar. Başkomiser onlarca kez bakacak ama yine göremeyecek.

Açelya’nın kaleminden damlayacak son mürekkep lekesi… Onu izleyeceğim. Sonra akıntı, suyun akışı, Şahmeran’ın talihini tekrar yazacak.

 

 

Açelya.

Sabah değildi fakat öğle de sayılmazdı. Zaman dediğin şey sanki tavanla taban arasına sıkışmış bir öznellikten ibaretti. Kahve yapmıştım kendime. Sonra Leyla aradı, bir işim çıktı. Kahveyi masanın üstünde öylece unuttum. Geri döndüğümde buz gibiydi ve ben şunu anladım. Kahve içilmediği için değil, zamanında içilmediği için soğudu.

Hayatta hangimiz o an istediğimiz gibi davranıyoruz ki. Mesela birine bir şey söylemek istiyoruz ama doğru zamanı bekliyoruz kendimizce, o an geçiyor. Yaşamamız gereken duyguları yeterince yaşamıyoruz. İkinci defa geldikleri olsa da ilki kadar gerçekçi yaşayamıyoruz. Vaktinde yapmadığımız her şey içimizde yer eder. Zamanında sorulmamış iyi misin, zamanında söylenmemiş özledim, belki zamanında verilmemiş bir sarılma. Hiçbiri kaybolmuyor, içimizde başka bir şeye dönüşüyor, bambaşka bir forma giriyor.

Hatta bazen o kahveyi dökeriz. Kahve bile bekledikçe acır. Keşke. Sıcakken içsek o kahveyi, dökmeden, soğutmadan ve acıtmadan.

Telefonuma kitlenmiş birkaç video seyrediyordum. Leyla’ya anlattıklarımı uzun zaman sonra kendime hatırlatmıştım ve biraz yutkunmam gerekiyordu sindirmek için. Kafamı raptiyelerle sarılmış panoya doğru kaldırdım. Bir sürü vaka, belki bir yenisi daha eklenecek ve ben istemiyorum.

Telefonumun ekranı aydınlandığında bir bildirim gördüm. Kaydırmak istemiştim ta ki parmağım üstüne basana kadar, emniyettendi.

“Maya Kandemir, ofisinde ölü bulundu.” (10.00)

Maya Kandemir. Maya. Bir vaka daha, yeni bir vaka… Biliyordum, böyle olacaktı, hep böyle olmuştu. Yani, son zamanlarda vakadan daha fazla ne vardı?

‘’Geliyorum.’’ (10.02)

İsim yabancı ama tınısı tanıdıktı. Sanki yıllar önce biri kulağıma fısıldamıştı bu ismi, ninni gibi anlatmıştı ben uyurken. Tanımıyorum, dedim kendi kendime başımı sallayarak. Hayır.

Ölüm soğuktur, sessiz, temiz ve vahşi.

Suyu yudumlamak için bardağı kavradığımda sanki parmak uçlarım yanıyordu. Gözlerimi yere çevirdiğimde ani bir baş dönmesi yaşadım. Zihnim bulanmıştı. Mutfak sandalyesinden kalktığımda ağır adımlarla banyoya ilerledim ve aynaya bakmadan, gözlerimi görmeden saçlarımı topladım. Odama geçip kıyafet dolabımın kapaklarını araladım. Beyaz bir gömlek, üstüneyse ayaklarıma dek uzanan siyah bir elbise giydim. Siyah topuklularımı ayağıma geçirip çantamı aldım ve evden çıktım. Hazırlanmıştım ama sanki dışarıdan değil, içsel bir hazırlanıştı bu.

Arabaya binip hızlıca çalıştırdığımda garajdan çıkmıştım. Sokaklar geri geri gidiyor gibiydi yolu izlerken. Gaziemir’e gidiyordum, az kala algılarım açıldı. Eski bir bina. Gri tuğlalar. Camında parmak izi. Kapıda sarkan kiralık ibaresi. Ayakkabımın altındaki kaldırım taşı bile soğuktu. Sanki bu binada nefes almak yasaktı, içim titriyordu. Kapı sadece birkaç santim açıktı ama içeriden gelen sessizlik… Boşlukta süzülüyordu.

Kapıyı ayağımla yavaşça ittirdim. Tahtanın gıcırtısı havayı yırttı. Bedenim ilerledi ama zihnim geride kaldı. Sanki gözlerim odaya girerken kalbim kapı eşiğinde unuttuğum bir çantaydı. Oradaydı.
Maya.

