16. BÖLÜM- KUZULARIN SESSİZLİĞİ

 16. BÖLÜM- KUZULARIN SESSİZLİĞİ

"...herkes, kendi çarmıhını sırtında taşır." -Samuel Beckett

Bazen bir cümlenin ortasında kendi sesimi duyduğumda korkuyorum. Tanıdık ama yabancı çıkan o ses, bana ait ama aynı zamanda hiç ait olmaması gereken bir tınıda. Babamın sesi gibi. Keskin, sert ve insanı ezen ton... Aynı onda duyduğum gibi çıkıyor ağzımdan kelimeler. O an kendimden uzaklaşıyorum, sanki ben değilim konuşan. Çocukken kafamda kurduğum o tatlı dairede bu seslere yer yoktu. Sözcüklerin silah gibi kullanılmadığı bir yerdi orası. Gerçekten anlamasa da herkesin birbirini anlamaya çalıştığı, yükselen seslerin olmadığı bir ev düşlemiştim. Bunu kafamda kurarken içimde büyüttüğüm öfkeyi de o yapının temeline gizlice yerleştirmişim. Meğer sadece dış dünyanın kırgınlıkları değilmiş insanı yaralayan; bazen insan en yaralayıcı olanı kendi içinde taşıyormuş her yere. Kaçıyormuş ama yanında götürdüğü kendiymiş.

Zaman geçti, ben yürüdüm ve hep aynı tokat atıldı yanağıma. En çok ben bağırıyordum susarak, en çok ben incitiyordum nadiren araladığım dudak aramdan çıkan sözcüklerle. İnkarıma karşılık, asla onun gibi olmayacağım, dediğim babama dönüşüyordum yavaş yavaş. Belki o da iyi bir insandı, tıpkı benim gibi; ama öfkesiyle baş edemiyordu. Ve şimdi ben aynı çukurun içindeydim. Aynı derinlik, aynı karanlık, aynı bilinmezlik. Konuşmazsam ve yanıt beklemezsem incinmezdim ama babamla iletişim kurmak küçük Mavi için çok önemli bir eylemdi. Onu sevdiğini söylemek ve karşılığını almakta. Gazabına uğramamak için bağırıyor, savunma olarak sunuyordum. Bu kalıp benim gardımdı. Kurallar sadece rutini değil, güvenliğimi ifade ediyordu. Kuralları hiçe sayan herkes tehdit gibi geliyor, sinirleniyor ve hatta onları düzene sokmak için tepki veriyordum.

Okulda öğretmenler tarafından fark edildim ve oylama yapılmaksızın sınıf başkanı seçildim. Ödev kontrolleri, öğretmen gelmeden uslu durmayan çocuklar ve diğer kontrol görevleri de sorumluluğuma yüklendi. Tıpkı müfettiş gibi hissediyor, sınıfa girip tek tek denetliyordum. Herkesten önce geliyor, defter- kitapları kontrol ediyor, cep telefonu ve makyaj malzemelerini saklayanları ifşalıyordum. Herkes ama herkes benden nefret ediyordu. Dışlanmıştım. Beni gördüklerinde tıpkı bir öğretmen görüyor gibi sırt çevirip kayboluyorlardı koridorlarda. Lavaboya girdiğimde sevgililerini anlatan kızlar susuyor, sigara içenler panikleyip orayı terk ediyordu. Kendimi canavar gibi hissetmiştim ama annem bununla gurur duydu. Anneme ne denli sorumluluk sahibi olduğumu anlatan öğretmenlerim sayesinde ailemin gururu oldum belli süre. Disiplinin beni daha güçlü yaptığını sanıyorken yalnızlaştırdığını fark edemedim. Babamın bir gün, senin gibi biri arkadaşım olsaydı asla sırlarımı anlatamazdım, demesi hâlâ kulaklarımda. Eserinle gurur duymalısın baba, ben senim.

Ben Mavi.

Canavarın tekiyim, pisliğim ve hepinizden nefret ediyorum.

Az önce son ritüel cinayetimi işledim. Yedi ölümcül günahın yalnızca biri kaldı, o'na, Açelya'ya. Zamanı geldiğinde öfkemi öyle derin göreceksin ki bir daha asla eski o olmayacak, Füsun Açelya Saraç.

Sana planımı bekliyorken cinayetler daha vahşi bir hale bürünecek, artık bu kadar kolay olmayacak hiçbir şey. Derin bir tıkanıklık sonrası bulmuştum ne yapacağımı. Sarı erkeklerden başlayacaktım. Koca bedenlerini küçük parçalara doğrayıp farklı klozetlere dağıtacaktım. Her tuvalete eşit parçalar... Ardından sifon. İşte tertemiz bir yöntem daha. Yolumu daha da açacak, daha iyi saklayacaktı.

Testerenin ucunu boğazına değdirdiğimde sessizce gülümsedim. Ilk önce ortadan ikiye ayırmaya başladım. Parçalara ayrılan kısımların derisini yüzerek devam ettim. Ardından böldüğüm yerleri daha da bölerek küçük parçalara ayırdım. Kemikler sıkıntı çıkartıyordu ama hallediyordum. Derinin tadı tuzu gibiydi kemikler, en sona bıraktım. Göğsüne kadar sıyırdığım deri parıldıyordu. Gözlerim ışıl ışıldı ve yüzüme kan damlaları sıçramıştı. Sol elimden eldivenimi çıkartıp dudağımın kenarına sıçramış kana parmak bastım, dilime sürüp tadına baktığımda içim ürpermişti, tadı çok güzeldi. Taze kan kadar iyisi yoktu. Sıcak, koyu ve keskin.

Ben sana ceza vermem, Açelya. Sen ateşin ta kendisisin ve kendine sorduklarınla yakıyorsun o ateşi. Ben sana ayna tutuyorum. Kendi gölgene baktığında ne gördüğün, işte o senin gerçek sınavın.

Ben gölgenin içinde gizlenmiş bir çift gözüm.

İki bebek...

İki hayat...

Her cinayet, bir sırrı kazıyor yerin altından.

Mavi'nin Resitali başlıyor.



Açelya.

''Bu belgeyi nereden buldun?'' Gözlerimi Efsa'ya doğrultarak yaslandığım duvardan kalktım. Efsa ellerini önünde birleştirmiş bana bakıyordu.

''Size geldi savcım.''

''Yani?'' dedim sorgulayıcı bir sesle. ''Bana neden kaç yıl önce açılıp kapanmış bir dosyaya dair belge gelsin?'' Dudaklarını ıslatarak saçını kulağının ardına itti Efsa. Ardından yeniden parmaklarını birbirine değdirerek işaret parmağındaki yüzüğü yerinden çıkartıp takmaya başladı.

''Ne belgesiymiş ki savcım?'' Gözümün önünde bu kadar mimik ve el hareketi yapması alışık olmadığım bir durumdu. Efsa'yla iki yıldır çalışıyordum ama onu hiç bu kadar stresli görmemiştim. Türkiye'nin en güçlü yeraltı mafyalarının davaları dönerken bile oldukça sakin görünüyordu.

''Okumadın mı Efsa?''

''Bunu okumam gizlilik ihlali olur diye düşündüm savcım.''

Genellikle, savcının yanında çalışan kişiler savcı adına yazışmaları düzenleyebilir, belgeleri toplayabilir ve sıradan işler için yardımcı olabilirler. Ancak gelen mektupların içeriği hukuki veya özel bir anlam taşıyorsa, bunlar savcı tarafından gözden geçirilmeden geçilmez. Birçok durumda, savcı yardımcılarına sadece işle ilgili belgeleri inceleme yetkisi verir, ancak hassas veya kişisel bilgileri içeren belgeler genellikle doğrudan savcı tarafından incelenir. Stresli oluşunu özel hayatıyla ilgili bir meseleye bağladım ve sakince gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Karan gerçekte kimdi ve neye dair delil karartmıştı bilmiyordum, ancak dosya kapanmıştı. Belli ki bir iftira ya da çok küçük bir durumdu. Belki bir yanlış anlaşılma. Karan kötü biri değil, evet Açelya. Derin nefesler alıp verdim. Soluma döndüğümde Pars orada, bana bakıyordu. Başımı sallayarak anlamayan gözlerle ona baktım.

''Meyve mi vereceksin?'' dedim öfkeyle, ona en son benden ayrıldıktan sonra bu kadar öfke hissetmiş, birkaç yıl boyunca sürdürmüştüm. Yeniden duygusallığa kapılmadığıma, ona öfke hissedebildiğime az da olsa sevindim.

''Ne?''

''Ağaç gibi dikilme, işine bak.'' Adliyede kimseyle bu üslupla konuşmazdım ama o, Parstı. Yavaş adımlarla yanımdan geçtiğinde bakışlarımı Efsa'ya çevirdim ve kaldığım yerden belgeyi sorguladım. Maya Kandemir davasında bana inanan tek adama nedenini dahi bilmediğim bir belgeden ötürü güvenmeyecek değildim di mi, tabii.

''Kim getirdi Efsa?''

''Kargocu.'' Bir daha yoklamak istercesine başımı sağa yatırdım.

''Emin misin?''

''Evet savcım.''

''Tamam. Gizem ve Eva davaları hakkında bir gelişme var mı?''

''Yok savcım.'' Başımla onaylayarak elimdeki belgeyi gösterdim.

''Bu bende kalacak, iyi çalışmalar.'' Yanımdan ayrıldığında az önce odama giren Pars'ın arkasından ilerledim. Pencereden dışarı bakıyor, elindeki sade sodayı kafasına dikiyordu. ''Efsa ve Karan'ı bir süre izle istiyorum.'' Sesim tok ve oldukça kararlıydı. Kaşlarını çattığına emindim ama arkasına dönmeden başını salladı.

''Karan?'' dedi sorgular bir ifadeyle.

''Tamam ya, söylemedim say Pars-''

''Tamam araştıracağım.'' Lafımı bölerek bana döndüğünde yanıma doğru yürüdü. Elindeki boş şişeyi masamın yanındaki çöp kovasına attığında gürültülü bir ses yankılandı duvarlarda.

''Güzel... Ofisine git istersen artık.'' Dudaklarına tebessüm yayıldı.

''Ona güvenmiyorsun.''

''Güveniyorum,'' dedim ani bir yanıtla, daha çok güldü. ''Hadi git.''

''Çünkü o bir suçlu...''

''Değil!'' Neden bu kadar öfkeyle çıkışıyorsun Açelya, ne hissediyorsun o yabancıya?

''Aklın ve kalbin savaşıyor.'' Parmaklarını saç tellerime uzattığında avucuna vurarak elini indirdim. Gülüşü silinmemişti. ''Çok fevrisin... Onun için mi hepsi?''

Bir pislik gibi davranıyordu, inanmıyorum. Konu Karan olduysa Pars pisliğin teki oluyordu. Hava almak istedim ve masamdan hışımla kalkıp yanından geçtim. Koridorun serin havası yüzüme çarptığında garip hissediyordum, hızla yürümeye başladım. Bir süre sonra tam karşımdan gelen kişiyi gördüm ve duraksadım.

''Çizimin falan yok mu senin?''

''Sana da günaydın Açelya,'' dedi neşeli bir tonda. Yanağını kaşıdıktan sonra rimelle uzattığı ama birbirine yapışan kirpiklerine dokundu. Cevap vermedim. Bugün çok daha güzel görünüyordu. Bembeyaz giyinmişti ve o kadar özgüvenliydi ki parlıyordu, bir an, küçücük bir an içimde ona dair kıskançlık duygusu doğdu. Karan'a dokunmuştu değil mi, onu öpmüştü, kokusunu biliyordu. Siktir siktir siktir. ''Önümden çekilirsen geçeceğim.''

''Pars'ın çok işi var Liva,'' dedim histerik bir tebessümle. ''Mesai dışında yaşasanız aşkınızı?''

''Ona geldiğimi kim söyledi?'' Beni öpmesinden sonra ayrılmışlar mıydı yani.

''Siz ayrıl-''

''Ayrıldım, ben ayrıldım. Görüşürüz.'' Yanımdan geçip giderken öfkelenmiş görünüyordu ve bu şaşırtıcıydı çünkü onu tanıdığımdan beri öfkelendiği ilk an buydu. Pars'a aşık olmuştu.

Liva, Pars'a aşık olmuştu. Pekala. Pars aşık olunmayacak bir adam değil, hatta... Onun gözlerine bir defa bakan bir kadının aşık olmama ihtimali yok. Demiradamlar böyledir.

''Görüşürüz,'' diye fısıldadım ama o çoktan yanımdan ayrılmıştı zaten. Arkasından ona bakmak için başımı çevirdiğimde Pars oradaydı. Benim odamın kapısına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş Liva'nın Başsavcı ile konuşmasını izliyordu. Liva muhtemelen ek binanın tasarımı ile ilgili konuşuyordu. Bina değil, bir kalenin projelendirmesini üstlenmiş gibi ciddi ve hararetlilerdi. Birkaç dakika sonra Pars odamdan tamamen çıktı. Daha sakin hissediyordum, o odamdan çıktığında daha da sakin... Geri dönerek içeri girdim ve kapıyı Pars'ın yüzüne sertçe kapattım. Muhtemelen duymamıştı bile Liva'yı izlerken ama tüm koridor inlemişti. Soracak olana cereyanı bahane ederdim, kalbimdeki cereyanı. Koltuğa oturduğumda aklımda bütün bu dosyalar karmakarışık bir hale bürünmüştü. Yanlış yapıyordum, özel hayatım çalışma şeklimi ve işimi etkiliyordu, buna izin vermemeliydim. Işkolik Açelya olmak daha kolaydı.

Bütün vakalar hem aynı hem çok farklıydı. İlk dört vaka... Her şeyin en başı, Nida Emirel, Duha Eymel, Duru Kar ve Rana Çolak. Her biri birer yıl arayla, aynı ayda işlendi ama ard arda değildi. Son yetmiş iki saatleri, konumları, telefonları, trafik kameraları dahil her şey incelendi. Bizi katile götürecek tek bir toz dahi bulunmadı. Katil öyle zeki biriydi ki, veyahut aptal, her şey kusursuzdu. Plaka, leke veya parmak izi yoktu işte. Bu insana savcılığını sorgulatacak bir vakaydı ve yıllardır kapatılamıyordu. Bir cinayet işleniyor, bir süre araştırılıyor, el boş dönülüyor ve tam takipsizlik kararı ile kapatılacakken diğer yıl yeniden baş gösteriyor. Katil sürekli kendini hatırlatıyor. Hepsinde balık çiziyor, bir şey anlatmak istiyor... Belki de anlaşılmak. Fakülteye giderken okuduğum bir tezde de bunu doğrulayacak bir paragraf okumuştum.

"'Bir katil delil bırakıyorsa, yakalanmak istediği içindir. Ya da... Anlaşılmak istediği.'"

Naçizane, seri katili yakalamak için önce onu tanımaları gerekir...

Sezen Zeydan, Doğa Maral davaları biraz daha değişmişti. Ilk dört cinayetin ardından farklı bir öldürme yöntemine başvurmuştu. Sezen Zeydan davasında küçük izler vardı ama devamı gelmemişti. Çöpteki kanlı peçeteler Sezen'e ait çıkmıştı dna'lardan ötürü, sanıldığı gibi katile ait değildi. Silah sağ avucundaydı ama Sezen solaktı. Terlik sıçramıştı ve bir şeyden tetiklenip kaçarken koltukta ayakkabı izi kalmıştı. Kamera olmadığından o ayak izinin kime ait olduğunu öğrenemedik. Kırsal bir yerdi. Sokaktaki deli olarak anılan adamdan başka kimse de bir şey görmemişti zaten. Doğa Maral aç bırakılmıştı ve ötesi yoktu. Bedeni eriyen birinden dna alıp otopsiler gerçekleştirmek işi zorlaştırmış, kimsenin izini ulaşılamamıştı. Maya Kandemir başkaydı. Benimde yargılandığım, mesleğimden uzaklaştırılmama neden olan bir ipucu bulunmuş, ardı gelmemişti. Arama kayıtlarında olmamasına, beni tanımamasına rağmen neden beni aradığına dair hiçbir açıklama yoktu. Bir mimar bir savcıyı neden ölmeden hemen önce arayabilir aklım alamadı. Göğsünün tam altında, Şahmeran dövmesi vardı. Bu intikamdı, katil hala ama hala iletişim kurmaya çalışıyordu. Biz anlamıyorduk. Biz cinayet dilini okuyamıyorduk. Kelimenin tam anlamıyla savcılığımı sorguluyordum. Mesleğe başlamadan böyle bir seri katille karşı karşıya kalacağımı bilsem savcı olmak hakkında büyük tereddütte kalırdım.

Gizem Deniz son vakalardan biriydi ve cerrahtı. Hayat kurtardığı aletlerle işkence yapılmıştı, her biri otopsi sonucu gözümün önüne serilmişti ve deli dehşet midem bulanmıştı. Bu mazoşistçeydi. Katil anlaşılmak isterken acıdan mı zevk alıyordu. Eva Soylu... O gebeyken katledilmişti. Ve son iki vakaların birbiriyle yakın bir bağı vardı. Gizem Deniz ve Eva Soylu hep gittiğim pub'da gördüğüm iki kadındı, dostlardı ve bir arkadaş grubunun parçalarıydı. Liva'nın arkadaşları... Bravo, her Liva'dan şüphelenişim ve boşa çıkışı karşısında bir yenisi daha eklendiği için içim iyice bunalmıştı. Insanlara bahsettiğimde eski sevgilimle çıktığı için duyduğum kıskançlık olacağını düşüneceklerdi, fikrimi söyleyememek beni yeterince köşeye sıkıştırdı. Her şey nasıl tesadüf olabilirdi bilmiyorum, üstelik tesadüfe bu denli inanmayan kendime bunların açıklamasını yapamıyordum. İnanıyordum ki eninde sonunda paçayı kaptıracaktı katil, bir iz, bir şey bırakacaktı. O günler yakındı.

Insanlar hata yapmaya eğilimlidir. Hata yapmak kaderlerinde vardır ve tüm hayatları boyunca sayısız hata yapıp ahlak dışı davranırlar. Üstelik akıl hastası olanların kısmen veya tamamen böyle oluşlarının nedeni, küçükken aileleri tarafından suçlanmaları, baskıdan sıkışmalarıdır. Herkesi anlayıp katili anlamamak saçmaydı Açelya. Kafamı dosyalardan kaldırıp pencereden dışarıya baktığımda kapıyı biri tıklattı.

''Gir!'' Kapı aralandığında içeri giren o'ydu. Ciddi ifadesi ürkütücüydü çünkü buradan ayrılırken keyifli görünmüştü gözüme. ''İyi misin?'' Liva ile iyi gitmemiş olmalıydı herhalde. Önce koltuğa oturup telefonunu masama bıraktı, ardından ellerini dizinin üstünde kenetleyip gözlerime baktı. Telefona dönen gözlerim açık videoya takıldı. Adliye bahçesiydi ve sağ üstte bugünün tarihi ve buraya geldiğimiz saat yazıyordu.

Sarı kepli, gri tulumlu bir kargocu Efsa'ya bir zarf uzatıyor, ardından Pars'ın aracına doğru yürüyordu görüntülerde. Aracın arka camına ulaştığı kısımda yere bir şey düşürüyor, onu almak için eğilip kalkıyordu ama ters açıdaydı.

''Arka camı açık unuttuk ve sabah arabamda kolye bulduk.'' Yutkunduğunda adem elmasının oynyışına kaydı gözlerim, onu izleyip ne dediğini anlamaya çalışıyordum çünkü Efsa'yı izlemek deli gibi hissettirmişti. İki yıldır yanımda çalışan kadına inanmayıp kamera kayıtlarına bakmak da neyin nesiydi?

''Ne demek istiyorsun Pars?''

''Kargocu atıyor kolyeyi,'' dedi tek nefeste. ''Neden Liva'ya oynuyor bilmiyorum. Efsa işin içinde olabilir mi onu da bilmiyorum.'' Videoyu durdurup elimi alnıma dayadım ve gözlerimi ondan çektim.

''Saçmalık.''

''Görüntüler önünde.''

''Yapay zeka çok gelişti.''

''Ben yalancı mıyım Açelya?'' Duraksayıp elimi alnımdan geri çekmiştim. Yalancısın tabii, başka açıdan.

''Sözlerini tutmadığın oldu.'' Oflayarak koltuktan kalktı ve odada yavaşça bir sağa bir sola yürümeye başladı.

''Yapma Açelya, işi ve aşkı karıştırma,'' dedi bezmiş bir tonda, canımı sıkmıştı. Demiradam'a göre Efsa'dan şüphelenmesi bana bir şey ifade etmiyordu. Üstelik kargocu işin içindeyse de Efsa neden konuya dahildi.

''Bunu kadınını kaybedip bir ergen gibi uzaktan izleyen adam mı söylüyor?'' Durmuştu. Saniyelerce olduğu yerde kaldı ve masamın etrafından dolanarak yanıma gelip üstüme doğru eğildi. Gözlerimin ta içine bakıyordu.

''Seni onun kadar sevmediğim için mi bu hırs?'' dedi dişlerinin arasından, kelimeleri o kadar vurgulamıştı ki kalbim acıdı. Kramp gibi bir sızı göğsümden aşağı doğru indiğinde nefesimi tuttum. Gözlerinde şeytani bir ifade vardı, katil.

''Herkesin eski sevgilisi katil çıkmıyor tabii,'' dedim onu yıkmak istercesine. Eski Açelya kanayan yarasını saracakken yeni Açelya'nın buna niyeti yoktu. Topla tüfekle vurmak istiyordum onu, bana yaptığı gibi.

Masamdan destek alarak kalktı ve önümden telefonunu alarak kapıya doğru ilerledi. Tam önünde durdu ve duvara bakarak iç geçirdi. ''Bu akşam Efsa'ya git. Evini incele. Kolay gelsin.'' Tokmağı çevirdiği gibi odadan çıktığında söylediğinin deli saçması olduğunu düşündüm ama yapacaktım. Ortada dedektifin şüphelendiği bir şey varsa üstüne gidilmeliydi, onu Pars olarak değil dedektif olarak dinlemiştim bu kez. Eskisi kadar kalbimi kıramayışına sevinsem mi üzülsem mi karar veremedim. Bunun iki yolu vardı, ya gerçekten acıtıyordu ama ben bastırıyordum, ya da ona eskisi kadar değer vermiyordum ve gerçekten o kadar acıtmıyordu. İkincisi olmasını diledim ve kahve alma bahanesi ile Efsa'ya bakmak istedim.

Koridora çıktığımda orada, cam duvarın ardındaki küçük odada çalıştığını gördüm. Kafasını kaldırdığında beni gördü ve gülümsedi. Ona karşılık verip gülümsediğimde kalkıp yanıma doğru geldi. ''Savcım, bir şey istiyorsanız getireyim.''

''Yok, kahve alacağım.'' Kol saatime baktığımda öğleyi geçtiğini gördüm, öğle yemeğine bile çıkmamıştım.

''Ben getireyim size.''

''Ayaklarım uyuştu ya, ben alayım.''

''Peki savcım.''

''Evimde ufak bir tadilat söz konusu, akşam birkaç saat sana gelebilir miyim?'' Duyduğunda kaşları çatılmıştı fakat fark ettiğimi algılayarak düzeltti.

''Başımın üstünde yeriniz var, tabii ki gelebilirsiniz.'' Omzuna dokunarak yanından ayrıldım.

O kadar uzun yürüdüm ki yanlışlıkla bahçeye çıktım. Koridor ne ara bitti anlamamıştım bile. Sanırım kafam dolmuştu ve ayaklarımı durduramamıştım. Temiz havayı ciğerlerime çektiğimde daha iyi hissettim. Pars'a söylediğim, ondan duyduğum cümleler bir kez daha yankılandı beynimde. Adliyenin kenarları ağaçlık olduğundan o kadar güzel kokuyordu ki çok seviyordum. Rüzgarın oynattığı yaprakları izledim bir süre. Seni onun kadar sevmediğim için mi bu hırs? Yoldan geçen araçları izledim, kornaları duydum. Herkesin eski sevgilisi katil çıkmıyor tabii. Hadi ama Açelya, sakin ol, derin nefes al, ver, böyle.

Bahçenin en kenarına ilerleyip kaldırıma oturduğumda güvenlik ve diğer insanlardan tuhaf bakışlar gelmişti. Savcıyım diye kaldırıma oturmaya hakkım yok muydu yani, kim yazmıştı bu kuralı? Dizlerimi karnıma çekip geçenleri izlerken panik halde Efsa'nın yürüdüğünü gördüm. Buralarda olmayacaktı belli ki, çantası kolundaydı ve taksi çevirerek adliyeden ayrılmıştı. Ona gideceğimi söylediğim için eve benden önce gidiyor olamazdı değil mi? Ben kafamda kuruyor olmalıydım, yani, umarım. Üstelik haber vermemişti, normal şartlarda bana haber vermeden mesai saatlerinde adliyeden ayrılamazdı. Bugün ona kafayı takışımdan ötürü mü her hareketi şüpheli geliyordu yoksa gerçekten gizli kapılar ardında bir şey dönüyor muydu bilmiyorum, öğle yemeğidir diye avutmak istedim kendimi.

Odama döndüm ve çalışmaya devam ettim. Saat 14.39'tu başladığımda... Şimdiyse akşam olmuş, mesaim bitmişti. Kabanımı ve çantamı alarak odadan ayrıldığımda Efsa beni gördü. Yerinden kalkıp kapımı kilitlemeye, yanıma geldi.

''Çantamı alıp geliyorum savcım,'' dedi gülümseyerek. Onu başımla onayladım ve eşyalarını alıp kendi odasını kilitlemesini bekledim. Dakikalar sonra yanıma geldi ve adliye binasından beraber ayrıldık, ikimizde çok yorgunduk. Bugün Pars ile geldiğimden aracım burada değildi, taksi çevirip onun evine gitmek üzere yola koyulduk. Şoför buralara yabancı olduğunu söylediğinde Efsa yol boyunca harita açıp hangi sokaktan girmesi gerektiğini anlattı. Ben telefonuma gelmiş mesajları, sosyal medyayı kurcalamıştım. Leyla fotoğraf paylaşmıştı. Gülümsüyordu çünkü Uras yanındaydı. Barışmışlar mıydı? Dostum mutluysa umurumda değildi ama Uras çocukluğumdaki gibi değildi, bunu anlamıştım. Umarım mutlu olurlar, diye geçirdim içimden. Umarım Leyla'yı bir daha üzmez.

''Savcım, geldik.'' Yarım saatlik bir yolun sonunda ödemeyi yaptım, inkar etse de ona ödetecek değildim. Efsa'nın ardından araçtan indim. Pembe bir apartmana doğru ilerlediğinde sokağın gürültüsüne şaşırdım. Her gün bu gürültüde çalışması imkansızdı ve umarım ses yalıtımı iyiydi dairesinin. Ses yalıtımı... Bir katilin en dikkat ettiği şeydi. Saçmalama Açelya. Kendimi yeterince korkutup onunla birlikte daireye girdim. Ilk bakışta beyaz duvarlarla parlayan, derli toplu bir hol karşıladı beni. Ev mis gibi oda kokusu kokuyordu, lilyum olmalıydı. Beyaz koltuk takımını gördüğümde oturma odasına girmiştik, çantamı ve kabanımı alıp portmantoya astı, ardından kendininkileri. ''Ben size kahve getireyim, bir saat sonra da yemek yeriz savcım,'' dedi neşeli bir sesle.

''Dinlenseydin biraz.'' Kendimi koltuğa bıraktığımda gün boyu ne kadar yorulduğumu anladım.

''Kahve içerken dinlenirim.'' Başımla onayladığımda gülümseyerek mutfak olduğunu düşündüğüm tarafa ilerledi. O buradan ayrıldığında içeriyi iyice inceleme fırsatım olmuştu. Orta boy bir televizyon, beyaz bir konsol ve beyaz, içe içe geçirilmiş sehpa takımı. Konsolun alt bölmesinde, arada bir yerde sıkışmış ve yere düşmek üzere olan bir kitap vardı. Sinirimi bozdu. Düzeltmek için kalktım ve kitabı elime aldım. Kuzuların Sessizliği, .

Kuzuların sessizliği... İpucu arayınca ne çok buluyordu insan. Pars'ın yatağında uyanınca tuhaf bir kafayla kalkmışım sabah, Efsa'dan şüphelenmek ne Açelya? Zaten üstümü kuş pislese suçlusu Parstı bana göre, neyin doğru olduğunu nasıl anlayayım şimdi.

Bu kitabı biliyordum. Buffalo Bill lakabıyla tanınan bir seri katil, bazı kadınların peşine düşmekte, cinayet işlemekteydi. Mavi lakabıyla tanınan bir seri katil, bazı kadınların peşine düşmekte, cinayet işlemekte. Cesetler farklı ilçelerde. Belli sürelerde. Katil ipucu veya mesaj bırakıyor, sadece öldürmüyor. Bunların hepsi ortaktı ve kafamda bambaşka bir kapı açıldı. Bir acaba.

Lakap, yeni bir kimliktir. Iki kimlik, kişilik. Çiftli kişilik bozukluğu, disosiyatif... Buffalo Bill, Jame Gumb'dı. Mavi... Efsa?

''Kahveler hazır savcım!'' Elinde iki kupa kahveyle içeri girdiğinde kitabı ürkerek yere düşürdüm. Elimi kalbime götürdüğümde nabzım hızlanmıştı. ''Savcım korkuttum mu? Özür dilerim.''

''Yok, dalmışım. Banyo ne tarafta?'' Kahveleri çektiği beyaz sehpalardan birinin üstüne koyduğunda koltuğa geçti.

''Koridorun sonunda, solda.'' Koridordan geçerken birkaç oda gördüm ancak en sona doğru ilerledim ve banyo olduğunu tahmin ettiğim kapının tokmağını çevirdim. Beni loş ışıklı bir banyo karşıladı. Kendimi içeri atıp ellerimi lavaboya dayadım. Kafamı kaldırıp aynada gözlerimin içine baktım, yüzüm sırf kendi düşüncemden ötürü bembeyaz olmuştu. Kendimi korkutmuştum. Musluğu yukarı kaldırdım ve ellerimi yıkamaya başladım. Havlu veya peçete arayan gözlerim, çöp kutusuna atılmış diş fırçasına takıldı. Oysa az önce lavabonun hemen kenarına koyduğu sabunluğun yanında ona ait olduğunu düşündüğüm bir fırça görmüştüm zaten. Attığı fırça da kimindi? Alnıma giren zonklama ile dudaklarımdan kısık bir inleme çıktı. Sanırım yemeğe kalmak istemiyor, buradan ayrılıp hava almak istiyordum. Sen ormandaki tüm oksijeni solu, hayatındaki adrenalin hepsini senden emer Açelya.

Toparlandığımda banyodan çıkıp içeriye ilerledim. Efsa tekli koltukta oturuyor kahvesini yudumluyordu. Benim için bıraktığı kahvenin yakınına oturdum ve çekinceyle baktım.

''Sanırım kalksam iyi olacak, tadilat da bitmiş, çok yorgunum.'' Kaşlarını kaldırarak yudumladığı kahveyi yutkundu. Gülümseyerek pijamasının üstünde toz olduğunu sandığım bir şeyi parmaklarıyla sıkıştırıp yere attı.

''Karan mı gelecek?'' diye sordu aniden, neşeli bir ifadesi vardı. Ardından avucunu ağzının üstüne götürerek gözlerini kocaman açtı. ''Pardon savcım, özel hayatınız hakkında konuşmamalıydım.''

''Neden Karan gelsin?''

''Çıkıyorsunuz sanıyordum... Gerçekten özür dilerim, burnumu sokmamalıydım.'' Kaşlarımı şaşkınlıkla yukarı kaldırdım.

''Dışarıdan öyle mi görünüyor?'' dedim kendime engel olamayarak, sırıtmıştı.

''Size dünyadaki tek kadın sizsiniz gibi bakıyor. Adliyenin bahçesinde birkaç defa denk geldiğimde diğer kadınlara göz ucuyla bile bakmadığını gördüm.'' Bu kez daha çok şaşırmıştım ama içinde bulunduğum durum daha ironikti.

''Bakmadı mı?'' Başını sağa sola olumsuzca salladı. ''Hiçbirine mi?'' Yeniden hayır dercesine salladığında dudaklarımdaki gülüşe engel olamadım.

''Adam size aşık savcım... Üstelik geçen gün kanıtlamış.''

''Geçen gün mü?''

''Bütün adliye bunu konuşuyor, bilmiyor musunuz?'' Yerinden oynayarak bağdaş kurdu ve kupayı sehpaya bırakarak kollarını göğsünde birleştirdi.

''Neyi?''

''Dedektifi adliyenin arkasında hırpalamış.'' Ne?

''Pars'ı mı?''

''Evet... Pars sizi öpmüş, Karan da duyunca ağzını burnunu kanatmış.'' Ne... Orası adliye... İşim yerine özel hayatım mı konuşulmuş, kim yaymış bunları? Ah Karan.

''Sağ ol Efsa, bilmiyordum... Ben kalkayım, kahve için teşekkür ederim.'' Kahveyi içmedin ki Açelya, ayıp.

''Tamam savcım. Hep gelebilirsiniz, her zaman kapım açık.''

Kabanı ve çantamı alıp Efsa'nın dairesinden çıktığımda başım tıpkı bir konserden çıkmış gibi ağrıyordu. Tonla bilgi yüklemesi iyi gelmemişti. Pub'a gidip iki üç bira devirmek, evime gitmek istiyordum ama atladığım bir nokta vardı tabii... Onun yerine yine bira devirip Karan'ın evini basmak, ona kapımı kırdığı için hesap sormak makuldu. Uzun zamandır kendimle vakit geçirmemiş, iyi hissedememiştim.

Uygulamadan taksi çağırdım ve on beş dakika kadar bekledim. Hızla atlayıp her zaman gittiğim pub'ın adresini söyledim. Başımı cama yasladım ve savcı kimliğini kenara bırakarak duyguları buyur ettim. Soğukkanlı olmak zordu. Savcı olarak işim konuşulsun isterdim, özel hayatım değil. Toplum da bunu görmek istiyordu. Bense daima kabul görmek istiyordum.

Sabah uyandığımda yaşamaya başlama sebebim daima kabul görmekti. O kadar uzun bir süredir kendim için bir şey yapmıyordum ki neyi sevdiğimi bile unuttum. Eskiden iyi hissetmek için ne yapardı Açelya, bilmiyorum. Çocukken resim yapmayı çok severdim mesela. Nasıl olduğumla ilgilenen biri olmadığından duygularımı yaptığım resimle anlatıyordum. Görenler çizime yeteneğim olduğunu söylüyor, ne güzel olmuş tarzı cümlelerle taktir ediyordu. Küçük Açelya ise kabul gördüğünü fark ettiğinde kendi duygularını değil, insanların sevdiği şeyleri çizmeye başladı. Zihnimi, kabul görmek için döktüm tüm kağıtlara. Onlardan ne kadar başarılı olduğumu duymak istemiştim yalnızca. İlk zamanlar her şey güzel gidiyordu, sonradan kötü yorumlar almaya başladım. Kalemimi tıraşlayıp tıraşlamadığımı soruyorlar, çizdiğim çizgilerin kalın olduğunu, hep siyah rengi kullandığımı söylüyorlardı. Çizgilerin kalınlığı ya da kapkara oluşu benim zihnimi yansıtıyor diyemedim hiç. Evet, simsiyah çünkü duygularım yoğun, karanlığımı anlatmaya çalışıyorum diyemedim. Renkli kalemler kullanmaya başladım ama o renkler benim duygularımı yansıtmıyordu. Resim yapmayı bıraktım.

Yaş aldım, büyüdüm, savcı oldum. Açelya duygularıyla beraber büyüdü, aile evinden ayrıldı ve duygularını yaptığı tariflere yansıtmaya başladı. Tarihler aktı, saatler geçti ve ben yemek yaptım. Özellikle yılın eylül aylarında elmalı turta, kabak tatlısı, tarçınlı rulo kurabiye yapıyor, malzemelerin ölçülerini kendim belirliyordum. Turta bazen o kadar tarçınlı oluyordu ki yerken boğazımı tıkıyordu, ben seviyordum. Bir kez çorbanın içine o kadar mantar katmıştım ki sütlaç kadar katı, pilav kadar lapa olmuştu. Onu da tek başıma yemiştim. Pars'a fırında kök sebzeler hazırlıyordum, her zaman bayılırdı. Cevizli bademli kurabiyeye de öyle. Mutfağın sarı ışığını açar tarçın kokusu eşliğinde cozy bir şarkı ile yapardım yemekleri. Baharatları birbirine karıştırıp sakinleşirdim. Tuzlu, ekşi, belki biraz da acı. Baharatların renklerinin oluşturduğu zengin görüntü ruhuma iyi gelirdi, hatta o mutfaktan çıktığımda masaja girmiş, uzun süre tatil yapmış gibi hafiflerdim. Ne zaman baharatın az olabileceğini, abarttığımı biri söyledi, işte o zaman tümüyle hevesim kırılmıştı. Limon sıkmayı bıraktım, kimyon yerine karabiber koymaya ve tuzu daha da azaltmaya başladım. Bir süre sonra ne sevdiğimi unuttum. Kendim için yaptığım tarifi bile insanlar ne der diye düşünerek yapmaya başladım. Geriye kocaman bir acı kaldı damağımda. Başkalarını o kadar doyurmaya odaklandım ki karnımın gurultusunu, duygularımın savaşını duyamadım.

Pub'a ulaştığımda ücreti ödeyerek araçtan indim. Ağır adımlarla içeri girdim ve göz gezdirerek boş bir masa aradım. Her yer tıklım tıklımdı ve boş sandalye yalnızca bar kısmında vardı. Üstelik bu kez gözüme her zaman gördüğüm kız grubu da takılmamıştı, nedendi acaba... Ah, düşünmeyi bırak Açelya.

Kabanı çıkarıp çantayla birlikte masaya koyduğumda çalan müziği fark ettim. Right where you left me. Kaşlarımı çatıp suratımı astım ve bar sandalyelerinden birine oturarak saate baktım. 22.34. Elindeki bezle uzun bira bardaklarını kurulayan yakışıklı barmen gözlerini bana dikmişti. Elimi kaldırdığımda yanıma yaklaşarak gülümsedi.

''Bir bira istiyorum,'' dedim suratsızca. ''Ayrıca kendi ellerimle playlist hazırlayabilirim size, bu işkenceye yeterince dayanıyorsunuz.'' Elindeki bardağı raflardan birine bırakarak burnundaki piercing'i yerinden oynattı.

''Hep sana denk geliyor di mi bu parça?''

''Önceki hayatında ermiş miydin?''

''Buraya belirli aralıklarla geliyorsun, gözlerini ezberleyecek kadar vaktim oldu,'' dedi parmaklarını boynundaki dövmeye götürerek. Boynundaki dövme, şahmerandı. Siz şaka mısınız ya.

Birkaç dakika sonra ağzına kadar dolu bira bardağını önüme koydu. İki kolu da anlamsız dövmelerle doluydu.

''Şahmeran mı o?'' diye bağırdım, müzik o kadar yüksek sesliydi ki zor duyuyorduk birbirimizi.

''Bayılırım,'' dedi cevaben. ''Yılanlarla dolu bir arenadayız.''

Kullanmasam bile sivri tırnaklarımı göstermem gereken yılanlarla dolu bir arenadayım.

Bugün her şey ya fazla anlamlıydı ya da ben kafayı tırlatıyordum. Bunca şey de neyin tesadüfüydü. Liva'nın geldiği pub'da tabii şahmeranlar, yılanlar baş gösterir, diye mırıldandım kendi kendime. Adam konuştuğumu görmüş olmalıydı ki beni izleyerek sırıtıyordu. Düzgün yüz hatları çok çekiciydi, Karan kadar değil. Karan mı? Neden onunla kıyaslıyordum ki, Karan'ı çok mu çekici buluyordum. İnkar etme Açelya, Karan çok yakışıklı. Evet tamam, konu kapandı. Peçete konusunu hatırlamayalım Açelya, adama ilanı aşk yaptın resmen...

Dört bira devirmiş, beşinciyi bitirmeye çalışıyordum. Artık tuvalet ile aramda sıkı bir bağ da oluşmuştu. Saat 01.49. Mekan bile 03.00'te kapanıyor, istersen sen mesaiye kal Açelya... Son patatesi de ağzıma attığımda biramın son yudumunu mideme indirdim. Işıklar gözümü alıyor, uykum geliyordu ama hala Karan'a hesap sorma fikri tazeydi. Son kez olmasını umarak mekandan çıktım ve taksi çevirerek doğruca Karan'a gittim. Gece yollar açıktı, on beş dakika içinde varmıştım. Ödeme yaparak araçtan indiğimde önce uzaktan evine baktım. Dudaklarımdan kaçan gülümsemeyle daha da gülerek bahçesine girdim. Zambaklar mis gibi kokuyordu, gece o kadar karanlıktı ki şimdi şurada, çimenin üstünde uzanıp uyumak istiyordum. Aptal aptal da sırıtıyordum ve biradan olduğunun farkındaydım. Sadece silemiyordum dudaklarımdan. Sarhoş olunca çıkan persona neyin nesi ya, bizde mi çift kişilikliyiz.

Zile uzattığım parmaklarım yanlışlıkla ard arda değmişti. Ellerimle kulaklarımı kapatıp dudaklarımı büzdüm. Sürekli oynuyor, yerimde durmuyordum ama aslında yığılacak da yer arıyordum içten içe. Bir dakika içinde kapının menteşeleri sökülüyorcasına açılmıştı kapı.

''Senin dur durak noktan yok mu be adam?'' dedim ellerimi göğsüne bastırarak, beni gördüğünde yüzündeki sinirli ifade silinmişti. Ayrıca ben ne yapıyordum böyle, biri beni durdursun...

''Açelya?''

''Kendi kapını da kır, kır!'' Omzumdan düşen çantamı yakaladım ve bacağım hafifçe kasıldı, duvardan tutunacakken Karan belimden yakaladı.

''Sen iste kafamı da kırarım, gel güzelim, gel.'' Benimle birlikte içeriye yürümeden önce ayağıyla kapıyı kapattı. Bana koltuğa kadar eşlik ettiğinde belimden çektiği eli, eksik hissettirmişti. Orada durabilirdi elin, tabii saçmalık, çek.

''Interstellar!'' diye bağırdım televizyonda oynayan filmi tanıdığımda.

''Çok mu seviyorsun?'' diye sordu gülerek, filmi kaldığı yerden oynatmaya başlamıştı.

''Hmm, yok... Neden sevindiğimi bende anlamadım.'' Sesim o kadar şaşkın ve şapşal çıkıyordu ki Karan'ın ağzı kulaklarındaydı. ''Ne gülüp duruyorsun, tabii gördün fıstık gibi kadını.'' Ardından ne kadar berbat olduğumu hissettim. Bu işlerde de, şu anda da iyi değilsin Açelya... Karan'ın kahkahası artık sesliydi.

Koltukta yanıma oturdu ve bıraktığı patlamış mısır kovasını kucağına alarak bana daha da yaklaştı. ''Yer misin?'' Parmaklarının arasına sıkıştırdığı mısırı bana uzattığında refleksle dudaklarımı araladım. Tanrım... Ne yapıyorsun.

Mısırı çiğnedikten hemen sonra alzheimer hastasının hatırlayışı kadar coşkulu bir şekilde buraya neden geldiğimi hatırladım. ''Sana kapımı kırdığın için hesap sormaya geldim,'' dedim sakin bir tonda. Gerçekten mükemmel bir sorgu Açelya.

''Özür dilerim.'' Gözlerimi kocaman açarak ona baktım.

''Özür dileyen bir adam olduğunu hiç düşünmemiştim.''

''Sadece senden,'' dedi tatlı bir tonda.

''Bende teşekkür ederim o zaman.'' Ben neye teşekkür etmiştim şimdi, kapımı kırdı diye mi.

''Rica ederim.'' Gülerek mısırları ard arda ağzına atmaya devam etti. Koltuğu o kadar yumuşak bir deridendi ki çaktırmadan içine gömülmüştüm. Kafamı arkaya bıraktığımda gözlerimi filme odakladım. Hiçbir şey anlamıyordum ama güzel bir andı. Uzun zaman sonra ilk defa anın içinde hissetmiştim kendimi. İçtim, geldim, film izliyorum. Mısır ve huzur kokan bir salonda beni seven bir adamla aynı koltuktayım. Vay be Açelya, diye mırıldandım kendi kendime. Hayat be kızım.

Karandan yükselen kahkalarla şaşırdım. Filmde kıçını sallayan bir kadın yoktu, neye gülüyordu bu gereksiz yakışıklı olan esmer bomba. Esmer bomba? İçimde sokak serserisi yattığını hayatımın tam şu anında öğrendim, bravo.

Gözlerimi ona çevirdiğimde kara gözlerini izledim bir süre, keskin çenesini ve kusursuz burnunu. Ne güzeldi. Dejavuydu bu. Ne güzeldi kara gözlerin Karan.

''Sevgin neden hoşuma gidiyor bilmiyorum... Benimle ilgilenmeni istiyorum,'' dedim söylediklerime engel olamadan. Duygularımı ifade edeceğimden emin değildim ama ediyordum işte, kafam karışmıştı. ''Beni sen teselli et istiyorum Karan.'' Koltukta ona doğru kaydığımda aramızda mesafe kalmamıştı, dip dibeydik. ''Sanki seni tanıyorum, bilmiyorum...'' diye ekledim kara gözleri gözlerime değdiğinde. ''Yabancının kollarının arasına sızmak ister mi bir insan?''

Bir süre sessizlik sürdü. Karan yalnızca yüz hatlarımı inceliyor, gülümsüyordu ve ben utanmıştım. Geri çekilmek istediğimde ellerini yanaklarıma yerleştirdi.

''Açelya...''

''Tamam, saçmaladım, tamam kusura bakma.''

''Canımın canı...'' diye mırıldandı Karan, banaydı. Bendim canının canı... Ah, rüyaysa uyanmak istemiyorum, şu an çok ciddiydim... Gözlerim uykuya yenik düşmek istiyordu artık ayrıca.

''Nefesin hala nasıl nane kokuyor?''

''Ne?''

''Patlamış mısır kokmalıydı,'' diyerek konuşmayı sürdürdüm, uyanık kalmaya çalışıyordum. Karan'ın elleri hala yanaklarımdaydı ve parmaklarıyla yüzümü okşuyordu.

''Gurmeysen tadıma bakabilirsin.'' Tükürüğüm genzime kaçmıştı şaşkınlıktan. Öksürdüğümde gözlerim iyice yaşardı.

''Bana asılma.''

''Kapın kırık ve benim evimdesin.''

''Kapım kırık ve sen kırdın.''

''Şimdi de yaptırıyorum.''

''Bir şeyleri onarman kırılmadığı anlamına gelmez.''

''Hemen yaptıracağım, Açelya.''

''Sabah evime gidebileceksem sana ne renk iç çamaşırı giydiğimi söylerim,'' dedim fısıltıyla, Karan duraksamıştı. Bir an öylece kaldığında ona gülümsedim. ''Ne oldu, duraksadın değil mi?''

''Olacak... Görebilir miyim.'' Başımı ellerinden kurtararak göğsüne yasladığımda kalp atışlarını duyuyordum.

''Nabzın hızlandı.''

''Ne renk giydin?'' diye sordu meraklı bir tınıda, başım hala göğsündeydi, uykuya direnmeye devamdı.

''Sanane Karan,'' dedim düz bir tonda.

''Açelya... Kırmızı mı?'' Gözlerimi açmaya çalışmıştım ancak artık gerçekten halim kalmamıştı. Şaşırmıştım ama bunu cümlelerimle ifade ediyordum.

''Sen beni mi dikizledin?''

''Görmüştüm.''

''Nerede?''

''Kabinde.'' O kadar hızlı yanıt veriyodu ki ne kadar istediğini hissedebiliyordum.

''Yüzme kursunda?''

''Evet.'' Omzuna hafifçe vurduğumda gülmeye başlamıştı, hala dudaklarımın dibindeydi ve sıcak nefesi yüzüme doğru iniyordu.

''Ayağıma kramp girmişti, fırsatçının tekisin.''

''Güzel bir fırsattı.''

''Kötü bir adamsın,'' dedim mırıltıyla. Ona iyice yaklaşmış, neredeyse kucağına çıkmıştım. Başımı göğsüne iyice sokuşturdum.

''Beni bu hale sen getirdin.''

''Sapığım ol mu dedim?''

''Sapığın olmak mı... Bu fikir çok cazip Açelya.'' Bu sıcaklık beni iyice mayıştırmıştı. Sol elimi sakalına yerleştirerek yutkundum.

''Kişisel sapığım herhalde.''

''Açelya'nın sapığı.''

''Karan'ın sapıklığı.''

''Karan'ın Açelya'sı.'' Bu hoşuma gitmişti ama cevap vermedim. Çok huzurlu bir yerdeydim. Kollarını bedenime iyice sardı ve başını başıma yaslayarak usulca saçlarımdan öptü, hissettim ama yine tepki vermedim. O an dudaklarımdan tek bir cümle döküldü, kendimi uykuya bırakmadan hemen öncesiydi.

''Pars'ı dövmüşsün...'' Sesli bir nefes verdi. Sağ elini yana doğru uzattığını hissettim, muhtemelen masaya. Kısa süre içinde ışığı kapatmıştı çünkü dünyam artık daha karanlıktı, tıpkı onun gözleri gibi. Kara. Karan. Bacaklarını da koltuğa çekerek iyice yerleşti ve yatar pozisyona geldi. Kucağında kıvrılan bense aynı pozisyondaydım. ''Sana dokunamaz Açelya,'' dediğini duydum. Koltuğun tepesinde olduğunu hatırladığım ince çarşafı almış olmalıydı, üstümüzü örterek parmaklarını saçlarımın arasına yerleştirdi. Yavaşça okşuyor, başımı öpüyordu. ''Siktiğimin piçi...'' diye eklediğinde Pars için söylediğini algılamıştım. Kendimi tamamen ona teslim etmiş, bedenimi kucağına bırakmıştım. Burası öyle rahat, öyle güvende hissettiriyordu ki ait hissediyordum. Karan Soysal'ın kucağındaydım. Tabii güvende olacaktım. Uykuya dalmaya ramak kalmıştı, hareket etmiyor, konuşmuyordum ama neler olduğunu duyuyordum. ''Canımın canı...'' diye mırıldandı yeniden, bu tabir hoşuma gitmişti. Sanırım bu duyguyu sonsuza dek hissetmek istiyordum. Her şey sessizdi. Her şey siyah. Bense uykunun son anında şunu duyabilmiştim.

''Bir gün... Bir gün seri katil olduğumu öğrensen beni adalete teslim eder miydin Açelya...''


Bu blogdaki popüler yayınlar

1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ

2. BÖLÜM- KADEHİN DİBİNDEKİ GÜNAH

3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK