17. BÖLÜM- ZAMBAKLAR ÇİÇEK AÇTIĞINDA
17. BÖLÜM- ZAMBAKLAR ÇİÇEK AÇTIĞINDA
"Bütün yargılayanların gözünden bir cellat bakar." -Friedrich Nietzsche
Cırcır böceklerinin sesiyle gözlerimi araladığımda oda karanlıktı. Demek ki hala geceydi veya sabahın çok erken saatleri. Bu benim yatağım değildi ve başım yastıkta da değildi. Hafifçe kafamı kaldırdığımda Karan'ın kucağında uyuduğumu fark ettim. Gözlerimi açmak için hala kırpıştırırken cırcır seslerini daha fazla duymaya başladım. Ne güzeldi, benim evimin yakınında hiç cırcır böceği yoktu ve sesi bana inanılmaz huzur veriyordu. Gri duvarın üstündeki kare tipli saate takıldı gözlerim. Sokak lambasının ışığı akrep ve yelkovana çarpmış, camdan yansıma yaptırmıştı. Saati zar zor seçebilmiştim. 4.19. Yerimden bir milim kımıldamadım çünkü sıcak ve rahattı, üstelik güvenli. Buraya geldiğimi hatırlıyor gibiydim ama uyuduğumu asla. Başımı göğsüne yeniden koyduğumda hala uykum vardı. Uyumadan hemen önce, bu anı hep hatırlamam gerektiğini düşünüp durdum. Gecenin karanlığı, sokak lambasının tam karşımdaki duvara vuran sarılığı, huzurlu sessizlik, sıcak kucak ve Karan. Ona aşık değildim ama öylesine güvende hissettiriyordu ki kendim olabiliyordum. Ya da aşık mıydım? Fazla düşünemedim. Uyku sersemliğiyle diğer tarafa, Karan'a doğru dönecektim çünkü kolum uyuşmuştu. Biraz fazla kıpırdamış olmalıydım ki Karan'ın da hafifçe kaydığını fark ettim. Ona döndüğümde kafam tam çenesinin altında kalmış, ellerimse boynunun üstünden sırtına uzanmıştı. Kısa süre öylece kaldım, durdukça uykuya dalmaya başlıyordum. Saniyeler sonra bana daha da sokuldu ve saçlarımın arasına bir öpücük kondurdu. Belki beni uyuyor sanmıştı ama duymuştum. Tepki veremedim çünkü artık bende uykunun kollarındaydım.
Avucumun arasındaki bebeği inceliyordum. Bir sokakta, kimsenin olmadığı bir apartmanın merdivenlerinde oturuyordum. Hava karanlıktı ve birazdan sağanak başlayacak gibiydi. Ayakkabılarımın altına kadar inen beyaz pijamam, cebinin kenarı yırtılmış ama giymekten vazgeçmediğim toz pembe hırkam vardı üstümde. Paçalarım çamur olmuştu. Elime damlayan yağmur damlası dikkatimi dağıttı ama kısa süre içinde yeniden barbie bebeğe odaklanabildim. Tam karnında tıpkı düğme gibi küçük bir çıkıntı vardı. Başparmağım oraya doğru kaydı ve saniyeler içinde bastım. Bebeğin gözleri karardı. Hızla elimden attığımda kaldırıma düşen bebek, simsiyah oldu. Oyulan gözlerinden solucanlar çıktığında çığlık çığlığa basamaktan kalkıp koşmaya başladım. Koştum, koştum ama hala olduğum yerde adımlıyordum. Sanki adımlarım beni ileriye taşımıyor, çamura batıp aynı yerde tekerlek döndüren bir araç gibi batıyordum. Bebek hala tam arkamdaydı, sadece biraz uzağına gelebilmiştim. Ondan gidemiyordum. Ağlamaya başladığımda beni kurtarması için anneme bağırmaya başladım.
''Anne! ANNE! ANNE KURTAR BENİ!''
''Buradayım, kabus görüyorsun Açelya... Açelya.'' Gözlerimi araladığımda gördüğüm ilk kişi Karandı. Nefes nefeseydim ve boncuk boncuk terlemiştim. Sırtım terden ıslanmıştı, bunu hissedebiliyordum. Elimi kalbime götürdüğümde Karan endişeyle gözlerime bakıyordu. ''Kabustu,'' dedi kısık bir tonda. ''Geçti.'' Başımı göğsüne yasladığında rahat bir nefes almış, o korkunç bebekten kurtulduğum için muazzam rahat hissetmiştim. Bakışlarım duvar saatini bulduğunda akrep yedi, yelkovan on ikiyi gösteriyordu. Hava aydınlıktı, sabah olmuş olmalıydı. Parmaklarımı Karan'ın göğsüne yerleştirdim ve sesli bir nefes verdim. Sadece iki dakika içinde zili duyduğumda kaşlarım çatılmıştı. Karan oflayarak kalkmak için doğrulduğunda kucağından kalkarak koltuktan ayrılmasına izin verdim. Bıraktığı sıcaklıkta onun yerine yeniden yattığımda beklemediğim birinin sesini duydum, kapıyı açmış olmalıydı. Esneyerek elimi ağzıma kapattığımda kapıya doğru bakıyor, sesini duyduğum kişinin içeriye adımlamasını ve onu görmeyi bekliyordum. Tahmin ettiğim gibi saliseler içinde topuklu ayakkabısıyla içeri giren o'ydu. Liva. Gözleri beni bulduğunda dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Doğrularak üzerimdeki çarşafı ayağımın dibine sıyırdım, ardından Liva'nın arkasından gelen Karan'a çevirdim bakışlarımı. Memnuniyetsiz bir ifade vardı yüzünde.
''Karanda kalmaya da mı başladın?'' dedi sorgular bir ifadeyle, sinirlerim bozulmuştu. Ona da neydi?
''Sende mi kalmaya geldin?'' diye karşılık verdim gülümseyerek, Karan'a baktığımda sinirlendiğimi anladığını ve bir şeylerin yanlış gittiğini düşündüğü o ifadeyi görmüştüm.
''Sevgilim olmayan adamlarla yatmıyorum.'' Sesi öyle tok, öyle alaycıydı ki parmaklarımı saç diplerine geçirip kafasını duvarlara vurmak istiyordum.
''Ama eski sevgilinin evine gelip laubalilik yapıyorsun.''
''Eski sevgilimle ne yapacağım seni ilgilendirmez.'' Çantasını omzundan çıkartıp elinde tutmaya başladığında o histerik bakışlarını üstüme dikti. Karan yanından geçerek yanıma ilerledi ve önce bana, ardından Liva'ya bakarak yutkundu.
''Kes şunu Liva.'' Liva parkede yankılanan topuklularıyla Karan'a doğru yürüyüp tam önünde durduğunda gülüyordu. Elini Karan'ın koluna koydu ve başını yana yatırarak flörtöz bir ifadeyle alt dudağını ısırdı.
''Özlediğini söyleyince hemen geldim,'' dedi cilveli bir tonda. Özlediğini söyleyince mi? Masadan telefonumu alıp kapıya doğru hızla ilerledim ve portmantodan kabanımla çantamı da alarak ayakkabılarımı giydim. Karan peşimden gelmiş, ne yaptığıma bakmıştı ama ona bakmamıştım bile. Tokmağı çevirip evden çıkarken sesini duydum.
''Açelya!''
Kapıyı kıracak kadar sert ben kapatmıştım bu defa. Evin başına yıkılsın, Soysal.
Kendimi bulamıyorum. Kendime yaklaştığımda yönümü, yolumu, yordamımı değiştiriyorum. İçimde bir pusula var ve ibresi kuzeye değil, başkalarının beklentilerine ayarlı. Kendimi anlamaya çalıştıkça biri, hayır sen busun, diyor. Farkına varmadan ona benzemek için başka bir insana bürünüyorum. Kaçtığım kendim olmak değil; başkası olmamanın yarattığı boşluk. Bazen kendimi bile tanımıyorum aynada. Bu bakışlar da ne Açelya? Neden ürkeksin. Gözlerin ne zamandan beri bu kadar kara bakıyor? Cevabı nerede arayacağımı bilmiyorum çünkü çoktan başka birine dönüşmüş oluyorum. Sadece birine değil, herkese göre şekillenen bir yansımaya. Kendim olamıyorum çünkü benliğim çoktan kaybolmuş.
Yavaş yavaş oluyor. Neye güldüğünü, hangi kitabı sevdiğini, öfkeni bile unutmuş oluyorsun. Tercihlerin bile başkasına benzemek için evriliyor, isteklerinin tahtını tercihlerin kapıyor. Yanlış yapma sorusu zihninde saklanıyor ama ardında başka kimse yok. Sen varsın, biraz da çıplak sorular.
"Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım." -Oğuz Atay
Taksi çağırıp gelmesini beklerken arkamı dönmüş, Karan'ın evine bakmıştım. Liva ona o kadar yakın duruyordu ki her an eski aşklarının kıvılcımı harlanabilirdi. Eski aşkını hatırla, yalanınla sayıkla Karan.
Aslında artık eski Açelya değilim. Pars'a karşı öfkeden başka his duymuyor, kendimi tanımaya başlıyorum, hatta o kadar kendim oluyorum ki Pars hayatımdan çıktığı için mutlu bile olabilirim... Yani tamam, abartmasak mı Açelya. Bir duygu vücutta doksan saniye sürüyormuş mesela, aylarca sürmesinin nedeni ona yüklediğimiz anlammış. Artık anlamları beni ilgilendirmeyen şeyler, duygularımı köreltmeye başladı demek, ne hoş. Peki Karan? Ona ne hissediyorum... Aşk mı? Belki?
Taksiye bindiğimde şoför ellilerinde, kır saçlı bir amcaydı. Nasırlı parmakları radyoya değdiğinde ezbere biliyor gibi hissettiren ama hayatım boyunca üç kere anca dinlemiş olduğum türkü çalmaya başladı, Keklik Gibi. Evimin adresini söyleyip koltuğa yasladım sırtımı. Kapısı olmayan bir evim vardı sonuçta, naçizane. Ne hissettiğimi bilmiyordum ve karmakarışıktım. Eğer dışarıdan biri olsaydım ve kendimi anlatmak gibi bir hataya düşseydim tıpkı aptal Arif gibi yapardım. Arif, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku kitabındaki Arif evet. Müzeyyen'in filmdeki yeri gizemli, çözülemeyen, adamı altüst eden kadın olarak çiziliyor. Onun zihnini, gözlerini, yaralarını görmüyoruz. Film bitene kadar Arif'in gözünden görüyoruz, Arif'in ağzından duyuyoruz. Daha önce dediğim gibi, medya trajediye bayılır, seyirci de. Tüketiciye sunulacak bir üretim yapılacaksa bunun en temel kurallarından biri insanların merhametine oynamak. Aşk... Aşk her zaman tutar. Müzeyyen anlaşılmaz değil, Müzeyyen anlatılmıyor.
Senaryoda hiçbir şey yapmıyor, sadece var olmuş. Ağlıyor, gülüyor, düşünüyor, seviyor ve gidiyor. Hayatın normal akışında ama Arif için bu, fırtınalı bir kara delik. Arif, kadını kalıba sokmak istiyor, kendine göre şekillendirmek ve öyle sevmek. Erkek anlatısında kadının işlevi çoğu zaman adamı dönüştürmektir. Kadın, kendi hikâyesini yaşamaz; erkeğin hikâyesini tamamlar.
Müzeyyen hiçbir zaman kendi düşüncelerini söylemiyor. Bunu Arif de söylüyor ama durup anlamak için en ufak çaba da göstermiyor. İşin tamamen edebi kısmında, anca ağzı laf yapıyor, küfürler savuruyor ve sigara sarıyor.
"Gözlerini kaçırmıyor, heyecanlanmıyor, dili sürçmüyor, dudaklarını ısırmıyor, kendinden bahsetmek için küçük bir heves göstermiyordu. Ya beni etkilemek gibi bir derdi yoktu, ya da beğenilmeye çok alışkındı."
Hep Arif'in cümleleri ile duyunca Müzeyyen bir insan değil, bir projeye dönüşüyor.
En ironik olansa Arif, sürekli kadınları anlamaya çalışıyor. Kitabın ve filmin bütün ana amacı bu. Kadınlar nasıl varlıklar? Bunca çabanın sonucunda o kadar yanlış yerden bakıyor ve fark etmiyor ki ortaya çıkan şey bir kadın değil, bir erkeğin kafasındaki kadının gölgesi.
Kahvede otururken ideal kadını tanımlıyor adamlara. Bir proje, bir oyuncak, bir robot ya da pizza gibi kriterler olması gerektiğini iddia ediyor. Arif bazı şeyleri aşamıyor. Müzeyyen'in de dediği gibi.
"Tek taraflı bir tutku."
Türkünün sonlarına yaklaştığını fark ettiğimde içimde bir yerde yer ettiğini hissettim. Ve evet, tıpkı Arif gibi tanımlardım kendimi. Sanki düşüncelerim, yaralarım, hayatım yokmuş gibi anlatırdım. Açelya heyecanlanmaz, dili sürçmez, gözlerini kaçırmaz ama Açelya'yı tanımıyoruz ki... Bunun farkına varmak bile başarmanın bir adımıdır diye düşündüm içimden. Türküye kulak asıldım yine.
''Bu kara yazıyı kendim yazmadım
Alnıma yazılmış bu kara yazı
Kader böyle imiş ağlarım bazı''
Kara yazı. Kara. Karan.
Kara gözlü Karan.
Açelya... Karan eski aşkıyla özlem giderecek, sende hala suç belgesini gör ama Karan kötü biri değil de. Gerçekten aptalın tekisin. Aptalsın Açelya, aptal Açelya.
Taksiden inip apartmana doğru ilerlerken ayaklarımın uyuştuğunu hissettim. Yetmiş yaşında hissediyordum kendimi, gencim ama ihtiyarım gibi. Dairemin önüne çıktığımda kapımı eski yerinde gördüm, üstelik sapasağlamdı. İçten bir oh çektim ve anahtarlarımı çıkarıp kilidi açtım. Eve girdiğimde ne kadar özlediğimi fark etmiştim. İki gündür sürgün edilmiş bir kadın olarak fazlaca haklı bir özlemdi elbette. Burayı tam da istediğim gibi düzenleyecektim müsat olduğumda. Zambaklar alacaktım saksılarla, televizyonumun etrafına led ışıklar yerleştirip dantelli bir masa örtüsü alacaktım. Buzdolabıma magnetler yapıştıracak, mutfak dolaplarımı boyayacak, her yere mumlarımı koyacak ve gerçekten evimi mumlar ve çiçeklerle dolduracaktım. Bunu neden daha önce yapmadığımı bilmiyordum ama burası benim evimdi, artık anlamıştım. Kapımı kırmaya cesaret edecek biri olursa da kafasını kıracaktım bu kez. Kendimi seçecektim, ilk kez.
Kabanımı çıkartıp portmantoya astım ve çantamı da bırakarak yatak odama ilerledim. Aynada kendimi gördüğümde daha iyi hissettim. Kendimden kaçarken o kadar yabancı kalmıştım ki bu gözlere, izlere, ellere. Dağılmış saçlarıma gitti parmaklarım, sonra çeneme ve belime. Bakışlarımı kendimden ayırıp pencereye çevirdiğimde çalışma masam dikkatimi çekmişti. Her zamanki gibi günlüğüm açık kalmış, birkaç sayfası buruşmuş ve kenarına dökülmüş kahve lekeleri kurumuştu. Yavaş adımlarla masama yaklaştım ve parmaklarım sayfalara değdi. Ayrılmış sayfayı açıp ne yazdığımı okurken tarihin bundan iki yıl önceye ait olduğunu fark ettim.
Bir daha adını bile anmayacağım ama başka bir evrende çocuklarımın babasısın Pars.
Bitmemiş görünüyor, mahvolmuş gibi ve yarım kalmış. Yazarlarda böyle yapar, en çok yarım bıraktıkları kitaplarla anılır; çünkü bitmeyen şeyler böyle hissettirir. Hep aklının bir yerinde yaşar. Yarım bıraktığın son lokma ya da tamamı bitmemiş resimler.
Nihayetinde hepimiz insanız.
Kanarız ama kanatırız da. Şaşarız, hata yaparız ve doğruluruz. Gece ağlayarak uyur, sabah kızarmış gözlerimizi açarız. Derin bir nefes çekip günü ağırlarız.
Soğuk kahveyi geç yudumlamak onu sıcak yapmaz. Azmi ertelemekte korkuyu azaltmaz. Acıyı büyütür, yarayı kanatır, izler oluşur.
Derin bir iç geçirerek odamdan çıktım. Banyoya doğru yürürken üstümdeki kıyafetleri tek tek çıkartıyor, sıcak duşun hayalini kuruyordum. Çamaşırlarımı kirli sepetine fırlattıktan sonra küvetin suyunu açtım, sıcaklığını ayarladım ve dolmasını beklerken o günü hatırladım. İçeride Karan otururken burada saçlarımı kesişimi. Hala yamuk ve kısalardı sarı tellerim, sevmiştim. Bir şeyleri dilediğimce yapmak iyi hissettirmişti, düşünmeden ve ansızın. Düşününce vazgeçme ihtimali artar eylemlerin. Üstelik o da beğenmişti değil mi.
''Saçlarını neden kestin? Kısacık kalmışlar, bir de yamuklar.''
''Herkes iyi kuaför olamaz, ben saç kesmeyi beceremiyorum işte... Çok mu çirkin olmuşum?''
''Çok güzel olmuşsun.''
''Sen... Bana mı yürüyorsun?''
Bana yürümüştü tabii, artık bunun cevabını verebiliyordum. Benim için sigarayı bırakmıştı her şeyden öte. Küvete girdiğimde o kadar iyi hissetmiştim ki su sıcacıktı, tam kemiklerimi ısıtacak derecede. Suyun içindeki nilüferdim şimdi. Nilüferleri seviyorum. Yıllardır kök salmak istediğim içindi, şimdi köksüz oldukları için. Yaşamak, yürümek, keşfetmek istiyorum; bir yerde kök salmak değil. Artık o köksüz nilüferleri göğüs kafesime demirlemek istemiyorum.
Yolda olmak istiyorum, kök salmak değil.
Yıkandıktan sonra üzerime koyu yeşil bir takım giymiştim. Pantolon ve bir üst. Saçlarımı kuruttuktan sonra epeydir yapmadığım şeyleri de yapmaya başlamıştım. Saat, küpe, yüzük ve kolyeler takıp mutfağa ilerledim. Dolapta bulduğum sağlam birkaç malzeme ile küçük bir sandviç hazırladım, geri kalan her şey küflenmişti. Akşam geldiğimde dolabımı temizlemeliydim. Kahve hazırlayarak sandviç ile kısa sürede tükettim. Mutfağa, tam başımın üstüne astığım ve yemek yerken dahi kendimi işi düşünmeye şartladığım mantar panoma takıldı gözlerim. Yeni kurbanlar eklenecekti ama konumu asla mutfak olmamalıydı, belki çalışma masamın olduğu duvara asmalıydım.
Evden çıktım ve sonunda kendi aracımla işime gidebilmenin keyfini hissettim. Emniyet kemerimi bağladım, sevdiğim parçalardan birini açtım ve yola çıktım. Yüzyüzeyken Konuşuruz, Durmaz Akar. Adliyeye varıncaya dek sayısız kedi, insan ve manzara gördüm. Şarkıya eşlik ettim, kendi sesimi duydum ve Açelya oldum.
Adliye koridorları her zamanki sabahlardan daha kalabalık gelmişti gözüme. Topuklu ayakkabım öyle yankı yapıyordu ki çaktırmadan odama doğru geçtim. Savcı Refik Eren'e ve diğer birkaç çalışana da günaydın dileyerek Efsa'nın odamı açışını izledim. Bugün masmavi giyinmişti ve gülümsüyordu. Günaydın diyerek odama geçtim ve her şeyi kapının ardında bırakarak hızla masama geçtim. Son dosyalar çalışmam için bekliyor, çözülmek için gözüme bakıyordu.
Gizem Deniz ve Eva Soylu dosyaları açıktı. Belgelerin arasında kendisine ait tüm bilgiler mevcuttu bu iki kadının. Fotoğrafları gözüme çarptığında istemsizce elime aldım ve yüzlerini inceledim. Gizem Deniz pub'daki kadındı ve bunu anlamış, Süveyde'ye sormak için uğramıştım ancak bir sorun vardı. Eva... Eva Soylu da onların arkadaş grubunun bir parçasıydı. Evet, o sıkça gördüğüm dörtlü arkadaş grubundaki kadınlardan biriydi. İki kadında Liva'nın arkadaş grubundandı ve kısa süreler içinde katledilmişlerdi. Bu normal miydi ya da Liva'nın sabahki laubali tavrı? Haberi vardı da hiç üzülmüyor muydu yoksa haberi henüz olmamış mıydı anlayamamıştım. Göremediğim bir şeyler vardı. Anlamadığım, duymadığım ya da tam da gözümün önünde olan ama gözümün önünde olduğu için ciddiyetini kavrayamadığım bir şeyler. Bu böyle olmayacaktı. Liva'ya dair birkaç eşya alıp dna'sını cebimde tutmalıydım, her ihtimale karşı. Şu an Karan'ın evinde olmasıysa işimi kolaylaştıracaktı çünkü onun evine gidip almaktansa Karan'a herhangi bir bahaneden ötürü gidip çaktırmadan alabilirdim. Mesela küpem kaybolmuş olurdu. Telefon ve çantamı alarak adliyeden çıktım ve aracıma atlayıp yaklaşık yarım saat içinde Karan'ın evine yaklaştım. Kemeri çıkartıp araçtan indiğimde eve doğru yürüdüm, uzun ve büyük camlardan ötürü Karan'ın evinin içini görebiliyordum. Liva koltukta oturmuş kahve olduğunu düşündüğüm bir şeyi kupasından yudumluyor, Karan ortada görünmüyordu. Sahi, hala gitmemişti Liva. Karan onu gerçekten özledim diyerek mi çağırmıştı? Lafa gelince Pars'a hakaretler saydıran adama da bak Açelya.
Saçımı düzeltip kendimden emin şekilde eve doğru yürüdüm ve zili değil, kapıyı çaldım. On saniye içinde kapı açıldı, Karan'dı. Üzerinde gri bir eşofman, kaslarına oturan siyah bir tişört vardı. Liva'nın yanında kaslarını kapatsana Karan. Beni görmeyi beklemiyor gibiydi ve ciddi ifadesi silinmiş, yumuşamıştı. Liva geldi diye işe de gitmemişti değil mi, sus artık Açelya. Özlem gideriyorlarmış...
''Küpemi unutmuşum,'' dedim tok bir sesle. Geri çekilerek içeri girmeme izin verdiğinde bir an tereddütde kaldım ama yavaş adımlarla girdim. Liva'nın olduğu tarafa baktım, bana dönmüştü ve hala sinir bozucu gülüşüyle kahvesini yudumluyordu. Eşyalarımı bırakmadan doğruca mutfağa ilerledim. Onları incelemek gibi değil, gerçekten küpem kaybolmuş ve onu arıyormuş gibi. Mutfakta küpeni nasıl kaybedesin, koltukta uyuyakaldın Açelya. Liva orada diye gitmek istemiyorsun... Sanki üst kata çıkmış ve orada kaybolabilirmiş gibi merdivenlere yöneldim, hızlı adımlarla basamakları bitirdiğimde düşünmeksizin bir odaya girdim. Keşke düşünseydim çünkü girdiğim yer Karan'ın odasıydı... Kendisiyse arkamda beni izlemiş, benimle birlikte odasına girmişti. Şimdi ne yapacaktım? Boğazımı temizleyerek kısa bir duraksamanın ardından yatak örtüsünü kaldırdım, ne alaka kızım? Bileğimde hissettiğim el durmama neden oldu. Arkama döndüm ama ona bakmamak adına yere sabitledim yeşil gözlerimi.
''Yalan söyledi,'' dedi kararlı bir tınıda, sessizliği ilk bozan o'ydu. ''Ona mesaj atmadım.'' Hala gözlerim yerde dolanıyordu, ona bakmıyordum bile. Parmaklarını çeneme yerleştirip kafamı kaldırdığında gözlerim kara gözlerini buldu. ''Seninle uyuyordum Açelya, biliyorsun.''
''Ben gelmemeliydim.'' Panikleyerek elimi elinin üstüne koydum. ''Şimdi de, dün akşam da... Hataydı.''
''Sen hep gel... Açelya, hep gel.'' Yutkunduğunda hafifçe oynayan adem elmasına kaydı gözlerim.
''Senin gelenin var,'' dedim buruk bir ifadeyle. ''Aranızdaki şey her neyse... Ona engel olmak istemiyorum.''
''Hayır,'' diye mırıldandı aniden. Nefes alıp verişini duyabiliyordum. Bir adım daha attığında tam karşımda, dibimde dikilmişti. ''Yalan söyledi.''
''Sende yalan söyledin.''
''Geride bırakamaz mıyız?''
''Sanmıyorum.'' Elimi elinden çekerek gözlerine baktım, o kadar karalardı ki beni yutmak isteyen bir kara delik var gibiydi. Kapıya döndüğümde yeniden bileğimi tutarak beni durdurdu. Elini belime yerleştirip beni kendisine yaklaştırdığında nefesini yüzümde hissettim. Ondan etkilenmemek imkansızdı, kelimenin tam anlamıyla imkansız. Kalın dudakları aralandığında bakışları dudaklarıma indi.
''Bana inanmıyor musun?''
''İnanmıyorum...''
Ellerinin arasından sıyrılıp odadan çıktığımda banyoya doğru ilerledim. Kapıyı kapatıp ellerimi lavaboya dayadığımda gözüm, önümde duran gri kaptaki iki diş fırçasına takıldı. Dün gece geldiğimde sadece beyaz olanı burdaydı, muhtemelen Karan'ın ki oydu. Diğeri... Liva'nın? Eve mi yerleşmişti ben gider gitmez, pes. Aramam uzun sürmeyecekti, mavi diş fırçasını aldım ve kopardığım kağıt havluya sarıp pantolonumla belimin arasına sıkıştırdım. Küçük dolabı açtığımda en yukarıdaki rafta yeni koyulmuş mavi tarak dikkatimi çekti. Peçete ile sapından tutarak saç tellerinden bir tutam alıp yerine bıraktım. Elimdeki peçetenin arasınaysa bunları koyup olduğu gibi cebime attım. Ellerimi yıkayıp aynaya baktığımda ilk defa gözlerimi bu kadar kara görmüştüm, Karan'ın aynası olduğundansa belki...
Banyodan emin adımlarla çıktığımda koridor ürpertici şekilde sessiz ve kimsesizdi. Trabzanlara doğru ilerledim ve birkaç adım aşağı atıp biri olup olmadığını inceledim. Karan ve Liva ayrı koltuklardaydı. Liva ona bir şeyler geveliyor, yanıt alamıyordu.
''Kitap tam senaryodaki gibi ilerliyor, tıkırında,'' diye mırıldandığında ses çıkmayacak yumuşaklıkta merdivenlerden inmeye başladım. Nefesimi bile o kadar içimde alıp veriyordum ki bir kapsülün içindeki ilaç tozları gibiydim, ufak bir çiğneyişle parçalarım sağa sola dağılacaktı. ''Katilin hedefinin yanındasın, katili de satmıyorsun... Karan... Karanlıklar üstüne mutlu bir hayat inşa edemezsin.'' Olduğum yerde kaldım. Katilin hedefinin yanındasın? Karan en çok benim yanımdaysa katilin hedefi ben miydim? Karan bu yüzden mi her an yanımda olup beni koruyordu.
Neden tüm kurbanlar bana benziyor?
Nida, Duha, Duru, Rana ve Sezen. Yaş, göz, saç gibi özellikler o kadar birbirinin benzeriydi ve hepsi kendi hayatına benziyordu ki, bir an Savcı kimliğinden bağımsız kalbi hızla atmaya başladı.
Saçmalıyor olmalıyım.
Doğru muydu yani? Yıllardır peşinde olduğum seri katilin asıl hedefi ben miydim? Peki ya Karan neden katili ele vermiyordu da beni korumaya çalışıyordu. Onu eleverse daha kolay değil miydi... Ayrıca... Karan katili nasıl biliyordu? Nasıl... Katili de satmıyorsun... Karanlıklar üstüne mutlu bir hayat inşa edemezsin. Titreyen ellerimi üst üste koyup merdivenlerden daha hızlı ama sessizce inmeye devam ettim. Mutfağın önüne ramak kala kafamdan sadece aynı cümleler geçiyordu. Tıpkı televizyondaki ileri geri ilerleyen son dakika haberleri gibi. Karanlıklar üstüne mutlu bir hayat inşa edemezsin. Karanlıklar içinde kara gözlü Karan. Karanlık Karan. Karan Soysal.
Telefonu çıkartıp İdil'e hızlı bir mesaj gönderdim. ''Mutfak camı.''
Mutfağa girdiğimde pencereye ilerledim ve tek hamlede açıp çoktan orada olan İdil'e cebimdeki peçete ve belime sıkıştırdığım diş fırçasını dikkatle verdim. Kısa süre içinde gözden kaybolduğunda kafamdaki sesler susmuyordu. Camı kapattım ama dışarıya bakmaya devam ettim, öylece. Parmaklarımı boynuma götürüp yavaşça ovaladığımda gözlerimi kapatıp derin derin nefesler almaya çalıştım. Gözlerimi araladığımda bahçede, tam karşımda beni izleyen biri vardı. Pars. İdil'e dna kalıntılarını verirken beni görmüş, izlemeye devam etmiş olmalıydı. Gerginlikle duvardan tutundum ve kulaklarıma dolan çınlamalardan ötürü nefesi dudaklarımdan alıp vermeye başladım. Yabancı. Tanımıyorum. Bu kim. Açelya... Kafamı sağa sola yatırıp sakinleşmeye çalıştıkça tanımadığım biri bedenimi ele geçirmeye çalışıyor gibi hissettim. İki elimi de yanımdaki masaya yasladığımda büyük bir kafa karışıklığıyla başımı kaldırdım. Başımdaki zonklayan sancıyı hissettim. Parmaklarım alnımın her köşesinde gezinirken alt dudağımı dişleyerek kanatmıştım. İçimde yatan bir canavar vardı sanki, kendimi bıraksam uyanıp bedenimi ele geçirecekti. Sesler, gürültü ve kayboluş. Nefeslerim sıklaştı. Öfkeyle doldum.
Bunu hep hissediyorum. Her şeyin ne kadar yavaş olduğunu düşünüyordum, yanılgı.
Bunu istemiyorum.
İstemiyorum ama yine de... Her şeyin ne kadar hızlı olduğunu görebiliyorum.
Bir şey patlıyor içimde.
Bir şey...
Buradayım...
Evet, işte burada. O ses.
Evet.
Onu hissediyorum. Onu duyuyorum.
''Füsun,'' dedi ince bir ses, gözlerimi açmamıştım.
''Hı,'' çıktı dudaklarımdan. Ben... Senin içindeyim. Çok zayıfsın Füsun, her zaman ben kazanırım, duyuyor musun?
İki bebek...
İki hayat...
22 Haziran.
Zambak kokusu ciğerlerime dolduğunda birinin pencereyi yeniden açtığını biliyordum. Çok yavaş, çok çok yavaş bir şekilde gözlerimi araladığımda gördüğüm o'ydu. Liva. İki bebek. Zambak.
Neden Açelya? Neden Füsun'u kullanmıyorsun.
Açelya aydınlık... Füsun... O çok karanlık. Füsun'u tanımıyorum.
''İyi misin Füsun?'' Gözlerimi kıpırdatmadan gözlerine kitledim. O buradaydı,güçlüydüm.
''Ben erken doğmuşum biliyor musun, ormanda.''
''Zambaklar çiçek açtığında.''
''Haziran'da.''
''Ormanda, orman gözlü bir çiçek açmış.''