Hareketsiz, sırtüstü. Başının hemen yanında, kolu kırık bir sandalye devrilmiş haldeydi. Ahşapları parçalanmış, rengi solmuştu. Yanındaysa bir valiz, açık değil ama tozla kaplı gibi de değil… Sanki biri aceleyle yere fırlatmış gibi. Uçuşan bir evrak yoktu ve bu rastgele değildi... Halı koyu kırmızıydı. Kan, halının liflerine işlemişti. Sanki biri kalemi bastıra bastıra yazı yazmış da alt kâğıda geçmiş gibi.

İki kurşun. Biri alın hizasında. Diğeri sağ şakağa daha yakın. Bir şey sıçramıştı masanın kenarına ve biraz da arkamdaki duvara. Bir parçaydı bu. Küçük, neredeyse görünmez. Eğildim yavaşça. Yerde, halının hemen kenarında, parmak kadar ince bakır rengi bir parça gördüm. Kenarları çizilmiş. Bir yanma izi var.

“Susturuculu silahta; mermi yatağından çıkarken fişek kovanı değil, gaz basıncıyla parçalanan bir kılcal bakır sıçratır,” dedim içimden. Susturuculu silah kullanmış. Profesyonel. İzler belli ama sessiz bir vuruş.  “Bu... Oradan sıçramış. Temas anında, yakın mesafeden. Merminin değil, mekanizmanın kanıtı bu,” dedim yeniden kendimi doğrularken.

‘’Savcım!’’ İdil, elindeki çantayı açmış içinden çıkanları tek tek bana gösteriyordu. Siyah, genişçe bir çanta. Not defteri, kalem, bir cüzdan ve biraz nakit. ‘’Bu kadar sanırım savcım.’’ Tam arkasını döndüğü an eline gelen şeyle bana yeniden döndü. ‘’Savcım…’’ Uzattığı bir kartvizitti.  Kıvrılmış, köşesi buruşmuş. Üzerinde bir isim, Mimar Maya Kandemir.

‘’Kimliğini alabilir miyim?’’ İdil cüzdanda kimliği aradı ve saniyeler içerisinde bana uzattı.

Yirmi yedi yaşında, diye fısıldadım. Sarışın, mimar… Daha önce gördüm mü seni…

‘’Efendim savcım?’’ Kaşlarım havalandı. Çöktüğüm yerden kalkarak dudaklarımı ıslattım.

‘’Sana demedim İdil, ne yaptınız? Kim haber vermiş?’’

‘’Erkek arkadaşı varmış savcım, ulaşamayınca karakola kayıp ihbarında bulunmuş bir hafta önce. Maya, günlerdir burada ölü bekliyormuş. Kanı kuru, her şey beklemiş gibi. Katilin öldürdükten sonra ortamı ayarlamak için epey vakti olmuş.’’ Saçlarını eliyle düzeltirken bakışlarını aniden gözlerime çevirdi. ‘’Ha bir de önemli bir şey gördük, sizin görmenizi isterim.’’ Kafamı yana yatırıp merakla baktım ve cesedin etrafından dolanarak yeniden yanına çömeldim. İdil, Maya’nın tişörtünü sıyırdığında gözlerim tek bir şeye takıldı. Göğsünün tam altında, Şahmeran dövmesi. ‘’Bunu katilin yaptığını düşünüyoruz, ya da yaptırdığını; çünkü dövme çok keskin ve birkaç günlük duruyor. Asla eski bir dövme değil. Şahmeran’ın bir anlamı olabilir.’’ Gözlerim Başkomiser Yekta’yı aradı.

‘’Yekta komiserim! Bakar mısınız buraya?’’ Komiser, düzgün bir ifadeyle yanıma doğru yaklaştı. Elleri cebinde, kaşları çatıktı. ‘’Dövmenin nerede ya da kim tarafından yaptırılmış olabileceğini araştırıp bana ulaştırır mısın? İpucu gibi duruyor.’’

‘’Tamam savcım. Ekiplere haber veriyorum.’’

Şahmeran. Yılanların şahı, başı ve intikam arzusu. Tesadüf değil…

İçimdeki ince sızı, özellikle genç, kırılgan kadınların aniden sönen hayatları söz konusu olduğunda hiç susmadı, bilakis her seferinde biraz daha büyüyerek çağlayana dönüştü. Olay yeri inceleme, Maya’nın fotoğrafını çekerken boğazıma oturan öfke ve hüzün karışımı düğümü hissettim. Göğüs kafesimi delip geçen acıyı ve gözlerimin buğusunu bastırmaya çalışsam da sol elimin hâlâ titrediğini ve bunu saklamak için cebime sokuşturduğumu geç algıladım.

‘’Bu şehirde her kadın öldürüldüğünde kendimden utanıyorum. Yaşama hakkı ellerinden alınan, sürekli hor görülen bütün kadınlar adına bugün buradayım. Size yemin ederim ki katilinizi bulacağım.’’ Gözyaşı yanaklarımdan süzülürken tanıdık bir ses eşlik etti cümlelerime.

‘’Yardım etmek isterim.’’ Arkamı döndüğümde onunla karşılaştım.

“Pars.” Kelimeler boğazımdan cam parçaları gibi düşerken yanaklarımı kestiğini hissettim. Pars’ın eğilip dövmeye baktığı an gözlük camlarında parlayan floresan ışık bana, morgun buzlu lambalarının altında titreyen sabit bakışları hatırlattı. Dövme derisinin henüz kızarık ve iltihaplı görünmesinin, bu aceleci işin ve arkasındaki ellerin sadece bir katilin soğukkanlılığıyla değil, aynı zamanda buruşturulmuş bir vicdanla hareket ettiğini, belki de sessiz sedasız bir yardım çığlığı attığını sezdirdi. Beyaz tulumlu ekibin rutin raporlamalarının arka planında, Pars yeniden o balık dövmesini bana gösterdi. Bilekteki balık.

‘’Maya’nın çantasından telefonu çıktı. Şifresini siber şubenin kırabilmesi için senin yasal iznin gerek Açelya.’’ Başımı onaylarcasına salladım. ‘’En azından son aramaları, mesajları ya da her ne varsa, bir bilgiyle birçok şey yapabiliriz.’’ Parmaklarını saç tutamlarının arasından geçirdiğinde sesli bir nefes verdi ve tekrar bana baktı. ‘’Açelya, en son ki vaka ve bu vaka için kriminal ekibimiz yetişemiyor. Özel bir klinik yapacak çalışmasını, sen bilgileri almak için bugün kliniğe gider misin?’’

‘’Giderim. Konum gönder, buradan çıktığımda uğrarım.’’ Pars cebinden telefonunu çıkartıp saniyeler içinde bana konum attı. ‘’Burada işim bitti, bir şey öğrenirsen yaz, kliniğe geçiyorum.’’

‘’Tamam, kolay gelsin.’’ Kapıdan çıkarken tekrar Pars’a döndüm. ‘’Adı neymiş?’’ diye sordum. ‘’Şu özel klinikteki adli tıp uzmanının.’’

‘’Kaan mıydı, neydi, öyle bir şey.’’

‘’Tamam, görüşürüz.’’

Aracıma inmek için bakımsız demir kapının çıngıraklı tokmağını ittirdim. Loş merdiven boşluğuna adım attığımda, üst katlarda asılı çamaşırların ağır deterjan kokusu doldu ciğerlerime. Her basamakta derin bir nefes aldım.

Arabaya biner binmez camı araladım. Şehrin gürültüsü sert bir rüzgârla suratıma çarptı, katledilen kadınların tokadıydı sanki. Onların ölmesine engel olamadığım için bir ceza.

Radyoya bastığımda karşıma güzel bir şarkı çıktı. Raf, Deeperise- Jabbar.

Yol şarkı dinleyerek geçtiğinde nihayet Pars’ın attığı konuma ulaşmış görünüyordum. Yan koltuktan çantamı alarak araçtan indim ve önümdeki koca binayı inceledim.

Klinik binasının dış cephesi sık dişli bir testereyi andırıyordu. Her pencere, ince bir kesik. İçeri adımımı atar atmaz antiseptik kokusu boğazımı yakıp geçti; bu koku, ölenlerden çok yaşayanları titreten türdendi. Resepsiyon bankosu arkasındaki genç hemşire, gözlerini ekrana kilitlemişti, adımı söyler söylemez başıyla koridorun sonunu işaret etti. Teşekkür edemedim, sesim içimde bir yere sıkışmıştı. Ayakkabılarım, cilalı zeminde yankısız kayıyordu. Sanki gölgem bile nefesimi tutmamı istiyordu.

Koridorun sonunda, mat camlı kapının üzerindeki tabelada, “Adli Patoloji Laboratuvarı” yazıyordu. Kapıyı ittiğimde içeriden loş bir ışık süzüldü. İçeri girdim ve dünya kıstı kendini. Nefes, renk, zaman… Hepsi kalp atışımın ritmine göre daralıp genişliyordu.

Biri adli tıp uzmanı demişti ama ilk izlenimim sessiz bir tetikleyici oldu. Beyaz önlüğü omuzlarına fazla kusursuz oturuyordu; sol yakasındaki isim kartı bile düz bir bıçak kadar keskindi. Siyah saçları alnına düşmüştü, gözleri ise masadaki pas tutmaz çeliği bile zayıf gösteren bir sebatla parlıyordu.  Benim varlığımı bir süredir fark etmişçesine yavaşça başını kaldırdı. Bakışları, odadaki tüm floresanlardan daha beyaz, daha soğuktu. Yine de dudak kenarında belli belirsiz bir kıvrım… Ne gülümseme ne de küçümseme.

Bir adım attım. İki, üç, dört ve beş.

Aramızda bir nefeslik mesafe kalana dek yaklaştım ve kara gözlerine diktim gözlerimi.

‘’Adli tıp uzmanı olduğunu bilmiyordum,’’ dedim çenesine doğru fısıldayarak. Boyum yüzüne denk gelmiyordu. Kulağına yaklaşıp gözlerimi kıstım. ‘’Karan…’’

‘’Açelya…’’ Adımı öyle fısıltıyla ama bastırarak söylemişti ki gerçekliğimi heceleyerek algılıyor gibiydi. ‘’Cumhuriyet Savcısı Füsun Açelya Saraç…’’ Ona gülümsedim. Daha önce hiç bu kadar güzel hitap edeni duymamıştım, mesleğim ve adımın bu kadar yakıştığını da sanki şu an öğreniyordum.

‘’Maya Kandemir vakasının saha raporlarını görmek için geldim, aynı zamanda diğer gelen vaka hakkında tahlil ve test sonuçları çıkmış… Şu, cinsel tecavüz vakası.’’ Karan, teşhis için ayırdığı bölüme doğru yürüdü.

‘’Hekim iki kan tahlili istemiş. Bir HIV taraması, bir de VDRL, frengi için. Melis’in kanını şuraya koydum.’’ Tüpü bana gösterdi. ‘’Bir ceylanın kanı kadar kırmızı.’’ Karan onu izlediğimden habersiz tüm detayları anlatıyordu. Simsiyah gözleri, parmaklarının arasındaki kan tüpünü delip geçecek gibiydi. Siyah saçları ise gözlerinden farklı değildi.

Melis, erkek arkadaşı tarafından birden fazla kez cinsel tecavüze uğramıştı. Şikâyet edilse de dosya bir şekilde kapanmış, sonucunda aynı şeyler devam etmiş olmalı ki öldürülmüş. Ya Melis tarafından ya da başkası… Melis öldürse çoktan öldürmez miydi?

‘’Maya? Ondan ne çıktı?’’

‘’O da şurada olmalı.’’ Birkaç adım daha ilerleyerek mermi kovanını gösterdi. ‘’Zaten öğrenmişsindir, silah susturuculu. İki kurşunun kovanı da burada, beyin parçacıkları ile beraber ulaştırdılar. Kişisel eşyaları burada, bir de dövmeden bahsedildi. Onun üzerine gideceğim. Bakalım, siber şube telefonu açtıktan sonra işinize daha çok yarayacaktır.’’

‘’Evet, umarım hemen kırılır şifre.’’

Kısa bir sessiz bakışmadan sonra utanarak geriye doğru adımladım. Arkamdaki tüp şişenin yerde tuzla buz oluşu dudaklarımı birbirine bastırmama neden oldu.

‘’Çok özür dilerim. Hemen toparlarım Karan.’’ Eğildiğim an ellerimden tutarak beni yukarı doğru kaldırdı.

‘’Dileme, önemli değil. O dosya çoktan aydınlandı ve kapandı. Ben biraz dağınık çalışıyorum.’’ Yüzümün kıpkırmızı olduğuna emindim. Kendimi inanılmaz bir suçluluk duygusu ile yargılarken terlemeye başlamıştım. Ellerim yanıyordu vücut ısımdan.

‘’Ben işte… İşte ben biraz sakarım. Özür dilerim. Süpürebilir miyim hemen burayı?’’ Gözlerim dolmuştu ancak tutmam gerekiyordu gözyaşlarımı.

‘’Açelya, sana önemli değil diyorum. Sakin ol. Neden bu kadar çekiniyorsun, beceriksiz falan değilsin.’’ Ellerimi ellerinden çekerek ondan uzaklaşmak istedim. Kötü hissediyordum. Utanıyordum, suçluydum ve ona yakın olmak da istemiyordum.

‘’Tamam. Tamam, bilgiler bu kadarsa ben gidiyorum.’’ Bacaklarım titriyordu ama laboratuvardan hızlı adımlarla çıkmaya çalışıyordum. Karmaşık ve oldukça geniş bir odaydı. Kapıya az kala ayağım görmediğim bir şeye takıldı ve aniden dizlerimin üstüne düştüm. Çok gürültülü bir kırılma sesi geldiğinde sanki cam tüpler değil, göğsüm kırılıyordu. Ağlamaya başladığımda ellerimi sol dizimin üstüne koydum.

‘’Açelya?’’ Karan koşarak yanıma geldi ve yanıma çömelerek endişeyle gözlerime baktı. ‘’Sen iyi misin?’’

 

 

Yazar.

‘’Ben çocukken pek uslu değildim. Kırılmaması gereken ne varsa hepsini kırardım. Sonra babam bana kızmaya başladı. Hep kızardı ama bir kez bana vurdu. İtti ve ben sırtımın üstüne düşüp merdivenlerden yuvarlandım… Canım çok acıdı... Bir sürü ağladım. O günden sonra çocuk olmadım ben Karan. Bu yara izi, o günden kaldı. Hepsi geçti ama bu iz benimle birlikte büyüdü. Dışarıdan değil belki ama içeriden o kadar koca bir hal aldı ki… Tüm göğüs kafesimi kaplıyor.’’

Karan, Açelya’nın dizinin hemen üstünde duran o yara izinin üstünde gezdirdi parmaklarını. Nazik ve usulca onu dinliyordu. Açelya hep böyleydi, onu tanıdığından beri kaçardı. Kaçardı ama yanında götürdüğü kendisiydi, bu yüzden yıllarca olduğu yerde saymıştı belki. Var olduğuna dair kanıt arıyordu hep. Etrafına defalarca bakıyordu, sanki karşıdan karşıya geçiyor gibi sürekli önünü arkasını kontrol ediyordu. Yemek pişirdikten sonra defalarca ocağı kontrol ederdi, kapatırdı ama daha da çevirmeye çalışırdı düğmeyi. Ütünün fişini çektiğini algılayamazdı. Aynaya bakmaktan korkardı. Kendini görmekten, gerçekliğiyle yüzleşmekten, gözlerinde acılarıyla karşılaşmaktan kaçardı. Göz bebeklerine baktığında babasını bulmaya çalışıyordu. Endişeyle, her zaman bir şeylerin dağılacağından ya da zaten dağılmış olduğundan korkardı. Odaya gider, iki mum yakar masasına otururdu. O, günlük tutmaya bayılırdı. Sözcüklerle çözmeye çalışmanın bir anlamı olmadığını düşünse de yazarken çözebiliyordu demek ki yine sözcüklerle. Tuhaftı, bunca kaotikliğin ortasında paramparça olurken sakince davranıyordu. Kendisine portakal suyu sıkıp ufak bir sandviç hazırlar, yazardı. Sonra dakikalar içinde mutfaktan kahve kokuları yükselir, bir kupa da Pars’a getirirdi. Bir şey olmazdı onun için, reddederdi yani. İnsanlar canı acırken kendilerine yalnız olmadığını hatırlatırken Açelya, ‘Buradayım’ diye fısıldıyordu. Kendisinin burada olduğunu, kimse kalmasa da kendisinin yanında olduğunu biliyordu. Kollarını birbirine bağlayıp kendisine sarılıyordu. Ve evet, nefes aldığı her dakika varoluşunu kendisine ispatlamaya çalışan bir hali vardı. Kendi gerçekliğinden kaçan ama ispatlamaktan da vazgeçemediği kısır bir döngüdeydi.

‘’Ben onun gibi etrafı, yanımdaki insanları kırmak istemiyorum. Vurmak, acıtmak, dağıtmak istemiyorum. Kaçıyorum çünkü kaçmadan nasıl yaşamam gerektiğini bilmiyorum…’’ Gözyaşları yanaklarını ıslattığında burnunu çekerek Karan’ın gözlerine baktı. ‘’Ben seninle tanıştıktan sonra daha önce hiç kendim olmadığımı anladım, Karan. Bilmediğim bir şeyi yaşamaktan kaçmak istedim, yine… Ama buradayım…’’ Karan, Açelya’nın yara izini öptü usulca.

‘’Kendine sarılmaya ihtiyacın olduğu her an, beni çağırabilirsin. Hiçbir şeyi tek başına atlatmak zorunda değilsin, seni bu sabah olduğu gibi her gece bıkmadan, sabaha dek dinlerim. Yeter ki anlat, akıt içindeki zehri ve rahatla.’’

Açelya’ya yavaşça yaklaştı ve yanına oturdu. Ürkütmeden, sıkıca sarıldığında o an yalnızca ikisi vardı. Anı yaşamaktan kaçan Açelya, onunla yaşadığı anı yaşamaktan kaçmıyordu. Kendisini olduğu gibi anlatabildiği, duygularını saklamadığı, ait hissettiği tek yer Karan’ın kollarının arasıydı ve bunu ne kendine ne de ona itiraf etmeye cesareti yoktu.

Açelya, sevginin temas ederek de anlatılabileceğini öğrenemedi; çünkü ailesi ona hiç sarılmadı. Güldüğünde güldü, ağladığında kızdılar. Ağlamak hep aykırı bir duyguydu. Kıyıda, köşede ağlardı. Bir kez bile kalbim kırıldı diyerek sarılıp ağlayamamıştı. Biliyordu, ağlarsa eğer duygu sömürüsü derlerdi. Şu an ağlayacağın bir şey yok, niye ağlıyorsunlarla yargılanırdı. Sonra utanıp hiç açamazdı içini.

Duygularını, kazdığı toprağın boşluğuna gömüp üstünü iyice örterdi. Elleri toprak, tırnakları kir, pas olurdu. Bileklerinden tek başına temizlerdi çamurları, kaçmadan nasıl yaşayacağımı bilmiyorum, diyemezdi. Dizlerinin üstüne çöküp denizle oynaşan dalgaları izlerdi. Alnının üstünden göz kapaklarına uzanan saç tutamlarını atardı geriye, net göremezdi gözyaşlarından gökyüzünü. Avuçlarını kollarının üstünde birleştirir, kendine sarılarak yutkunurdu hep. Buradayım, derdi. Buradayım.

 

 

Pars.

Maya’nın ofisi hâlâ kalabalıktı. Polisler dışarıyı şeritlerle çevirmişti ama içerideki hava artık durmuştu. Suç mahallindeki o ilk çırpınışlar, o ilk telaş, yerini yorgun bir sessizliğe bırakmıştı. Pars camın kenarındaki koltuğa oturmuş, dosyasını dizine dayamış, gözleriyle odayı tarıyordu. Açelya çoktan ayrılmıştı, onun yokluğu hem sessizliği daha derinleştirmiş hem de içini sıkmıştı. Kalan tek şey, hâlâ duvarda asılı olan Maya’nın çocukluk fotoğrafıydı. Tahminen onlu yaşlarında gibiydi ve bir okul bahçesinde gülümsüyordu. Ne kadar kırılgan bir hayat çizgisi vardı insanın.

Tam o sırada kapı bir anda hışımla açıldı. Gövdesiyle içeri dalan adamın bakışlarında delice bir öfke, sesiyle beraber savrulan kelimelerinde ise taş gibi bir sitem vardı.

"Tanrım..." Endişeyle yerdeki kadına baktı. "Onu arabasına kadar götürdüm. Benim yanımdaydı ve ben eve gitmesine izin verdim... Kavga etmiştik. Bu… Bu ne zaman oldu?" Muhtemelen abisi ya da erkek arkadaşıydı. Onu teselli etmeliydim çünkü ofisi incelediği her an aklını biraz daha kaçırabilirdi. Kim sevdiği insanı bu halde, kanlar içinde yatarken görmek isterdi ki.

"Onu bulmak için elimizden geleni yapıyoruz." Klişeleşmiş bir cümleydi ama işe yarar diye düşünmüştüm. Daha cümleyi söylerken kendi kelimelerimin ne denli boş olduğunu hissettim.

"Peki ne yapıyorsunuz? Adamın kim olduğunu biliyor musunuz? Benim ne yapabileceğimi söyleyin. Ne derseniz yaparım." Sesimin sakin çıkması için ve kendi endişelerimi gizleyebilmek için uğraştım.

"Durup ötekileri izlemenin ne kadar güç olduğunu biliyorum; ama biz bu işin eğitimini aldık."

"Ah tabii, siz profesyonelsiniz! Öyleyse söyleyin, katil nerede?" Verecek cevabım yoktu. Komiser asabice adamın yanına geldi.

‘’Maya Kandemir’in nesi oluyorsunuz, adınız ne?’’

‘’Erkek arkadaşıyım, Çağan.’’ Endişeden bitkinleşmiş yüzü çok çaresiz görünüyordu.

‘’Çağan, Maya’nın herhangi bir dövmesi var mıydı?’’ Çağan’ın kaşları çatıldı, gözleri büyüdü ve mor göz altları derinleşti.

‘’Dövme mi? Hayır, dövme mi yaptırmış?’’ Yekta komiser, Maya’nın tişörtünü sıyırarak belki birkaç saat önce yapılmış, hala kırmızı bir cilt üzerinde duran dövmeyi parmağıyla gösterdi.

‘’Yalvarıyorum. Maya’nın sizin için herhangi bir kurbandan, listedeki herhangi bir isimden farklı olduğunu umuyorum. Ne olur katili bulun, yalvarıyorum." Kocaman adam gözlerimin önünde ağlıyordu. İstemeden onunla empati kurdum ve içimden bir parça koptu.

"Farklı," dedim. ‘’Başın sağ olsun, Çağan... İyi günler.’’

Dosyayı sandalyeden alarak ofisi hızlı adımlarla terk ettim. Cebimden telefonumu çıkarttım ve bir mesaj yazdım.

‘’Geliyorum.’’ (14.24)

 

O, yanına vardığımda hemen ileride, birkaç adım ötemdeki bankta yalnız başına oturuyordu. Günlerdir evden çıkmamıştı, son sorgudan sonra hiçbir şey aynı gelmemişti. Sanki şehir de içi gibi kapkara, dipten kırık bir şeye dönüşmüştü. İçim burkuldu. Bir sigara kadar kırılgan, bir rüzgâr kadar savunmasız görünüyordu; ama hâlâ güzeldi, çok güzel. Hâlâ başı dikti, içinde fırtınalar dönerken bile bunu hissettirmemeyi bilen biri. Ona, bu yüzden âşık olmuştum.

‘’Liva,’’ diye seslendim. Başını çevirip bana baktığında o güzel gözlerini gördüm. ‘’Nasılsın?’’ Yanına oturup saçlarını kulağının ardına ittirdim. Rüzgârdan epey dağılmıştı. Gülümsedi.

‘’İyiyim, sen?’’

‘’Gerçekten iyi misin Liva?’’ O an kulaklığını yeni fark etmiştim. Çıkartarak kablosunu cebine sokuşturmaya çalıştı. ‘’Ne dinliyordun?’’ Telefonunun ekranını bana çevirdi.

No body, no crime- Taylor Swift.

‘’Bayılıyorum bu şarkıya.’’ Gözleri yeniden denizin dalgaları arasına kitlendiğinde sorumu bir daha tekrarladım.

‘’Liva, iyi misin?’’ Yavaşça doldu gözleri. Parmaklarındaki yüzükleri yerinden oynatıp duruyordu. Birkaç saniye denizi inceledikten sonra gözlerini gözlerime çevirdi.

‘’Ben küçükken uyumadan önce hep kitap okurdum. Genelde okurken uyuyakalırdım ve ışığım açık kalırdı. Babam ben beş yaşına kadar başucumdaki gece lambamı kapatmaya uğrar, alnıma bir öpücük kondurup giderdi. Hissederdim ama gözlerimi açmazdım, daha çok ilgilensin isterdim. Ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir tarihte, altı yaşımdan sonra, beni öpmeyi de bıraktı lambamı kapatmak için uğramayı da. Kahvaltılarda göz temasını çekti ve ona okulda bana montunu veren Berke’den bahsettiğimde eskisi gibi gülücüklü sinirini takınmadı. Beni artık sevmiyorsun demiştim, onu da duymamıştı zaten… Ya da duymazdan geldi. Bunlar ben yedi yaşındayken aşılamayacak bir duvar ördü önüme. Eğitimime, ilgi alanıma, karakterime ve en çok psikolojime etki ettiğinde annemin önerisiyle psikolojik destek almaya başladım.’’ Sesli bir nefes verdi ve gözlerini sımsıkı kapattı. Hala sorgudan çıkamamış gibiydi ve kendimi çok suçlu hissediyordum. ‘’Terapi aldığım süreçte babamı kendi içimde affettim ve onunla ilişkimi sürdürmeye devam ettim. Yaklaşık sekiz ay sonunda oldu bu, sekiz yaşıma az kala. Birkaç ay ilerlese de sonrasında o tuşlu telefonda oynadığımız mayın oyunu gibi birimizden biri o bombaya bastı, her şey eski ve beter haline geri döndü. Onu tekrar affetmek istediğimdeyse kaybettim… Yangında. Annemi de babamı da kaybettim.’’ Yanaklarına süzülen yaşları elinin tersiyle sildi. ‘’Hem annem hem de babam travmalarla dolu bir hayat bıraktı geriye. İyileşmek için attığım her adımda üç adım daha geri gittim, her defasında. O gün o sorguda beni değil, küçük Liva’yı deştiniz siz.’’

‘’Özür dilerim,’’ çıktı dudaklarımdan. ‘’Çok özür dilerim.’’

On dakikaydı, saymıştım. Tam on dakika boyunca beraber denizi izledik, o da konuşmadı bende. Onunla konuşmadan bile oturmak hoşuma gidiyordu. Rüzgâr estikçe saçlarından gelen vanilya kokusu burnuma geliyordu. Ciğerlerimi onun kokusu ile doldurmak için fazla fazla nefes alıyordum.

‘’Ben… Halledeceğim.’’ Gözlerimin içine dikti gözlerini. ‘’Sen nereden geliyorsun?’’

‘’Olay yerinden geliyorum, yeni bir vaka.’’

‘’Kime ne olmuş?’’ diye sordu umarsızca, ağlamadan sonra gelen o sakinlikle pamuk gibi görünüyordu. Gözlerinin etrafı kızarmış, dudakları kurumuştu.

‘’Maya diye bir kadın. Erkek arkadaşı geldi sonra, baya hesap sordu canı acıyordu.’’

‘’Maya mı?’’ dedi Liva kaşlarını çatarak. ‘’Soyadı ne?’’

‘’Kandemir.’’

‘’Ne? Sarışın mıydı, genç?’’ Sorusu beni de şaşırtmıştı.

‘’Evet. Nereden biliyorsun?’’

‘’Pars… O benim arkadaşım olabilir.’’

‘’Sen ciddi misin?’’ O an telefondan gelen bildirimle gözlerimi Liva’dan ayırdım. Bir mesaj.

‘’Maya Kandemir’in cep telefonunun şifresi kırıldı. Önemli bir bulgu bulundu, siber şube müdürlüğüne gelir misiniz Pars Bey?’’ (15.16)

‘’Telefonu siber şubedeydi, şifresi kırılmış. Gel gidelim Liva, belki biraz bilgi verirsen işimize yarar.’’ Liva başını salladı ama hala arkadaşının ölümünü algılamışa benzemiyordu. Banktan kalktık ve müdürlüğe gitmek üzere araca bindik.

Siber Şube’ye vardığımızda saat dörde yaklaşıyordu. Bahçe sessizdi ama içeride yoğun bir telaş vardı belli ki. Tam binaya doğru yürürken çınar ağacının altında iki siluet fark ettim.

Açelya… Ve yanındaki adam.

Gözlerim bir an dondu. Adam ona yakın duruyordu. Açelya bir şey anlatıyor, adam başını eğerek dinliyordu. Açelya'nın gözleri, o orman gözleri, başkasına dönüktü. O an zaman durmadı ama bıçak gibi ikiye ayrıldı içimde. İlk defa onu bir erkekle gördüm. İlk defa o başkasının alanındaydı ve ben sadece bir izleyiciydim. Dört yıldır, benden başka bir erkekle ilk kez…

Dudaklarım kurudu. Kalbimdeki boşluk, kelimelere dökülmeyecek kadar tanıdıktı. Ona dair her cümlemi içime geri bastırdım. Şimdi değil. Şimdi değil.
Onun geçmişinde olan biri miyim ben, yoksa geçmeye çalışan mı?

Liva sessizdi ama bakışları Açelya’nın yanındaki adamdaydı. Ceketimi düzelterek bir şey olmamış gibi davranmayı seçtim. İçeri girerken onların da arkamızdan geldiğini gördüm.

Odaya girdiğimde masada ekranlar açık, ışıklar yanıyordu. Herkes dosyalara gömülmüş haldeydi. Sonunda ben, Liva, Açelya ve yanındaki adam yan yana dizilmiş komiseri dinlemek için öylece durmuştuk. Adam, Açelya’nın koluna koymuştu avucunu. Ona destek olacak kişi sen misin puşt?

Açelya ne bana ne de Liva’ya bakmıyordu. Adamın gözlerinden çektiği gözlerini müdüre dikti ve önemli bulguyu duymak için öylece bekledi. Polis memurunun biri, bize doğru yaklaşıp önümüzde durdu. Elindeki belgeyi yavaşça uzattı ve alnındaki teri silerek yutkundu.

‘’Son arama kaydı bulundu.’’ Artık hepimizin gözleri kâğıt parçasındaki isim ve numaranın üzerine kaymıştı.

‘’Maya Kandemir’in son aradığı kişi, Füsun Açelya Saraç.’’

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ

2. BÖLÜM- KADEHİN DİBİNDEKİ GÜNAH

3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK