12. BÖLÜM- HANÇER
12. BÖLÜM- HANÇER
"Sen kendime doğru çevirdiğim bir bıçaksın!" -Franz Kafka
Karan, çocukluğundaki evin mutfağındaydı. Pencerenin önündeki masa hâlâ oradaydı. Masa örtüsünden çıkmayan kahve lekesi, sapı kopmuş mavi fincan, süt kokusu ve sıcak çikolata hazırlayan annesi. Beyaz bir elbise giymişti, ayakları çıplaktı. Yüzü gençti ama bakışları yorgundu, sanki zamanın her halini aynı anda taşıyordu. Geçmiş, şimdi, gelecek.
Pikaptan gelen ses eve, mutfağa ve Karan’ın içine neşe serpiyordu. Bir türkü, Keklik Gibi. Annesinin en sevdiği türkü.
“Oğlum…”
Ses, rüzgârın içinden süzülen bir ağıt gibiydi. Acılı ağıt.
Karan durdu. Kalbi göğsüne sığmıyordu. Birkaç adım attı, sonra dizlerinin üzerine çöktü. Elini uzattı, parmakları Karan’ın saçlarına değdiğinde o dokunuş bin yılın özlemi gibiydi; annesinin parmakları buz gibiydi.
‘’Anne…’’ çıktı dudaklarından, yutkundu ve heyecanla baktı. Gözleri ışıldıyordu. ‘’Sen çok üşümüşsün.’’ Kadın yavaşça arkasını döndü. Elindeki çay kaşığını masaya bıraktı ve Karan’a baktı. Uzun uzun, öylece.
‘’Yine geç kaldın Karan.’’ Kelimeleri ince bir bıçak gibiydi; kesmiyor ama derin çizikler bırakıyordu. Elbisesinin kolu, yavaş yavaş tutuşmaya başlamıştı. Alevler arttığında kadının nefesi kesiliyordu. ‘’Seni çok özledim, kara gözlü Karan’ım, oğlum.’’
‘’Anne!’’ Karan, alevleri fark ettiğinde söndürmek için koşuyor ama annesine varamıyordu. ‘’Anne, gelemiyorum. Anne.’’
Kadın yanmaya başlamıştı. Yere düştüğünde ocağa koyduğu süt, kaynayarak taşmaya başlamıştı. Annesi, Karan’ın gözleri önünde yanarak küle dönmeye başlamıştı.
‘’ANNE! HAYIR!’’
Yataktan sıçradığında tişört terden sırtına yapışmıştı. Yanağında kocaman bir yastık izi, yumruğunda kocaman yaralar vardı. Çarşafa sürülmüştü koyu kırmızı kanlar, parmaklarını saçlarının arasına daldırıp hızlı aralıklarla nefes alıp vermeye başladı. Göğsü o kadar fazla inip çıkıyordu ki, ne zaman rüyasında annesini görse kalbi göğsüne sığmayacak kadar büyüyordu sanki. Onun ölümünden, yaklaşık on beş yıldan beridir Karan uyumuyordu. Gece, gündüz uyanıktı. Bir insan uykusuz yaşayabilir miydi hiç? O yaşıyordu. Göz altlarındaki belirgin morluklar, annesinden sonra oluşmuştu ya da ellerindeki bitmek bilmeyen yaralar. Küçüklüğünden beri kendini umursamayan bir çocuktu, sanki bedeni kendine ait değilmiş gibi hırpalıyordu uzuvlarını. Elini bir yere çarpabilir, parmağını bir şey kesebilir, kolu bir yere sıkışabilir ya da ayağını her yere vurabilirdi; Karan Soysal’ın canı acımazdı, yemek yemez, uyumaz, yara almaz, Karan Soysal taştan yaratılmıştı. Kendisine hep bunu hatırlattı.
Oysa bu sabah kanayan yarası; Açelya içindi. Yıllar önce yine onun için yara aldığı olmuştu, sorun değildi. Pars ile konuştuğunu gördüğünde, onu yalancı konumuna koyduğunda, yavaş yavaş kendisine alıştıracakken bir anda kaybettiğinde Karan sarsıldı. Yumruğunu aynaya o kadar sert vurmuştu ki dört parmağının da eklem yerinde çok derin yaralar açmıştı.
Ayaklarını yataktan salarak yere bastığında zeminin serinliği ile biraz daha uyandı, gözlerini tamamen açtığında kalkarak yatak odasından çıktı. Banyoya ilerleyerek tokmağı çevirdi ve içeri girdi. Aynaya baktığında gözleri kıpkırmızı, göz altları mosmordu. Kendi kendine gözleri doldu; ama ağlamadı. Karan Soysal ağlamaz, gülmez…
Elini cama geçirdikten hemen sonra, ondan, Pars’tan şikâyetçi olmaya gitmişti. Bugün, Pars cinayetten yargılanacaktı. Mahkemeye gitmek için yüzünü yıkadı, üzerine siyah bir gömlek, siyah pantolon ve siyah bir kemer taktı. Siyah bir ceket giyerek resmi durmaya özen gösterdi, keşke Açelya’nın gönlünde de şık görünebilecek bir şey olsaydı, diye fısıldadı. Öyle bir seçenek yoktu. Üstelik Açelya, bugün Karan’dan daha da nefret edecekti. Önce suçladığı, sonra mahkemeye taşıdığı için… Er ya da geç ortaya çıkan gerçeklerle ona daha da yaklaşabilirdi ve önündeki tek ihtimal buydu. Açelya’nın annesiyle konuşmuştu, delillerle mahkemeye gelecekti. Mahkeme saat üçteydi. Evde ayaküstü bir şeyler atıştırdı, bir kupa kahve içti ve önce işe gitti. Birkaç saat aşina olduğu kan tüplerini inceledi, saç tellerini, parmak izlerini ve çamura bulanmış birçok eşyayı da. Birbiriyle bağlantılı ipuçları elinden geçmiş, düğümlerinin çözümleri kafasına işlemişti. Notlar aldı, düşündü. Açelya’nın oraya geldiği günü hatırladı, laboratuvara. Bitmiş kahve kupasını demir tezgâha bıraktı ve yanlışlıkla kırıp paniklediği artıkları faraş ile süpürdü. Orada Açelyasının yara izini öpmüş, ellerini tutmuştu. Karan dağınık çalışıyordu ve her yer her yerdeydi. O gün de öyle kırılmıştı birkaç parça tüp, olsun, onun için Açelya kırılmasın yeterdi.
Karan annesinin en sevdiği içecek sıcak çikolata diye onu kaybettikten sonra hiç içmemişti. Açelya yaptığında içti, on beş yıl sonra, ilk kez.
Karan, Açelya’yı hep çok sevdi.
Adliye koridorlarında yürüyordu, saat üç. Mahkeme salonunun önü boştu, içeri girdiğinde herkes yerli yerinde hâkimi bekliyordu. Açelya oradaydı, gözleri birbirine çarptığı an Karan duraksadı.
‘’Canımın canı,’’ diye mırıldandı kısık bir sesle, kendi bile duymamıştı. Açelya gözlerini Karan’dan ayırmıyordu. Ona öfke duyduğu yüz kilometre öteden belli oluyordu. Salonda Açelya, Açelya’nın annesi, Liva, Pars, Pars’ın avukatı ve Karan’ın avukatı vardı. Karan, avukatının yanına doğru ilerledi, Avukat Parla Kıran. Açelya, Parla Kıran’ı başka davalarda görmüştü ama Karan’ın avukatı olacağını ya da bu davaya onun da geleceğini bilmiyordu. Önce avukata, ardından Karan’a baktığında sertçe yutkundu. O onu da nereden bulmuştu, avukat mı kalmamıştı dünyada? Parla Kıran, çok hoş bir kadındı. Kariyeri kadar kendisi de güzeldi.
Salonda Uras da vardı. Karan onu fark ettiğinde öfkeyle soludu. Pars’ın avukatlığını yapacak kişi Uras’tı. Açelya ise hemen onların arkasındaki koltukta oturuyor, onlara yakın duruyordu. Çiçeğini oradan almalıydı Karan, o şerefsizlere onu bırakamazdı.
Salonun ağır kapısı gıcırdayarak açıldığında içerideki sessizlik daha da derine gömüldü. İnsanlar başlarını aynı anda çevirdi; siyah cüppesiyle içeri giren hâkim, arkasında zabıt kâtibi ve mübaşir ile birlikte ilerliyordu. Her adımı ahşap zeminden yankılanıyor, salonu inletiyordu.
‘’Hâkim Bey geliyor, lütfen ayağa kalkın!’’ dedi kalın sesiyle Mübaşir. Herkes yerinden doğruldu. Açelya titreyen ellerini kucağında kenetledi ve bakışlarını yere indirdi. Pars’ın boğazında düğümlenen nefes, sanki çıkmak için çırpınıyordu. O an kalpleri bir atmaya başlamıştı, Açelya, Pars kadar ürküyordu, Pars için. Hâkim kürsüye oturduğunda kısa bir sessizlik oldu. Önündeki dosyaları ağır ağır açıp gözlüğünü düzeltti.
‘’Bugün Osman Saraç’ın ölümüyle ilgili davayı görüşeceğiz. Sanık Pars Demir… Savunmanızı dinleyeceğiz.’’
Sözler havada yankılandı, bir an için zaman durmuş gibiydi. Açelya başını kaldırıp Pars’a baktı, gözleri yaşla doluydu. Pars derin bir nefes aldı fakat dudakları titriyordu. İşte o anda salonun bütün dikkati ona çevrildi, göz göze geldiler. Uras, Karan’ın gözlerine piç bir gülüş ile baktı ve Açelya’ya çaktırmadan biraz daha yanaştı. Karan boğazını temizleyerek alt dudağını dişlediğinde Uras emeline ulaşmış gibi görünüyordu.
Pars’ın boynundaki damar Açelya’nın dikkatini çekmişti. Ne zaman batırdığını düşünse boynundaki damar ortaya çıkardı. Açelya onu incelemek istese de, orası mahkeme salonuydu. Pars dönüp Açelya’ya baktı, gözlerinin içine, ardından önüne dönerek derin bir nefes aldı.
‘’Sayın Hâkim, Açelya Saraç benim yıllardır sevgilim. Evet, bahsi geçen olayda maalesef oradaydım. Açelya’nın abisinin, Gökalp’in en yakın dostuydum.’’ Pars, kararlı gözlerini Açelya’ya çevirdiğinde bu anı yaşayacaklarını tahmin dahi etmemişti. Onunla arası kötüydü; ama bunu istememişti. Sertçe yutkundu ve buruk bir bakışla hâkime yeniden döndü. ‘’Osman Saraç… Kız kardeşimi tehdit ediyordu. Nasıl olduysa kandırmış ve… Onu özel fotoğraflarını yaymakla tehdit etmiş. Bunu öğrendikten sonra adalete teslim etmek istedim, bir avukat arıyordum. Yaşımdan ötürü hiçbir avukat beni dinlemedi, alaycı bakışlarını unutamıyorum. Bir gün… Osman Saraç ile konuşmak için evlerine gittiğimde kavgalarına şahit oldum. Gökalp ve babası birbirine girmişti, Osman Saraç her zamanki gibi sarhoştu. Açelya kendisini odasına kapatmıştı, hep böyle yapardı. Annesi Efsun Hanım mutfaktan çıkmıyordu, kadının zaten bedeni morluk ve darp izleriyle doluydu, adamdan çok korkuyordu. Onları öyle görmek absürt değildi, evlerinden kavga eksik olmazdı. Bende oradan ayrılmak için dış kapıya doğru ilerledim ve ayakkabımın bağcıklarını bağlamaya başladım. Tam o sırada içeriden gelen büyük bir gürültü ile yerimden sıçradım, ateş. Salona geçtiğimde Gökalp’in elinde bir silah gördüm. Muhtemelen Osman Saraç’ı… Vurmuştu.’’ Derin bir çekti ciğerlerine ve gözleriyle mahkeme salonunu inceledi. Gözleri Karan’ı bulduğunda dudaklarını birbirine bastırdı ve göz temasını hızla keserek ifadeye devam etti. ‘’Osman Saraç yere yığıldığında Gökalp silahı yere bırakıp endişeyle evden çıktı. Orada ben ve yerde yatan o adam kalmıştı. Efsun Hanım içeri geldiğinde şokta gibiydi. Silah sesini duymuş olmalıydı, ağlıyordu. Ambulansı aradık ve adamı hastaneye kaldırdılar, kalbinden isabet eden kurşun, onu bu hayattan aldı. Çok geçmedi, bir saat içinde Gökalp’in cansız bedenini bulmuşlar. Onlara o gün, artık onları koruyacağımı söyledim. Açelya’yı yalnız bırakmayacağımı, ona abi ve baba olacağımı da…’’
‘’Hayır, hayır, hayır, hayır… Hayır. Salona gittiğimde Osman hala yaşıyordu sayın hâkim, onları kapıdan izledim… Her şeyi gördüm,’’ dedi Efsun Hanım itiraz ederek, yüksek sesle bağırıyordu. Kelimeler öyle titrek bir sesle çıkıyordu ki ağzından, ciğeri parçalanıyordu. İyi veya kötü, Osman onun eşiydi. ‘’Gökalp silahın arkasıyla Osman’ın başına vurdu, Osman yere yığıldı ama ölmedi. Pars, Gökalp evden çıktıktan sonra Gökalp’in bıraktığı silah ile Osman’ı kalbinden vurdu. Silah sesi oğlumdan değil, Pars’tan geldi… Ama oğlumun intiharını duyduktan sonra Pars’a sesim çıkmadı ve yıllarca bildiğimi ondan sakladım. Açelya çok kötüydü, onu sadece o toparlayabilirdi. Açelya, Pars’a hep âşıktı…’’ Karan sesli bir nefes aldığında Açelya dolan gözlerini ona çevirdi. Karan’ı kırmak istememişti, hatta ona yavaş yavaş inanmaya başlamıştı ama… Karan da ona yalan söylemişti, o da Liva ile ilişki yaşamıştı. Üstelik Pars’ı şikâyet etmiş, utanmadan bu salona gelebilmişti.
Karan yalancıydı. Yalanı ağzına yuva yapan yabancı.
Karan, Açelya’ya hiçbir zaman zarar vermedi ama ona yalan söyledi. Bu en acıtanıydı.
Açelya nefeslendi, duyduklarını sindiremiyordu. Çivi gibi mıhlarsan göğsüne, acı da güzeldir. Hem… Acıların çekici görünme gibi bir yanı da vardır.
‘’Pars, kızımı üzmeye başladıktan sonra ona, her şeyi bildiğimi söyledim ve kızımı üzerse her şeyi söylemekle tehdit ettim. Pars beni dinlemedi. Hem Açelya’yı üzdü, hem de ona hayatın yalan dedi. Ailen yalan. Sen yalansın. Her şeyin yalan…’’ Efsun Hanım, hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Karan’ın bakışları Açelya’sından ayrılmıyordu, onun göğsünde çevrilen bıçağı hissedebiliyordu ve dediklerini dinlediğini düşünmüyordu. Bir sonrakinde sen çevirirsin o bıçağı birinin göğsünde, Açelya.
Tam o an, Efsun Hanım’ı duyduğu an… Açelya’nın ona işaret verdiğini gördü. ‘’Sayın Hâkim, elimde Pars’ın Osman Saraç’ı öldürdüğüne dair bir kanıt var…’’
Açelya, başını sağa sola doğru hayır dercesine sallıyordu. Yapma anne, kanıt yok. Efsun Hanım, görmüştü kızını. Karan onları izliyordu. Efsun delilleri çıkartacağı an, Açelya kalbini tuttu. Yanında duran Avukat Uras onu tuttuğunda hızlı nefesle alıp vermeye başladı. Pars, Açelya’yı yok saymış, o an yalnızca Efsun Hanım’ın kendisini hapishaneye gönderebileceği kanıta takılmıştı.
‘’Açelya’nın odasına girdiğimde hiç iyi değildi. Yere çökmüş, elleriyle kulaklarını kapatmış, bir köşede hıçkırarak ağlıyordu. Açelya’nın panik atakları, ilk o gün başladı…’’ dedi Pars tek nefeste. Karan şaşırmış halde öylece baktı. Açelya’ya sorduğu soruyu hatırlamıştı.
Ne zamandır var bu panik ataklar?
Bilmiyorum, sanırım babamın ölümünden sonra.
Karan, karşıda duran Açelya’ya doğru hızla yürüdü. Açelya nefes alamıyordu. Tüm mahkeme ona dikkat kesilmişti.
Karan, ellerini Açelya’nın yanaklarına yerleştirdi ve başparmağıyla hafifçe okşamaya başladı. ‘’Buradayım… Açelya, buradayım. Bak gözlerime, gözlerimin içine bak…’’
‘’Sayın Hâkim, ben yapmadım.’’ Cümlesi yankılandı salonda, Pars hala kendini savunmaya çalışıyordu… Açelya bu haldeyken bile. Oysa az önce, babası öldükten sonra onu koruyacağımı söyledim, demişti. Panik ataklar geçirmeye o gün başladı, iyi değildi, ağlıyordu demişti. Pars, her zaman kendi çıkarı için ilişkiye girerdi. Ben, ben, ben… Dünya onun etrafında dönüyordu ve hep o’ydu. O.
‘’Açelya… Açelya’m, gözlerime bak… Benim güzel çiçeğim.’’ Açelya gözlerini açtı ve Karan’ın gözlerine baktı. Hala çok hızlı soluyordu ama Karan’a odaklanmıştı. ‘’Buradayım, bak. Yavaş yavaş nefes al, sakin ol…’’ Tüm mahkeme onları izliyordu. Karan’ın Açelya’ya olan ilgisi Pars’ın dikkatini çekse de, kendini korumak önceliğiydi. Liva, altındaki koltuğu sertçe oynatarak salonda büyük bir gürültü çıkarttığında Açelya yerinden sıçrayarak titremeye başladı. Yumruğunu iyice sıkmış, tırnaklarını derisine geçiriyordu. Karan, Açelya’nın yumruğunu büyük bir güçle açtı. Onun avuçlarının arasına kendi ellerini koyduğunda Açelya bunu algılayamamıştı. Tırnaklarını Karan’ın elinin üstündeki yaralara geçirdiğinde Karan’ın sesi çıkmadı. Diğer eliyle Açelya’nın kapattığı gözlerini okşadı. ‘’Aç hadi, görebilir miyim o orman gözlerini?’’ dedi çok kısık bir tonda. Herkese bağıran, kalın sesiyle bilinen Karan, o an o kadar sakin bir tonda konuşuyordu ki Liva mahkeme salonunu terk etti. ‘’Benim yeşil gözlüm, bak bana.’’ Elinin dört yerinden de kanlar akıyordu ama onun umurunda olan tek şey, Açelya’ydı. Tırnaklarını yavaşça gevşetti ve gözlerini açarak tamamen kendini bıraktı Açelya. Karan onu kollarının arasına aldığında başını eğip göğsüne denk gelen saçlarını kokladı.
Açelya’yı panik atak geçirirken sakinleştirebilen tek kişi Karan’dı.
Karan’ın kokusunu aldığında kalp atışları normale dönmeye başlamıştı. Karan onu ellerinden tutarak salondan çıkarttıktan sonra kısa süre içinde mahkeme bitmişti. Efsun, kızı Açelya için endişelenmiş, kanıt göstermemişti… Hâkim büyük bir öfkeyle salonda gezdirdi gözlerini.
‘’Efsun Hanım, yalnız ifade işe yaramaz. Kanıt gerekir, belli ki hiçbir kanıt yok,’’ dedi ses tonunu sabit tutarak. Tokmağı vurarak ayağa kalktı. ‘’Karar! Dava ertelenmemek üzere sona ermiştir. Pars Demir, delilsiz sorgulanarak serbest bırakılmıştır.’’
Herkes salonu boşaltıyorken Pars gülerek orada kaldı. Kapının önündeki koltuklarda oturan Açelya ve Karan’ı görüyordu çıkanlar. Açelya iyiydi.
‘’Yeter tamam, iyiyim,’’ diye mırıldandı Açelya, ellerini Karan’ın ellerinden çekerken onun elini nasıl deştiğini anladı, dört yerden o kadar derin batırmıştı ki tırnaklarını kan durmamıştı. ‘’Özür dilerim, ben mi yaptım?’’
Karan’ın yumruk attıktan sonra açtığı yaraları kanatmıştı Açelya, bu yüzden yaralar daha da derinleşmişti.
‘’Hayır, sorun değil.’’ Açelya’nın gözlerindeki öfke, Karan’ı kırmıştı. ‘’Ben sana su getireyim, bekle burada.’’ Koltuklardan kalktığında Açelya arkasından onu izledi. Koridorda ilerledikçe ondan ne kadar uzaklaştığını algılıyordu, istemiyordu gitmesini… İlgisi hoşuna gidiyordu. Gözlerini kapatıp derin bir iç çekti ve kendine gelmek için elleriyle başını tuttu.
‘’İyi misin Açelya?’’ Bu sesi tanıyamamıştı, gözlerini açıp başını kaldırdığında gördüğü kişi Uras’tı.
‘’İyiyim, oluyor bazen,’’ dedi gözlerini kaçırarak. Uras, Açelya’nın yanına oturup gözlerinin içine baktı.
‘’Babandan sonra mı başladı?’’ dedi çekinceli bir sesle, cübbesini çıkartarak dizlerinin üstüne koydu ve Açelya’nın koluna dokundu. ‘’Hiçbir şey senin suçun değil.’’ Açelya’nın gözleri Uras’ın gözlerine çevrilmişti. ‘’İstersen yanında olabilirim.’’
‘’Ben-‘’
O an Uras’ın kolundan tutarak tek hamlede karşısına dikti Karan. Elindeki suyu koltuğa bıraktı. Uras’ın kulağına yaklaştı ve öfkeyle fısıldadı. ‘’Seni uyardım.’’ Dişlerini sıktı, belinden çıkarttığı silahı kimse görmeden Uras’ın karnına dayadı. ‘’Öldürürüm seni… Açelya’ya bir daha dokunursan, seni öldürürüm…’’ Silahı yeniden beline koyduğunda Uras burnundan soluyarak oradan ayrıldı. Açelya silahı görmemişti. Ayağa kalkıp Karan’a baktı.
‘’Müdahale için teşekkür ederim, panik atak için… Ama hayatıma karışamazsın. Bir daha Uras’a dokunma.’’ Efsun köşede onları izliyordu, Açelya annesinin yanına ilerleyerek onunla birlikte oradan ayrıldı. Karan arkalarından bakakaldı.
Efsun ve Açelya adliye bahçesine çıktıklarında kadın sinirle kızına baktı. ‘’Açelya, neden Pars’ın ceza çekmesine engel oluyorsun. Baban öldü Açelya, algıların nerede?’’
‘’Bana elindeki delili ver anne, gerektiğinde elimde onu tehdit edebilecek bir şeyim olsun.’’
‘’Sana nasıl güveneyim? Sen Pars’ı hiç satar mısın.’’
‘’Sana söz veriyorum, bir gün gerektiğinde bu delili kullanacağım.’’ Annesi, Pars ile yıllar önce konuştuğu ses kaydının USB’sini Açelya’ya uzattı. O ses kaydında Pars’ın tüm itirafı vardı. Öldürdüğü, sakladığı, kahramanlık yaptığı tüm palavralar. ‘’Teşekkür ederim, söz,’’ diye yineledi Açelya. Gözü kararmıştı. ‘’Pars’ı tanımıyormuşum,’’ dedi yanaklarından yaşlar süzüldüğünde. ‘’Tanıdığımı sandığım kişiyle yeniden tanıştım, üstelik ona yıllardır yabancıymışım.’’ USB’ye bakarken elleri titriyordu. ‘’Ellerimi tuttuğu ellerine, babamın kanı bulaşmış. Yıllarca kanını bana bulaştırmış, pisliğini, canavarlığını… Katillerin de kalbi varmış, bak, Liva’yı pamuklara sarıyor,’’ dedi kendi kendine. Annesi kızının o halini görünce içi parçalandı; ama tepkisizdi. ‘’Liva gibi olamadım.’’
Karan’ı adliyeden çıkarken gördüğünde önüne döndü, ağladığını görsün istemiyordu. Karan çoktan Açelya’nın gözyaşlarını görmüştü ama oraya gitmek, varlığıyla rahatsız etmek istemedi. Efsun, Karan’ı gördüğünde ona gülümsedi. Yerinden kalkıp merdivenlere doğru ilerledi ve Karan’a kocaman sarıldı.
‘’Oğlum…’’ dedi tüm içtenliğiyle. ‘’Açelya’m sana emanet oğlum, ben döneceğim bugün,’’ diye fısıldadı. Açelya’nın duymadığını sanmıştı ama Açelya hepsini duymuştu, onlara duyduğunu hissettirmedi.
‘’Açelya’ya gözüm gibi bakacağım, o, bunu istemese de yapacağım.’’
Gece kararmış, akşam olmuştu. Açelya elindeki anahtar ile Pars’ın evine girdiğinde büyük bir sessizlikle karşılaştı. Onda kalan anahtarı geri vermemişti ve Pars’ın evinde bir şey arayacaktı. Ne aradığını, orada ne işi olduğunu bilmiyordu ama arıyordu. Bir şey bulmalıydı. Işıklar kapalı, sessizlik korkuyla kaplıydı. Evin ortasından geçen dolunayın ışık huzmesi, odayı ortadan ikiye ayırıyordu. Eski koltuğun yanına doğru ilerledi, üzerinde unuttuğu tişörtü gördü. Alıp kokladığında kokusunu ne kadar özlediğini fark etti. Geri yerine bırakıp ortadaki masayı inceledi, sigara paketini, izmaritle dolu küllüğünü, televizyon kumandasını ve Açelya’nın yıllar önce hediye ettiği gümüş kaplama çakmağını… Liva’nın haberi yoktu anlaşılan. Masanın en ucunda, yarısı aşağıya sarkan siyah bir defter gördü Açelya. Usulca yaklaştı ve defteri alıp koltuğa oturdu. Siyah defterin üstü toz tutmuştu, parmaklarıyla silerek kapağını açtı ve ilk sayfayı okudu.
Açelya.
Açelya’nın kalbi göğsüne sığmayacak kadar büyümüş gibiydi, nabzı öyle hızlanmıştı ki sertçe yutkundu, diğer sayfayı çevirip okumaya başladı.
Zamanın unuttuğu bir ev. Duvarlar çatlamış. Tavan sarkıyor. Gece olunca içimde birileri uyanıyor. İsimlerini bilmiyorum ama hepsi bir acıyı fısıldıyor. Sustukça büyüyorlar. Konuştukça ben küçülüyorum. Bir sigara daha yakıyorum. Yerdeki beton kadar soğuk her şey. O an yan yana, iki yorgun parmak arasında dumanla dans eden iki geçmiştik. Sen ve ben Açelya… İçimi titreten o suskunluğun ortasında, sana bakmadan seni düşündüm. Ciğerimde biriken külle anlatmaya çalıştım içimde dönen o kara rüzgârı. Bir kelime söylesem dağılırdık biliyorum. Sessizlik en sağlam yalanımızdı belki de. Seninle yan yana ama asla aynı yerde değildik. Sigaranın ucundaki ateş gibi, yakıyor ama aydınlatmıyor. Yüzünü çalmıştı gece; ama ben ezberlemiştim zaten her çizginde biraz kendimden vardı. Bir nefes daha çektim içime, çektiğim duman değildi. Sendin. Yarısı çoktan tükenmiş bir biz ’in son nefesiydin.
Açelya sesli bir nefes vererek birkaç saniye durdu, ardından gücünü toparlayıp okumaya devam etti.
Gündüzleri insanlar gibi davranıyorum. Adımlarımı sayıyorum. Kelimelerimi seçiyorum. Gülümsüyorum bile ama hepsi bir tiyatro. Perde hiç inmiyor, alkış da yok. Sadece ben varım. Bir de yokluğun. Arada sırada bir şarkı duyuyorum uzaktan. Eski bir melodi. Bana ait olmayan bir hatıra gibi. Ağlamıyorum. Artık hiçbir şey gözlerimden çıkmıyor; çünkü içimde ne varsa gömmüşüm çoktan. Gözlerine dalıyorum, en içine. Gözlerin şiir yazmaya fazla müsait. Uysal bir adam olsaydım çoktan şair olurdum uğruna. İki kere iki, dört, elde var sen.
Bir gün kalbini kıran keskin bir cümle olurum sana, Açelya. Yâd edersin anılarımızı, fısıldarsın adımı kimseler duymadan. Sen bilirsin, ben bilirim, eski biz biliriz, bizi, eski bizi.
Biri Açelya’nın kalbinin tam ortasını deşmişti, öyle çok kanıyordu ki durduramıyordu. Öylece yere bakıyordu, küçük defteri koltuğa bıraktı ve ellerini birbirine kenetleyerek dizlerinin üstüne koydu.
Tam o an, sadece bir saniye içinde kafasının üstüne bir şey değdi. İrkilerek geriye döndüğü an boynunun dibine yaklaşmış Pars’ı gördü. Pars usulca Açelya’nın saçlarına doğru eğildi, ciğerlerine çekti o çiçek kokuyu.
‘’Pars,’’ çıktı dudaklarından Açelya’nın. ‘’Sen katilsin.’’
Pars parmaklarını Açelya’nın boynuna yerleştirerek yavaşça okşamaya başladı. ‘’İstemedim Açelya… O gün oraya babanı öldürmek için gelmedim, sana yemin ederim.’’ Açelya’nın tüyleri ürperdi. Yaptığı konuşma ve dudaklarından çıkan sözcüklerin gerçekliği, sert bir tokat atıyordu her defasında.
‘’Ama öldürdün…’’ dedi sesinin titremesine engel olmadan.
‘’Baban… Kardeşimi tehdit ediyordu Açelya.’’ Koltuğun çevresinden dolanarak Açelya’nın yanına oturdu. ‘’Ama sana yemin ederim, o gün Gökalp için gelmiştim, öldürmek için değil.’’ Parmaklarını Açelya’nın çenesine yerleştirerek biraz daha yaklaştığında aralarındaki rüzgârın geçtiği boşluğu dahi kapattı, dip dibelerdi. ‘’Abin babanı öldürmeye kalktığında, elime fırsat geçti… Hem, baban kötü biriydi.’’
‘’Onu seviyordum,’’ dedi Açelya. ‘’Bazen kötü insanları severiz… Sende kötüsün… Babamda kötüydü…’’ Ağlamaktan şişmeye başlamış göz kapakları, artık Açelya’ya ağır geliyordu. ‘’Baban değilim, demiştin, babamı öldürmüşsün…’’
Pars’ın sol gözünden bir yaş damladı yanağına, daha önce bu anın bu kadar ağır olacağını bilmiyordu.
Pars, Açelya ile çıkarken hiç ağlamadı; çünkü bütün gözyaşlarını onunla yüzleşeceği güne saklıyordu. Bugüne.
Pars, Açelya’yı seviyordu, yalnızca âşık değildi. İşlediği suçtan ötürü çektiği vicdan azabı, ona başka duygular beslemesine izin vermiyordu. Babasının kalbine sıktığı bir kadına âşık olamazdı. Ayrıca Pars’ta narsistçe tavırlar vardı. Bugünün geleceğini bildiği halde hep kuyruğu dikti ve çıkarı için her şeyi yapmıştı; ama hiçbir zaman Açelya’dan nefret etmedi. Ona iyi davranıyor, gözünün önünde tutuyordu ama ilerleyemiyordu. Karan’ın her şeyi bildiğini, ona geldiği gün anladı. Karan’ın Açelya’nın kalbini eninde sonunda kazanacağını bilmek ona aptal gibi hissettirdi.
‘’Göğüs kafesimde hançer çevirip duruyorsun,’’ dedi Açelya. ‘’Nefes alamıyorum Pars… Yamayamıyorum deliğini.’’ Pars, ağlıyordu. ‘’Ben sana nasıl veda edeceğim,’’ dedi hıçkırıklarının arasında. ‘’Aramıza nasıl duvar öreceğim?’’
‘’Özür dilerim,’’ dedi. ‘’Hiçbir şey geri gelmeyecek, zamanı geriye almayacak ama özür dilerim.’’ Açelya toparlanmaya çalışarak sesli bir nefes aldığında Pars onun yanaklarını ıslatan gözyaşlarını sildi. Açelya, onun dokunmasını çok özlemişti ve şimdi bir katilin onun gözyaşlarını silmesine izin veriyordu.
Açelya, babasını öldüren katilin, gözyaşlarını silmesine izin veriyordu.
Pars katil sayılmazdı, değil mi Açelya?
‘’Senden korkuyorum… Sen katilsin.’’
‘’Beni seviyorsun,’’ dedi Pars mırıldanarak. ‘’Sen beni biliyorsun, ben canavar değilim.’’ Açelya başını salladı.
‘’Seviyorum.’’
‘’Beni seviyorsun,’’ diye yineledi Pars. ‘’O adamla birliktesin, neden Açelya.’’
‘’Karan mı?’’ diye sordu Açelya kaşlarını çatarak.
‘’Hangi puştsa.’’
‘’Birlikte değiliz,’’ dedi Açelya tek nefeste.
‘’Öyle görünmüyor.’’
‘’O beni anlıyor,’’ diye mırıldandı ve iç geçirerek Karan’ı hatırladı. Pars’ın elleri yüzündeyken, Karan’ı düşündü.
‘’Anlatırsan bende anlarım.’’
‘’O anlatmadan anlıyor…’’
Uzun bir sessizlik sürdü, Pars ellerini Açelya’dan çekerek gözyaşlarını sildi. ‘’O bir piç,’’ diye fısıldadı.
‘’Neden ona hakaret ediyorsun?’’ diye sordu Açelya, canı acıyordu çünkü biraz sonra soracağı sorunun cevabını biliyordu. ‘’Benimle gördüğün için değil di mi, Liva’nın eski ilişkisi olduğundan…’’ Pars sessizdi, Açelya artık her şeyin farkındaydı ve ona acımayacaktı. Üstelik Karan’ın tarafına geçecekti.
Açelya ayağa kalkarak öfkeyle kapıya ilerledi. ‘’Bir daha Karan’a hakaret etmeyeceksin,’’ diye bağırdı. Tüm salon onun sesi ile inlemişti. Söylediği cümle duvarlardan çarpa çarpa Pars’a tokat gibi sekmişti. ‘’Liva…’’ dedi Açelya, tam kapının tokmağını çevirirken durdu. ‘’Liva senin katil olduğunu biliyor değil mi?’’ Pars’tan hala ses çıkmıyor, koltukta başını yere eğmiş oturuyordu. Bitmiş bir haldeydi. ‘’Ve hala yanında… İkinizde iğrenç insanlarsınız… Bir daha sakın benim ya da Karan’ın karşısına çıkmayın Pars.’’ Kapıyı açtı ve çıkmadan önce son bir kez daha duraksadı. ‘’Nefret ne güçlü bir duygu, artık senden nefret bile etmiyorum.’’
O evden çıktı, ıssız sokakta, attığı her adımda daha da deşildi kalbinin ortası. Nefes alamadı ama yürüdü.
Buradayım, diye fısıldadı kendine. Kollarını birbirine sardı ve kendine sarılarak ağlamaya başladı. Zambaklar, ıssız yerlerde çiçek açar Açelya. Çiçek aç, Haziran’ın bir gece yarısında, hep olduğu gibi, zambak yatağı gibi… Lethe’nin unutturamayacağı zambaklardan.
Liva.
İstediğim durağa vardığımda metrodan inerek asansöre yöneldim ve saniyeler içinde üst yola çıktım. Kafamda binlerce düşünce, farklı insanlar, tuhaf karakterler ve egzotik evrenler vardı. Evimde, çalışma köşeme ulaşır ulaşmaz deli gibi roman yazmak istiyordum. Ayakkabımın değdiği yerdeki yapraklar sağa sola uçuşuyor, tüm yolu kaplıyordu. Sonbaharı seviyordum, her yıl ayrı güzeldi. Bir cuma gecesi huzuru doldu içime. Her nefeste sessizlikle karışıp bütün oldum. Tıpkı koltuğun bir kenarında unutulmuş herhangi bir yapboz parçası gibi. Bazen en önemli kısımdan, bazen yerin, göğün, bulutun yerinden. Gecenin karanlığı örtemedi içimdeki sesleri. Buna kısaca kafamdaki insanlar diyordum ben hep. Sonra fark ettim ki her birinin ele alınması, sayfaya dökülmesi gereken bir hayatı var. Onları yazmaya başladım. Yazdıkça yazdım. Adımlarım bir cümleye tekabül ediyordu.
Adım bir, göğsümdeki sancı, kaçarken kendime çarptığımdan.
Adım iki, yolun sonunda hiç yaşamamış gibi hissetmekten kaçtığımdan.
Adım üç, ölümden korkuyorsam yaşamayı bilmediğimden.
Adım dört, adım beş, adım altı… Eve gidene dek her adımda aklımdan geçen düşünceleri farklı cümlelerle kendime açıklıyordum. Hiç susmayan bir zihin ile baş başa kaldığınızda bazen kendi kendinize soru sorup yine kendinize cevap verebilirsiniz ya da baş ağrısından yatakta kıvranabilirsiniz. Kaçıp kurtulmak istediğin şey ne ise onu o kadar çok düşünürsünüz ki en son yine ona boğulursunuz. Ona hapsolur, onun içinde solur, zamanla yıpranırsınız. Nefes diye aldığınız ciğerlerinizi çürütür.
Kitabın başrolü olduğum halde yan rolmüş gibi göründüğü için kendimi yargılıyorum, annemden bunu öğrendim, yargılamayı. Koşullar ne olursa olsun sorumlu her zaman bendim. Uçan kuşun kanadı kırılsa bendim suçlu, ya da dünyada yangınlar, patlamalar olsa da. Kimsenin sevmediği, birçok kitapta arka plana attığı o kişi benim; ama benim bir hayatım var.
Ben Liva. Liva Tamay.
Kim olduğumu, nasıl bu hale geldiğimi ve nerede olduğumu bilmiyorum. Kitaplarda okunan ve sevilmeyen, göz ardı edilen o karakter olmak istemiyorum; ama hep orada oluyorum. Benden hep çok kolay vazgeçildi, görülmek için insanların verdiği çabanın on katını verdim, yine de görmediler. O kadar fazla başkasını düşündüm ki, bir kez dönüp kendime bakma şansım kalmadı. Koşullar ne olursa olsun hep öncelikli biri vardı, o ben değildim. Ne kendi hayatımda, ne de başka birinin hayatında ilk sırada olamadım. Bütün duygularımı o kadar yaşadım ki, geriye hiçbir şey kalmadı. Sevinç, acı, hiçbir şey… Öz ailesi ile bağ kuramamış, sevgi görememiş bir kadın olarak evlat edindiğim aile tarafından da geri bırakıldım. Pars’tan önceki ilişkim de öyleydi. Annem, babam, diğer insanlar ve eski ilişkim, kurtarıcım…
Çocukluğumdan beri, gece yürüyüşlerimde fark etmeden başkalarının bahçelerine girerim. Bunu algıladığımda yanlış bir şey yapıyor gibi hissetmiyorum ve iyi geliyor. Sanırım bir anlığına kendi hayatımdan sıyrılıp başkalarının dünyalarına girmek, yaşıyor gibi hissettiriyor. Yaşıyor gibi evet, nefes alıyorum ama yaşadığımı hissedemiyorum. Birinin sana değer vermesi ne demek bilmiyorum, ya da yükünü hafifletmek için çabalaması.
Her zaman her şeyin en doğrusunu yapmak zorunda değildim. Bunu yargılanmaktan sıkıştığım bir gece yarısı anladım. İnsanım, hata yapabilirim, şaşabilirim, şaşırtabilirim. Bazen bile isteye bile hata yapabilirim. Bir şey anlamıştım.
İyi şeyler, beklenmeyen hatta ürküten yerlerde olur ve bu çelişki, ilişkilerdeki haz ve acı arasındaki bağı anlatır.
İyilik, sıcak bir silahtır.
Yaşarsın ve biter, vurmak ve ölmek gibi kısmen.
Birinde iz bırakmak istersen, canını acıtırsın. Seni unutmaması için iyi değil; kırıcı olmak iş görür.
Annemin, bana yaptığı gibi, yargılamak.
Son dönemlerde Pars’ta kalıyordum, eve geldiğimde onu bulamadım. Bana verdiği çalışma masasına oturdum ve bilgisayarı açarak kitap dosyamı açtım. Yazmaya başladığım an aşağı kattan gelen kapı kapanma sesini duydum, Pars olmalıydı.
‘’Liva!’’
‘’Odandayım!’’
Sırtım kapıya dönük, hala kitaba birkaç cümle yazıyordum. Omzumun üstünden uzatılan lale buketi ile gözlerim kocaman açıldı. Şaşkınlıkla arkama döndüğümde aldığı çiçekleri bana uzattı. Kocaman lale buketi…
‘’Nereden biliyordun?’’ dedim gözlerim dolduğunda. Bana doğru yaklaşıp gülümseyerek gözlerimin içine baktı. Gözleri kızarmıştı, ağlamış mıydı? ‘’Sen ağladın mı?’’
‘’Teşekkür ederim,’’ diye fısıldadı boşta kalan elimi tutarak. ‘’Hala yanımda kaldığın için, teşekkür ederim.’’
‘’Ben seni gördüm Pars, gözlerinin içini gördüm, kasıtlı yapmayacağını biliyorum,’’ dedim ama başıma inanılmaz bir ağrı saplanmıştı. Gülümseme yüzümden silindiğinde ciddiyetle Pars’ın yüzünü inceledim. ‘’En azılı katil bile olsan… Sana aşığım…’’
Arama sesi ile irkildiğimde telefonumun çaldığını fark ettim. Elimdeki laleleri masaya bırakıp telefonu aldım ve aramayı yanıtladım.
‘’Efendim Süveyde?’’
‘’Liva, buraya bir savcı geldi, seni sorup gitti az önce.’’
‘’Nereye?’’
‘’Bizim mekân, pub.’’ Savcı… Açelya.
Keyfim yerine gelmişti. ‘’Ne olmuş?’’ dedim kıkırdayarak.
‘’Gizem ölü bulunmuş, seri katilden şüpheleniyorlarmış; ama o kadın Gizem’i pub’a her geldiğinde yanımızda gördüğü için bize sormak istemiş.’’ Kahkaha atmaya başladığımda Pars yüzüme bir şey anlamayarak bakıyordu.
‘’Gizem mi ölmüş?’’ dedim, keyifle kilit noktanın ne zaman çözüleceğini merak ediyordum. Odadan çıkarak Pars’tan uzaklaştım ve telefonu yeniden kulağıma aldım.
‘’Karan, Açelya’ya katilin kim olduğunu söylememiş mi hala?’’