13. BÖLÜM- GÖZLER YALAN SÖYLEMEZ

 

13. BÖLÜM- GÖZLER YALAN SÖYLEMEZ

            "Tam doğru cevapları bulduğunu düşünürsün, sorular değişir." -Paulo Coelho

Liva.

Edgar Allan Poe’nun dizeleri içimde bir yeri tanıdı. Uyuyan şiirindeki zambak ve mezar, kitabıma sindi. Açelya’nın yanlışlıkla açtığı yara, Karan’ın annesinin mezarında açan zambaklara dönüştü; hem suçun hem de masumiyetin izi.

Lethe nehri Poe’nun dizelerinde unutuluşu fısıldarken, ben onu ilk kitabımda kullandım. Bu defa unutmamak, yıllar boyu taşımak vardı. Karan, annesini kaybedeli on beş yıl oldu; ama Açelya’ya bıraktığı notu, kuzgun gibi hiç unutmadı. Poe’nun Kuzgun şiirindeki o kuş nasıl iyiliği de kötülüğü de hafızasında saklıyorsa, Karan da öyle sakladı; aşkını da acısını da. Zambaklar çiçek açtığında, Lethe’nin sularına kapılmak yerine kuzgunun hafızasında kök saldı.

Kuzgun, Karan demek.

Zambak, Açelya.

Bazen kimseye anlatamadıklarını bir yazıyla bütün dünyaya duyurabilirsin. Onlar tıpkı kitap karakterleri gibiydi ve bende kitap yazıyordum. Oysa sevmiyordum ikisine de.

‘’Liva!’’

Olduğum yerden kıpırdayarak gülümsedim.  ‘’Canım!’’

Pars odaya girer girmez koltuktan kalkıp ona sarıldım ve kokusunu güzelce ciğerlerime buyur ettim. Bana aldığı lale buketini vazoya koyup masama bırakmış, kitabı yazmamı beklerken bize yemek yapmıştı. Hayatımda ilk kez âşık olmuştum, bu çok değerli bir duyguydu benim için. Karan’a? Ah, hayır, ona hiçbir zaman âşık olmadım. Yalnızca bir çıkardı.

Pars dudaklarını dudaklarıma bastırdığı an gözlerimi kapatıp anı hissettim. Ağzından gelen krema kokusuyla geriye çekildim.

‘’Bize kremalı ne yaptın?’’ diye sordum sevinçle.

‘’Pasta,’’ çıktı dudaklarından. ‘’En sevdiğin, çilekli pasta.’’

Bir balığın karada yürümeye çalışırken çırpınması gibi hissettiriyor gözlerin Pars. Her baktığımda düşüp kayboluyorum denizinde. Bir insanın elleri nasıl bu kadar güzel olabilir diyorum, sanki hiç oyun oynarken yere düşmemiş, hiç yara almamış, öyle kusursuz. Hiç yalpalamadan bu yaşa erişmiş. Hiç çocuk olmamış ya da… Bana kalsa sadece saçlarıyla ya da gözleriyle Tanrı’yı kıskandırır.

‘’Sevmek seni tanrılar gibi,’’ diye fısıldadım kollarımı boynuna dolayarak.

‘’Seninle tanrılaşmak…’’ diye devam ettirdiğinde başımı boynuna gömüp orada kalmayı diledim. Elleri sırtımda yavaşça dolaşıyor, belime uzanan saç tellerimi parmaklarına dolayarak okşuyordu.

‘’Seninle insan olduğumu hissediyorum,’’ dedim gülümseyerek, parmaklarımı kaşının üstünde gezdiriyordum. Onu böyle sevmeyi, yüzünü ellerimin arasına almayı çok seviyordum. ‘’Biz insanlar…  İnsan olmaktan korkuyoruz, ortalama insan olmaktan… Güzel ağlamaya çalışıyoruz. Resim yapmıyoruz, ressam değiliz diye. Picasso mu olmak gerek yani bir şeyler karalamak için? Müzik aleti çalmıyoruz, şarkı söylemiyoruz, Mozart değiliz çünkü değil mi. Hislerimizi söylemekten korkuyoruz çünkü yargılanırız. Hayal kurmuyoruz gerçekleşmeyecek yanılgısına kapıldığımızdan. Dans etmiyoruz çok iyi bilmediğimiz için. Seni seviyorum diyemiyoruz, sesimiz titrer ve rezil oluruz değil mi? İşin gerçek kısmı gerçek bir insan olmak ve her konuda iyi olmayabileceğimiz. Ciğerlerin çıkana kadar beste söyle… Çirkin ağla… Çok kötü dans et... Sesin titresin... Duygularını anlat... Hayaller kur... İğrenç resimler çiz... Kulak acıtarak müzik aleti çal… Yaşa. Çünkü hayat, insan olmaktan korkmak için, çok kısa…’’

‘’Benim yazar sevgilim,’’’ Şakaklarıma dudaklarını bastırıp küçük ama içten bir öpücük kondurdu. ‘’Karnımız aç ama di mi? Sana çirkin yemekler yaptım.’’ Kahkaha atarak elini tuttum ve odadan çıkıp merdivenlere yöneldik.

‘’Kurt gibi!’’ dedim alt dudağımı ısırarak. Merdivenlerden inerken birkaç saat önce giren ağrı, yeniden başıma girdiğinde tüm enerjim yerle bir olmuştu. Kaşlarımı çatarak elimi alnıma götürdüm ve mutfağa girerek yemek masasına hızlıca oturdum. Pars dönüp baksa da bir şey demeden tabaklara yemekleri doldurmaya başlamıştı. Masada kaşık, çatal, baharatlık gibi şeyler vardı; hepsinin ortasında da yanmakta olan mumlar. Gözlerimi kısarak başımdaki zonklayan sancıyı hissettim. ‘’Hay sikeyim!’’ diye fısıldadım. ‘’Siktir, şimdi değil.’’

‘’Bir şey mi dedin?’’ diye sordu Pars, kirli kaşığı sudan geçirerek makineye yerleştiriyordu.

‘’Sana demedim.’’

‘’Efendim?’’

‘’Sana demedim Pars!’’

‘’Niye bağırıyorsun, duymadım Liva.’’ Parmaklarım alnımın her köşesinde gezinirken alt dudağımı dişleyerek kanatmıştım. İçimde yatan bir canavar vardı sanki, kendimi bıraksam uyanıp bedenimi ele geçirecekti. Sesler, gürültü ve kayboluş. Nefeslerim sıklaştı. Öfkeyle doldum. Burayı, bu evi sevmiyordum. Burada benim ne işim vardı?

Bunu hep hissediyorum. Her şeyin ne kadar yavaş olduğunu düşünüyordum, yanılgı.
Bunu istemiyorum.
İstemiyorum ama yine de… Her şeyin ne kadar hızlı olduğunu görebiliyorum.
Bir şey patlıyor içimde.
Bir şey…

Buradayım…

Evet, işte burada. O ses.
Evet.
Onu hissediyorum. Onu duyuyorum.

‘’İyi misin?’’

‘’Hı,’’ çıktı dudaklarımdan.  Ben… Senin içindeyim. Çok zayıfsın Liva, her zaman ben kazanırım, duyuyor musun?

‘’Kapının önünde unutmuşsun işe giderken kullandığın çantayı, içeri aldım,’’ dedi Pars işini bitirip masaya, Liva’nın tam karşısına oturduğunda. ‘’İçindeki malzemeler sağa sola saçılmıştı: cetvel, bant, makas… Bir de şu mürekkepli kalemin.’’ Çatalı hazırladığı et parçalarından birine batırıp ağzına atarken hayretle bana baktı. ‘’Bana bir vakayı hatırlattı, katilin çantasında bunlardan olabileceğini düşünmüştük.’’ Kahkaha atarak içkisini yudumladığında sesli bir nefes alarak Pars’ın gözlerinin içine baktım, o an sanki ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi yabancı bir şey vardı gözbebeklerinde.

‘’Sen bana katil mi demek istiyorsun?’’ diye bağırdım.  Artık hâkimiyet bende, zaaflarını biliyorum Liva.

‘’Hayır Liva, sadece o eşyalar şüphe uyandırıcıydı, sana öyle bir cümle kurmadım.’’

‘’Mimarım Pars!’’ dedim bağırmaya devam ederek, oturduğum sandalyeden kalkmıştım.

‘’Sakin olur musun lütfen?’’

‘’Katil olmamdan şüpheleniyorsan önce kendi geçmişine bak derim.’’

Sandalyeyi uzağa fırlatarak gürültülü bir ses çıkarttığımda üst kata çıkıp dolaptan bikinimi çıkarttım. Elime geçen bir çantaya onu ve bir iki parça kıyafet tıkıştırdığımda hızlı adımlarla merdivenden inip salonda kapıya yöneldim.

‘’Liva nereye gidiyorsun?’’ diye sordu Pars arkamdan, ona yanıt vermeden kapıyı açtım ve evden hışımla çıktım. Birkaç gün önce kaydolduğum yüzme kursu eve on beş dakika uzaklıktaydı. Yere o kadar sağlam basıyordum ki ayaklarım çok acıyordu. Burası neresi, neden buradayım. Çantamdan kablolu kulaklığımı çıkartıp kulaklarıma taktım ve telefondan bir şarkı açıp sakinleşmeye çalıştım.

Eyes Don't Lie, Isabel LaRosa

Gözler yalan söylemez. Gözler yalan söylemez. Gözler yalan söylemez.

Mavi’yi tanımıyorum, o kim bilmiyorum, evet. Böyle, sakin ol Liva.

Karan’ın söylediklerini hatırla.

Nefes al, nefes ver, iyiyim.

Kursun kapısından girdiğimde büyük adımlarla giyinme dolabımın olduğu kata çıktım. Dolabımın kilidini açarak çantamı koydum ve üstümü değiştirmek için kabine girdim. Kot pantolonumu ve beyaz tişörtümü çıkarttıktan sonra iç çamaşırlarımı da çıkarmış, bikinimi giymeye koyulmuştum. İplerini boynumdan geçirerek ensemde bağladım ve kıyafetlerimi kabinden alarak çıktım. Dolaba elimdeki çamaşırları doldurup sertçe kapattığımda kattaki herkes dönüp bana baktı, umurumda değildi. Dolabımı kilitleyerek yüzme havuzuna indiğimde gözlerim tek bir kişiye takıldı. Yanındaki arkadaşı olmalıydı.

‘’Burası gerçekten çok güzelmiş Leyla,’’ diyordu Açelya havuzun kenarında otururken. Adının Leyla olduğunu öğrendiğim kişiyse havuzdan çıkmış, küçük havluyla saçlarını kurulamaya başlamıştı.

‘’Kızım senin kramp tam vaktini buldu ayağına girmek için, ben gidip giyineyim, sonra gelir sana yardım ederim,’’ dedi Açelya’ya. Havuz hep kalabalık olurdu ama bu saatlerde sakin oluyordu demek ki, yavaş adımlarla diğer kapıdan dolanarak indim aşağı, Açelya hala ayak bileğini ovarak dudaklarını birbirine bastırıyordu. Beni görmemişti çünkü onun tam arkasındaydım, ses çıkarmamaya özen göstererek ilerledim ve tam o an, ellerimle sırtından ittirerek onu havuza düşürdüm. Bingo.

Açelya çırpınıyordu. Ayağını hareket ettiremediğinden kollarını hızla suya çarpıp duruyor, çırpındıkça batıyordu. Başını kaldırmaya çalışıyor ama her seferinde suyun soğuk boşluğuna batıp kayboluyordu. Suyun içinde ağırlaşıyor, bedeni daha da dibe çekiliyordu. Havuz derindi ve boyunu geçiyordu. Yavaşça eğildim havuza doğru, gözlerim suya odaklandı. İşte böyle, diye fısıldadım. Şimdi keyfim yerine geldi. ‘’Aptal sarışın…’’

Oldukça su yutmuş, birkaç dakika sonra kıpırdaması durmuştu. Açelya tamamen suya gömülmüştü. Onu orada çırpınırken izlemek, ölen balığımın çırpınışlarını hatırlattığında daha da öfkelenmiştim. Suyun dalgası artık düzdü, köpüklenmiyor, dalgalanmıyordu. Hızlı adımlarla biraz geride duran kolonun arkasına yaslanıp havuzu öylece izlemeye başladım. Etrafa sıçrattığı damlaları takip ederek parmaklarımı şıklattım. ‘’Geber.’’

Göğsümün altındakinin kaldıramayacağı günahlara bulandım. Ensemdeki binlerce ah, halat olup boynuma dolandı.

 

 

 

 

Yazar.

Kapıdan ışık hızıyla yarışarak koşup havuza atlayan kişi, Karan’dı. Saniyeler içinde havuzdan çıkartıp yere bıraktığında Açelya baygındı, Karan onun nabzını kontrol etti. Elleri tir tir titriyor, bir şey olacak diye kalbi ağrıyordu.

‘’AÇELYA!’’ diye bağırdı, tüm salon Karan’ın sesi ile inlediğinde Liva irkildi. ‘’Açelya! Açelya beni duyuyor musun, Açelya!’’ Açelya’nın başını sallıyor, ona sesleniyordu ama Açelya uyanmıyordu.

Tam o an Karan, Açelya’nın üstüne eğilerek dudaklarını dudaklarına kapattı ve üflemeye başladı. Açelya’da tık yoktu, nabzı o kadar yavaş atıyordu ki Karan hala tir tir titriyordu. Dudaklarını yeniden dudaklarına götürdü Açelya’nın, gözlerini kapattığında yanağına bir damla yaş düştü. Açelya öksürmeye başladığı an, Karan yanağındaki yaşı silip ona baktı.

‘’Açelya, Açelya beni duyuyor musun?’’

‘’Karan…’’ diye seslendi öksürüklerinin arasında, konuşamıyordu.

‘’Buradayım, buradayım Açelya’m.’’

‘’Su… Su yuttum.’’ Karan, Açelya’nın sırtından tutarak onu yavaşça kaldırırken Açelya gözlerini açtı. ‘’Ölecektim…’’

‘’Bana bak Açelya, gözlerime bak…’’ Açelya’nın nabzı yavaşladığından üşümeye, tir tir titremeye başlamıştı. Dişleri birbirine vuruyor, çenesi titriyordu. Karan onu tek hamlede kucağına alarak soyunma salonuna ilerledi ve kabinlerden birine girerek Açelya’ya bir havlu sardı. ‘’Ben nefes aldığım sürece,’’ dedi, Açelya’nın başını göğsüne yaslamıştı. ‘’Bırak öldürmeyi… Kimse sana dokunamaz…’’ Kollarının arasına alarak sımsıkı sarıldı. Karan’ın sıcaklığıyla ısınmaya başlıyordu Açelya. ‘’Yüzme bilmiyor muydun?’’ diye sordu sakince, gözleri yere dalmıştı Açelya’nın.

‘’Biliyordum, ayağıma kramp girince kenara çıkıp oturmuştum.’’ Karan ellerini Açelya’nın yanaklarına yerleştirerek yüzünü ısıtmaya çalışıyordu ama parmakları göz kapağının kenarlarını, kaşlarını okşadığından öyle dalmıştı ki yüzüne, eriyip gitmişti orada.

‘’Havuza mı kaydın?’’

‘’Biri itti.’’

‘’Nasıl?’’ dedi Karan, gözlerinden ayırmıyordu kara gözlerini. ‘’Kim yapabilir?’’

Açelya yüzünde parmaklarını gezdiren Karan’a alışmış, başını Karan’ın avucuna doğru yatırıp gözlerini kapatmıştı. İçi üşüyordu ama Karan varsa zarar görmezdi, gözlerini kapatabilirdi. Hem… Çocukluğundan beri korktuğu karanlık, Karan oradayken korkutamazdı onu değil mi?

‘’Hıhı,’’ diye mırıldandı Açelya. Başını tamamen Karan’ın avucuna bıraktığında dinlenmeye ihtiyacı olduğunu anladı Karan. Gülümseyerek inceledi yüz hatlarını, dibinden, nefesini hissederek.

‘’Ayağın acıyor mu, hareket ettirebiliyor musun?’’ Açelya başını reddedercesine salladı.

‘’Leyla da burada,’’ diye mırıldandı.

‘’Telefonundan ona mesaj gönderelim, seni böyle görüp endişelenmesin Açelya.’’

‘’Hıhı,’’ diye yineledi Açelya. Karan ona yaklaşarak avucuna yasladığı kafasını, göğsüne yatırdı. O sırada, ‘’Yalancı,’’ diye fısıldadı Açelya.

‘’İyiliğin için.’’

‘’Liva’yı tanımıyor gibi davrandın, onunla yatmışsın.’’

‘’Ondan ayrılmak istedim Açelya, ondan ayrılmak istedim ama…’’

‘’Ama...’’ diye devam ettirdi Açelya, normal ısıya ulaşmış, kendine gelmeye başlamıştı ama o kadar huzurlu hissediyordu ki kafasını kaldırmak istemedi.

Bir yabancının göğsünde yatmak hiç bu kadar güvenli gelmemişti.

‘’Bir şey vardı, yapamadım,’’ dedi Karan, parmaklarını Açelya’nın saçlarına dolamış, başını başına yaslamış, saçlarını kokluyordu.

‘’Yapacaklarının ardında durmak yerine… Bahanelerin ardına saklanıyorsun yani.’’ Sesli bir nefes aldı Açelya, ellerini Karan’ın boynuna yerleştirdiğinde parmakları köprücük kemiklerine değmişti. ‘’Karan… Ben seni tanıdım, yani eğer bana gösterdiğin Karan, gerçek Karansa... Sen kimi kandırıyorsun?’’

‘’Ayrılmak ne kadar zor, bunu en iyi sen biliyorsun Açelya.’’

‘’Bir daha konuyu sakın Pars’a getirme,’’ dedi Açelya, ellerini boynuna dolayarak başını kaldırdı ve kararlılıkla gözlerine baktı Karan’ın. Tırnaklarını boynunun derisine geçirmişti tehdit edercesine. Göz göze geldiklerinde delip geçmek ister gibi kararlılıkla bakıyorlardı birbirlerine. Biraz daha yakınlaştıklarında birbirlerinin sıcak nefesi, dudaklarına değerek geçiyordu.

‘’Bize getirsem?’’ dedi Karan fısıldayarak.

‘’Biz diye bir şey yok. Liva ve sen varsın.’’

‘’Yok, Açelya, yok.’’

‘’Tercihlerinin sonucuna katlanamıyorsun yani…’’ dedi Açelya, Karan’ın dudaklarının üstüne doğru vermişti nefesini.

‘’Sana dayanamıyorum,’’ dedi Karan, ellerini Açelya’nın yanaklarına yerleştirerek başparmağıyla okşamaya başladı. Açelya panikleyerek elini Karan’ın boynundan çektiğinde üstündeki tişörtü algılayıp kaşlarını çattı.

‘’Havuza tişörtle mi girdin?’’ Ona daha da yaklaşarak burnunu Açelya’nın burnuna değdirmeye, yanaklarını birbirine sürtmeye başlamıştı. Dudaklarının arasında bir parmak kadar mesafe kalmıştı.

‘’Beni,’’ diye başladı cümleye Karan, elinin birini yüzünden çekip Açelya’nın omzuna yerleştirdi. Avucu aşağı, koluna doğru sıcaklıkla kayarken Açelya’nın içi gitmişti. ‘’Çıplak mı görmek isterdin?’’ Açelya’nın nabzı hızlandığında Karan gülümseyerek diğer elini Açelya’nın havluyla kapanmayan bacaklarına indirdi. Eli o kadar büyüktü ki parmaklarıyla hafifçe sıktı bacağını. ‘’Pars’la tamamen ayrıldınız,’’ dedi fısıldayarak. Açelya, içi biraz dahi olsa ısınmamış olsa öfkelenirdi ama Karan, Açelya’nın aklına yerleştiğini biliyordu. ‘’Kafanın içindeyim Açelya…’’

‘’Evet…’’ Açelya dudaklarını Karan’ın dudaklarının üstüne bastırdı. Film gecesi yaptıkları gibiydi, öpüşmüyor, birbirlerinin dudaklarına değiyor, yumuşaklığını hissediyorlardı.

‘’Gece… Uyumadan önce beni düşünüyor musun?’’ dedi ve yeniden dudaklarını birleştirdi Karan. Açelya’nın dudaklarında acı çikolata, Karan’ınsa… Şarap tadı vardı.

‘’Bana yemek yaptığın gün… Mutfakta,’’ diye mırıldandı Açelya, Karan’ın dudaklarının tadına bakmak hoşuna gitmişti. Öpüşmeye başladıklarında onlar için zaman durmuştu ve nerede olduklarını dahi unutmuşlardı. ‘’Kopardığın peçeteyi buruştururken… Avucunun içindeki peçete olmak istedim.’’ Nefes nefese, dakikalardır dudakları dudaklarındaydı. Ne bir adım ileri, ne bir adım geriydi. Yalnızca aç bir kurt gibi büyük bir şehvetle tadıyorlardı birbirlerini.

Dakikalar sonra ayrılan Açelya’ydı, utanarak Karan’dan çekti gözlerini.

‘’Beni eve bırakır mısın?’’

Karan gülümseyerek geriye çekildi. ‘’Kıyafetlerin hangi dolapta?’’

‘’Soldan yedinci.’’

Karan oturduğu yerden kalkarak kabinden çıktığında soyunma odasında kimse kalmamıştı. Muhtemelen Leyla, Açelya’yı aramış, bulamayınca gitmişti. Karan dolabı açtığında Açelya’nın kot pantolonunu ve mavi gömleğini, ardından onların altına sakladığı kırmızı iç çamaşırlarını görmüştü. İncelemek istemişti fakat boğazını temizleyerek kendine engel oldu ve tüm kıyafetleri kabindeki Açelya’ya uzattı. Çantasını ve telefonunu da alıp dolabın kapağını kapattığında, elindekileri ortadaki küçük masaya koyup kendi dolabını açtı. Üzerindeki tişörtü, Açelya’nın ayağındaki krampa güvenerek çıkarttı.

Kuru, gri tişörtünü giyerek altına bol, siyah bir pantolon giydi. Kabine geri dönecekken hızlı adımlarla kaybolan bir siluet geçti gözlerinin önünden. Kaşlarını çatıp ileriye doğru yürüğünde kolonun tam arkasında bir kişi vardı.

‘’Sen yaptın…’’ dedi dişlerini sıkarak.

‘’Ben yaptım… Onu ne zamana kadar koruyabileceksin Karan?’’ Liva gözlerini kısıp gülümseyerek Karan’ın gözlerine bakıyordu.

‘’Ölene kadar.’’ Liva’nın parmakları Karan’ın tişörtünü yukarıya doğru sıyırdığında, Karan’ın kalbinin üstündeki karaltı açığa çıkmıştı.

‘’Peki ya sen ölene kadar… O ölürse…’’ dedi alaycı bir tavırla. ‘’Alerjisi varmış, tüh…’’

Karan parmaklarını Liva’nın boynuna yerleştirip sıkmaya başladığında Liva’nın nefesi kesilmişti. ‘’Siktir git Liva,’’ dedi fısıltıyla. ‘’Açelya’ya bir daha dokunmayı aklından bile geçirme.’’

Tişörtünü düzeltip Liva’yı bıraktığında Liva nefes dilenircesine soluyordu. Yumruğunu sıkıp sakinleşmeyi bekledi Karan. Kabine geri döndüğünde Açelya’yı iç çamaşırları ile görmüş, anında gözlerini kapatmıştı.

‘’Özür dilerim,’’ dedi panikle. ‘’Benim hatam.’’

‘’Ayağa kalkamadığım için giyemedim Karan,’’ dedi Açelya mahcup bir sesle. ‘’Gözlerin kapalıyken yardım edebilir misin?’’ Karan başını sallayarak elleriyle kontrol ederek kabine yeniden girdi. Açelya’yı kollarının altından tutarak ayağa kaldırdığında Açelya yavaş yavaş giyinmeye başladı. Karan kafasını arkaya çevirmişti ama Açelya pantolonu giymekle meşgulken tek gözünü aralayıp şeytana uymak istemiş, boynundan aşağı kırmızı ipi inen sutyeni incelemişti biraz. Açelya pantolonu giyip doğrulduğunda yeniden gözünü kapatmış, oraya oturtmuştu. Gömleğini giydikten sonra düğmelerin yarısına kadar iliklemiş, Karan’ı izleyerek devamını yapmaya çalışıyordu.

‘’Giydim.’’ Karan gözlerini açtığında gördüğü ilk şey, Açelya’nın kapatamadığı düğmeler yüzünden çıplak kalmış göğüs dekoltesiydi. Hafifçe öksürerek kafasını çevirdiğinde Açelya gülümseyerek onu izledi. ‘’Gidebiliriz,’’ dedi tamamen giydiğinde. Karan onu kucaklayıp salondan geçerken Açelya elini uzatarak ortadaki masadan çanta ve telefonunu kaptı. Karan onu araca taşırken Açelya kucağında Leyla’ya kısa bir mesaj göndermişti.

‘’İyiyim, her şeyi anlatacağım sonra.’’ (22.19)

Araca geçtikten dakikalar sonra Leyla’dan yanıt almıştı.

‘’İyiysen seni bir yere davet edebilir miyim, yalnız bırakma beni.’’ (22.30)

Açelya hızlıca yanıt yazdı. Karan koltuğa geçmiş aracı çalıştırıyordu.

‘’Nereye?’’ (22.31)

‘’Geçen bahsettiğim çocuk vardı ya, o arkadaş grubuyla küçük bir parti verecekmiş evinde. Flörtleştiğimizi kimse bilmiyor, orada ayrı duracağız, yalnız bırakma beni.’’ (22.35)

‘’Kaçta?’’ (22.36)

Karan bir yola bir Açelya’ya bakıyor, arkadaşı ile mesajlaşmasına gülüyordu. Sosyalleşmesine mutlu oluyor, çaktırmadan, ona göstermeden gülüyordu. Zaten Karan, yıllarca ona göstermeden sevmişti onu.

‘’Bir saat sonra.’’ (22.37)

Açelya’nın gözleri kocaman açıldı.

‘’Kızım daha kramp geçmedi.’’ (22.39)

‘’Bir saate geçer, lütfen, lütfen, lütfen.’’ (22.40)

‘’Tamam, geçerse gelirim, at konumu.’’ (22.42)

Telefonu, güç tuşuna basıp dizlerinin üstüne koydu ve camdan dışarıya, karanlığa daldı gözleri. Bir süre öylece izledi yol kenarındaki ağaçları, sesli bir nefes verip Karan’a döndü.

Karan, kara gözlerini yola dikmiş, kontrollüce aracı sürüyordu. Açelya onu izledi; siyah kirpiklerini, kaşlarını, göz altlarının koyuluğunu, direksiyondaki ellerini, kalın parmaklarını ve bileğinden inen yeşil damarı. Kusursuz, diye düşündü kendi içinde. Başını sola yatırıp Karan’ın yüzünü daha detaylı incelemeye başladı. Karan bunun farkındaydı ama onu utandırmamak için bakmıyordu. Açelya, Karan’ın aralıklı siyah sakallarını, yutkunduğunda kıpırdayan adem elmasını ve… Yanağında daha önce hiç fark etmediği çukuru gördü. Oturduğu yere iyice yerleşip dirseğini yasladı.

‘’Senin gamzen mi var Karan?’’

Karan yerinden kıpırdayıp bir anlığına Açelya’nın gözlerine baktı. Kırgın gözleri, hançer kadar keskin bakıyordu.

‘’Yüzüme hiç bakmadın ki Açelya.’’

Açelya o an parmağını Karan’ın gamzesine koymak istedi ama yapamadı, gözlerini ondan çekerek önüne odaklandı. Yaklaşık on dakika sonra, eve az kala Karan’a yeniden döndü.

‘’Benimle gelir misin?’’

‘’Nereye?’’

‘’Leyla bir yere çağırdı.’’

‘’Beni istediğin için çağırmıyorsun di mi?’’ diye sordu Karan. ‘’Kramp geçmedi.’’

‘’Hayır,’’ dedi hemen Açelya. ‘’Seni istediğim için.’’ Ardından utanarak cama döndü. Bunu nasıl söyleyebilmişti.

‘’Beni istemesen de ben gelirim Açelya, şimdiye kadar nasıl yaptıysam, öyle yaparım.’’

 

Bir saat sonra, saat on biri gösterirken Karan, Açelya’yı getirdi. Yavaş da olsa yürümeye, kramp geçmeye başlamıştı ama Karan’ın koluna giriyordu.

‘’Leyla senin için önemli olmalı.’’

‘’Onunla okuldan mezun olduğum yıl tanışmıştım, o da hukuk okumuş ama mesleğe atılamamıştı, bana gelen işlerden pasladım ona. Devamı geldi, çok iyi bir avukat oldu.’’

‘’Yaptığını kimse yapmaz biliyorsun değil mi?’’ Apartmana girmiş, dairenin önünde durmuşlardı. Açelya anahtarı çantasından çıkarttı ve kilide takarak hızla açtı.

‘’O çok iyi bir avukat.’’

‘’Sende yeni mezundun, iki üç iş gelse birini veriyormuşsun, hırslanmadan, kıskanmadan sevmiş, ilgilenmişsin. Kimse yapmaz bunu.’’ Açelya gülümseyerek eve girdi, elini Karan’ın kolundan çekti ve yavaşça eşyalarını portmantoya bıraktı.

‘’Leyla da iyi birisi, o benim dostum.’’

‘’Ayağın iyi mi?’’

‘’Gibi, ben düzgün bir şey giyeyim, gidelim.’’

Karan oturma odasına geçti ve koltuğa bıraktı kendini. Bu ev, Açelya kokuyordu, çiçek gibi. Gözlerini kapatıp başını koltuğun üstüne yatırdı ve bu kokuyu güzelce solumaya başladı.

Açelya odasına gitti. Kıyafet dolabını açıp saçını kaşıyarak bakmaya başladı, ne giyecekti. Bakışları kıyafetlerin en arkasında, askıya asılı beyaz elbiseye kaydığında içinden acaba mı diye geçirdi. O elbise annesinin genç kızken giydiği bir elbiseydi, Açelya onu hep saklamıştı. Belki bugün onu giymeliyimdir, diye geçirdi içinden. Gömlek ve kot pantolonunu yavaşça bedeninden çıkarttı, askıdan çıkarttığı elbiseyi tek hamlede kafasından geçirdi. Kilo almış olmalıydı, elbise bedenine tam oturmuş, tam kalçasının altında bitmişti. Açelya alt dudağını ısırarak çekinerek aynaya baktı. Elbisenin omuzları şişmeydi ve onu tıpkı prenses gibi gösteriyor, saten kumaşı yumuşacık bir his bırakıyordu. Kararsızlıkla tırnağını dişlemeye başladığında açık unuttuğu kapıdan Karan girmişti. Açelya’nın sırtındaki sutyen ipine takılmıştı gözleri, elbisenin sırtı açıktı ve oradan görünüyordu.

‘’Belki de,’’ dedi yavaş adımlarla tam Açelya’nın arkasına ilerlediğinde. ‘’İç çamaşırın beyaz olmalı.’’

Parmaklarını Açelya’nın sırtından aşağı kaydırdığında Açelya aynadan onu ve kendini izliyordu. Çok uzundu, ondan çok daha uzun. Kara kaşlı, kara gözlü bir adamdı. Yutkundu ve ellerini yanaklarına götürdü. Kızarmış olmalıydı suratı. Karan alt dudağını ısırarak onu izlemeye başladı. Ne narindi Açelya’sı.  İç çamaşırının ipini çözmeye başladığında Açelya başını eğdi, ardından Karan’ın koluna koydu elini.

‘’Hallederim.’’

Karan çaktırmadan gülümsüyordu.  ‘’Tamam.’’

Açelya ona döndüğü zaman dudaklarını inceledi aniden. Elini, koyduğu yerden kaydırıp parmaklarına değdirerek çekti.

‘’Çok yakışmış,’’ dedi Karan fısıldayarak. ‘’Elbise.’’

‘’Teşekkür ederim.’’ Açelya gülümseyerek kafasını sola çevirdi. ‘’Hadi,’’ dedi gitmesi için, gülüşüyorlardı. Karan odadan çıktığında kapıyı kapattı ve aynaya bakıp sırtını döndü, çözülmüş çamaşır ipini gördüğünde gülümsedi. Elbiseyi çıkartarak iç çamaşırını değiştirdi ve kısa süre içinde elbisesini, altına beyaz, düz taban bir ayakkabıyı giydi. Saçları hem hala ıslak, hem kabarıktı. Güzelce taradı ve banyoya gidip saç kurutma makinesi ile fön çekti. Artık saçları da üstü de insana benzemişti, Karan’ın bayılacağı bir güzelliğe, aslında Karan ona çuval giyse yine bayılırdı.

Çok geçmeden evden çıktılar. Leyla’nın attığı konuma geldiklerinde Karan aracı uygun bir yere park etti. Sokakta rahatsız edici bir sessizlik karşıladı onları, temkinli adımlarla apartmana girip merdivenlerden ağır ağır çıktılar. Kapı açıktı. İçeriye girdiklerinde aldıkları kokunun ne olduğunu anlayamadılar. Perdelerden süzülen sokak lambasının ışıkları, masanın üzerindeki şişe ve bardaklarda yankılanıyor, bir anlığına herkesin yüzünde farklı gölgeler oluşturuyordu. Kalabalığı yarıp Açelya ile ilerledi Karan.

Biraz ileride Liva, ince ve uzun parmaklarıyla tuttuğu gümüş tepsiyi usulca masadan aldığında tepsideki bardakların içinde kıpkırmızı bir ışık yanıp söndü. Shotların kokusu odanın havasına karışmış, sanki görünmez bir el içeridekilerin üzerine ağır bir battaniye sermişti. Liva alışkanlıkla başını yana eğdi, gözlerini sırayla Pars’a, Karan’a, Leyla’ya, Uras’a ve en son Açelya’ya çevirdi. Uras? Leyla’nın hoşlandığı çocuk Uras mıydı? Liva ve Pars’ın ne işi vardı diyemiyordu, Uras, Pars’ın avukatıydı ve kaynaşmış olmalılardı. Bozacının şahidi şıracı. Liva’nın dudaklarının kenarında sinsice beliren tebessüm, Açelya’nın içinde küçük bir huzursuzluk uyandırıyordu. Tepsiden borrelglas alıp dudaklarına götürdü. Alkol, dilinin üzerinden kayıp boğazına inerken gözlerini kapatıp haz dolu bir nefes verdi. “Tatmalısınız,” dedi fısıltıya yakın bir tonda.

Bardaklar tek tek dağıtıldığında Açelya uzun uzun baktı. Kısa bir tereddüdün ardından bardağı dudaklarına götürmeye zorladı. İçki boğazından kayarken içini bir ateş sardı, midesinde küçük bir kıpırtı, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir titreme oldu. Kimse anlamadı veya fark etmedi sandı ama Karan, Açelya’nın kalbinin hızlandığını biliyordu.

İnsan, sevdiğinin ayağına taş değse hissederdi.

Karan hissetti.

Kadehler masaya bırakıldığında odanın ortasındaki boş şişe herkesin dikkatini topladı. Pars, dizlerini biraz öne doğru uzatıp kollarını göğsünde birleştirdi, gözlerinde şeytani bir parıltı vardı. “Hadi bakalım…” dedi, sesi neredeyse şarkı söyler gibiydi. “Oyun başlasın.”

Herkes masanın etrafında, yere çömelerek oturuyordu. Liva masanın çaprazında, hemen yanındaysa Pars vardı. Leyla, Uras’ yakın oturmuş, gözlerini ondan alamıyordu. Açelya olduğu yere bağdaş kurarak çömeldiğinde Karan hemen Açelyanın dibine, hafif arkasına geçerek bağdaş kurdu. Sağ dizini Açelya’nın arkasına doğru uzattığında sanki onu orada korumaya almış gibiydi. Açelya sırtını Karan’ın dizine yaslayarak tebessüm ettiğinde Karan güldüğünü fark etti. Sol koltuktan aldığı küçük yastığı Açelya’ya uzattığında Açelya anladı onu izlediğini; çünkü elbisenin kısalığından rahat edemediğinden çekiştirip durmuştu. Yastığı kucağına yerleştirirken Pars şişeyi hızla çevirdi. Şişenin ahşap masa üzerinde dönerken çıkardığı sürtünme sesi, odada yankılandı. Ağırlaştı, yavaşladı, sonunda durdu. Ucu tam olarak Uras ile Açelya’ya bakıyordu. Soracak kişi Açelya’ydı. Gözler kısa süreliğine kilitlendi. Açelya’nın bakışlarında hem şaşkınlık, hem de hafif bir tedirginlik vardı. Uras’ın dudaklarının kenarında ise gizemli bir tebessüm…

“Doğruluk mu, cesaret mi?” dedi Açelya. Sesi yumuşaktı ama tonunda sorgulayıcı bir sertlik gizliydi.

Uras kısa bir süre sustu, derin bir nefes aldı, gözlerini kırpmadan ona baktı. “Doğruluk,” dedi sonunda, sanki uzun zamandır zaten hazır olduğu cevabı verir gibi. Leyla ile görüştüğünü söyler diye düşündü.

“Bir sırrını itiraf et o zaman,” diye karşılık verdi. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı, sesinde küçük bir meydan okuma gizlenmişti.

Bir sessizlik oldu. Herkes gözlerini Uras’a çevirmişti. Uras’ın parmakları yavaşça yanındaki çantaya uzandı. Fermuarın açılış sesi duyulduğunda Liva kaşlarını kaldırdı, Leyla nefesini tuttu, Pars’ın dudaklarının kenarı belirsiz bir gülümsemeyle kıvrıldı. Karan ise gözlerini daraltarak Uras’ın ellerini dikkatle izledi. Uras tam o an, çantadan bir Barbie bebek çıkarttı. Küçücük, pembe elbiseli bir Barbie. Sarı saçları taranmış, hoş duran ama oldukça berbat hissettiren bir bebekti. Uras oyuncak bebeği sanki kutsal bir emanetmiş gibi iki parmağının ucunda tutarak yavaşça Açelya’ya doğru uzattı.

“Bunu doğum gününde veremedim,” dedi kısık, neredeyse titrek bir sesle. Sözlerini söylerken gözleri Açelya’nın yüzünde gezindi, dudaklarının kenarında melankolik bir gülümseme vardı. “En sevdiğin bebekti.”

Açelya’nın gözleri büyüdü. Nefesi kesildi. O küçücük oyuncağa bakarken boğazında bir yumru oluştu. Çocukluğunun gölgelerinden çıkıp gelen bir parçayı elinde tutuyormuş gibi hissetti. Elleri titreyerek aldı Barbie’yi, parmak uçlarıyla saçlarını düzeltti, kıyafetine baktı. O an, zihninde kayıp yılların sis perdesi aralanıyor, anılar yavaş yavaş su yüzüne çıkıyordu.

Karan dizini çekince Açelya bir an geriye düşecek gibi oldu ama dengesini korudu. Karan’ın eli ayağı titremişti o bebeği görünce, başını kaldırdı ve tavana baktı.

Tavana bak. Tavana bak Açelya. Sakin ol. Derin nefesler al.

“Uras?” dedi Açelya sesi titreyerek. Gözleri dalgın, bakışları bulanıktı. “Benim oyun arkadaşım… Sen miydin?” Barbie’yi göğsüne bastırdığında gözlerinden yaşlar süzüldü. “Seni nasıl tanıyamadım...”

Karan’ın omuzları kaskatı kesildi, sonra yavaş yavaş gevşedi. Uras gülmeye başladığında o gülüşte ki pisliği duydu. “O gün metroda gözlerinin içine içine baktım,” dedi, sesi alçaldı. “Aynı çocukluğumuzdaki gibi. Beni tanımadın Açelya, bana borçlusun.”

Bana borçlusun.

Karan öfkeyle nefes verdiğinde Uras’a kitlenmiş yumruğunu sıkıyordu. Açelya oyuncak bebeğe sarılarak gülümsedi. İçinde şaşkınlık, sevinç ve utanç birbirine karışmıştı. “Borcum nedir avukat bey?” diye karşılık verdi kıkırdayarak.

O an Leyla’nın kalbine bir sancı saplandı. İçinde kıskançlığın ağır, karanlık bir kıvılcımı yükseldi. Açelya onun en yakın dostuydu; sırlarını paylaştığı, yanında ağladığı, kahkaha attığı, kardeş bildiği… Ama işte tam da o yüzden, onun Uras’ın gözlerindeki ışığı çaldığını görmek, içinde tahammül edemediği bir kıskançlığı uyandırmıştı. Leyla belli etmemeye çalıştı, dudaklarını ısırdı, bakışlarını masadaki şişeye sabitledi; fakat içindeki kıskançlık, yangın gibi göğsünü yakıyordu.

Karan, o sırada tek bir kasının bile kıpırdamasına izin vermeden Uras’ı izliyordu. O kahkaha, o bakışlar, o gülümseme… İçinde kocaman bir öfke büyüyordu. Parmakları masanın kenarına doğru gerildi, boğazındaki düğümü çözmek için derin bir nefes aldı. Sonra, birden sesini yükselterek boğazını temizledi gürültülü bir şekilde. Herkes irkildi, gözler ona çevrildi.

Karan ani bir hamleyle şişeyi tuttu, büyük bir hızla çevirdi. Şişe dönmeye başlarken çıkan ses, odadaki gerilimi dağıtır gibi olsa da Uras gözlerini hafifçe kısarak Karan’a baktı. İkisinin arasında görünmez bir ip gerilmiş gibiydi. Pars köşede kollarını kavuşturmuş olanları izliyordu.

Şişe yavaşladı, durdu. Ucu bu kez Pars ve Liva’ya bakıyordu. Pars dudaklarının kenarında alaycı bir gülümsemeyle döndü Liva’ya. “Doğruluk mu, cesaret mi?”

Liva başını dik tutarak gözlerini Pars’ın gözlerine kilitledi. Sabahki kavgalarından ötürü mesafeli duruyorlardı. İçinde hafif bir öfke ama aynı zamanda meydan okuma vardı.
“Cesaret.”

Pars’ın dudakları sinsice kıvrıldı. Ne isteyeceğini bulduğunda keyifle baktı Liva’nın gözlerine. “O zaman… Açelya’ya sarıl.”

O an odada buz gibi bir sessizlik oldu. Herkes bakışlarını Açelya ile Liva’ya çevirdiğinde Karan gerilerek Liva’ya baktı. İkisinin arasında gözle görülür bir gerilim vardı. Liva ağır ağır yerinden kalktı, adımlarını uzatarak Açelya’ya doğru ilerledi. Açelya’nın gözleri büyüdü, kaşları çatıldı. Liva kollarını ona doladığında, dışarıdan bakıldığında sıradan bir sarılma gibi görünüyordu; ama Liva’nın sivri tırnakları bir anda Açelya’nın ince koluna saplandı.

“Ah!” Ne yapıyorsun?” Liva küçümseyici bir tebessümle baktı.
“Tırnaklarım uzun, Açelya… Ne yapabilirim ki?” Açelya gözlerini daraltarak alaycı bir gülüşle karşılık verdi.
“Doğru,” dedi, sesi keskinleşmişti. “Kullanmasam bile sivri tırnaklarımı göstermem gereken yılanlarla dolu bir arenadayım.”

O an Pars gerginlikte şişeye uzandı ve çevirmeye başladı. Şişe bu kez Leyla ve Karan’da durdu. Karan gözlerini devirdi. “Bir daha çevirin,” dedi kuru bir sesle. Leyla’nın yüzünde küçücük bir hayal kırıklığı belirdi ama tanışıklıkları olmadığı için üzerinde durmadı. Yeniden çevrildiğinde şişe, Açelya ile Pars’ta durdu. Pars’ın gözleri ışıldadığında dudaklarında şeytani bir gülümseme vardı. “Doğruluk mu, cesaret mi?”

Açelya düşünmeden, “Cesaret,” dedi.

Karan’ın kalbi bir anda hızla çarpmaya başladı. İçinde büyük bir korku ve öfke kabarıyordu; çünkü Pars’ın sınır tanımayan oyunlarını, zihnindeki karanlık arzularını çok iyi biliyordu. Pars, dudaklarını yavaşça araladı ve gözlerini Açelya’nın gözlerine dikti. “O zaman… Beni öp.”

O anda odada nefesler tutuldu. Liva sertçe yutkundu, Leyla’nın gözleri büyüdü.  Karan… Karan’ın dişleri birbirine kenetlendi. Açelya gözlerini Pars’a dikmiş, donakalmıştı.

Pars’ın dudaklarının kıyısında zafer dolu bir gülümseme belirmişti ki… Saniyeler içinde Karan yerinden doğruldu. Açelya’nın ensesinden tutarak onu kendine çekti ve dudaklarını Açelya’nın dudaklarına yapıştırdı.

Herkes şaşkınlıkla onları izlerken Pars’ın yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu. Açelya öpüşme sona erdiğinde yüzü kıpkırmızı, gözleri dolu dolu yerinden fırladı. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı ama o an başı dönmeye başladı, nefesi daraldı. Kimseye belli etmeden koridorun ortasına ilerledi. Parmaklarını karnına bastırdı, nefesi kesiliyordu. Pars, oturduğu yerden gözlerini kısarak onu izledi. Açelya’nın bedeninin titrediğini, karnını tutarak sendelediğini fark etti; çünkü tam koridorun çaprazında oturuyor, onu görebiliyordu.

Birkaç dakika sonra ayağa kalktı, tuvalete gidiyorum diyerek masadan ayrıldı. Koridorda Açelya’nın arkasından koştu. Onu bir odanın içinde buldu; rastgele girdiği odadaki koltuğa oturmuş, nefes almaya çalışıyordu. Yanakları kıpkırmızıydı, alnından ter damlıyordu. Pars eğilerek ona doğru yaklaştı.


“Beni öpmek istiyordun…” dedi. Birkaç adımda Açelya’nın tam önünde durmuş, gözlerini onun gözlerine kilitlemişti. “Beni unutamadın.” Elini yanağına koydu, başparmağını dudaklarının üzerinde gezdirdi. Açelya’nın suratı sıcacıktı.

“Ne yapmaya çalışıyorsun?” Pars daha da eğildi, nefesi kulağını okşadı.


“Yıllardır benimsin… Seni biriyle görmeye dayanamıyorum Açelya.” Açelya’nın gözleri yaşla doldu.

“Önce sen bıraktın benim elimi, sen vazgeçtin benden.”

Pars’ın sesi kısıldı. “Ben sana nasıl veda ederim Açelya?” Sıcak nefesi dudaklarına değdiğinde diğer eli boğazından göğsüne kayıyordu. Açelya’nın nefesi düzensizleşti.

“Aklımı karıştırıyorsun…” dedi Açelya, parmaklarını Pars’ın göğsüne dayayıp itmek istedi ama gücü yetmiyordu. Pars onun elini kavrayıp avucunu öptü.


“Beni seviyorsun… Açelya… Benimsin.” Açelya gözlerini kapadı, dudaklarını birbirine bastırdı, zihninde hayır diyordu ama kalbi evet… Pars alnını onun alnına yasladı. “Beni unutamazsın. Bırakma Açelya, elimi bırakma.”

“Liva…” dedi Açelya birden, sesi titreyerek. “Ya Liva? O tutuyor Pars…” Pars gözlerini kapatıp başını salladı.

“Anlamıyorsun, aynı şey değil.” Ellerini boynuna, yanaklarına kaydırdığında Açelya’nın gözyaşları yanaklarını ıslatmıştı.

“Dur… Yapma…”

“Gitme, Açelya… Seni seviyorum.” Pars’ın gözyaşları onun yanaklarına karıştı. Dudaklarını dudaklarına bastırdı, öptü, öptükçe açlıkla daha da bastırdı.

Dakikalar geçti. Açelya’nın dudakları kızardı, nefesi kesildi. Pars onu kucağına alıp koltuğa yatırdı. Parmakları onun bedeninde gezinirken Açelya titriyordu.

“Hata…” dedi kesik nefeslerle. “Hata yapıyoruz.”

“Sikeyim hatasını,” dedi Pars. “Çok özledim seni.”

Açelya’nın dudaklarından iniltiler çıkarken çok daha kötü hissetmişti, sonunda gücünü toplayıp Pars’ı itti. Koltuktan fırladı ve odadan koşarak çıktı. Koridorun sonunda nefesi daha da kesildi. Yanakları kıpkırmızıydı, nefes alamıyordu. Duvardan tutunarak sendeledi.

Tam o an Karan göründü. Uzun süre gelmeyince merak etmişti onu. Açelya’nın düşmek üzere olduğunu fark etti. Birkaç hızlı adımla yanına koştu ve düşeceği an yakaladı. Açelya bilincini kaybedecekken bir tek kelime çıktı dudaklarından.

‘’Çilek…’’

Karan, tek kelime etmeden arka çıkışa yöneldi. Kimseye açıklama yapmadan ambulansı aradı, paniklemişti. ‘’Dayan Açelya, dayan çiçeğim.’’

Dakikalar içinde ambulansın sireni duyuldu. Sağlık görevlileri içeri daldı. Odadakiler oraya doğru koşturmuş, ne olduğunu algılayamamışlardı. Pars ve Uras şaşkınlıkla Açelya’ya bakarken Karan, Açelya’yı sedyeye yerleştiriyordu.

“Çilek alerjisi var… Onu yemiş olabilir, bilinci kapanmak üzere!” diye bağırdı titreyen bir sesle. Vücudu yanıyordu Açelya’nın, öyle sıcaktı ki cehennem kendisinin içindeydi şimdi.

 

Hastaneye vardıklarında koridorun soğuk beyaz ışıkları onları karşıladı. Acil servisin keskin kokusu, koşuşturan adımlar, tıbbi cihazların sesleri arasında Açelya hızla içeri alındı. Geriye kalanlar dışarıda beklemeye başladı, hiçbiri konuşmuyordu, Liva hariç. Ağlamaktan kızarmış gözleriyle sandalyeye çökmüş, kendi kendine mırıldanıyordu. “Ben… Ben bilmiyordum… Bilmiyordum…” O kadar kısık bir sesle mırıldanıyordu ki kimse onu duymuyordu.

Kapı açıldığında dışarı çıkan doktor onlara baktı.

‘’Açelya nasıl?’’ diye atıldı Pars.

“Çileği alkolle almış olması daha da tetiklemiş, üstelik yüksek dozda almış,” dedi doktor. “Şimdi iyi, dinleniyor, birazdan görebilirsiniz.” Önlüğünü düzeltip gidecekken yeniden durdu ve bu kez Karan’a döndü. ‘’Bir daha bu kadar yüksek dozda almamalı, iç organlarına sıçrayıp kalıcı hasar bırakabilir.’’

Çilek ve alkol, Liva.

Peki ya sen ölene kadar… O ölürse… Alerjisi varmış, tüh…

Karan nefeslendi ve doktoru onayladı. Birkaç dakika sonra odaya girdi, Liva ile sonra hesaplaşacaktı. Açelya’nın kolunda damar yolu açılmış, damar yolundan yukarı doğru uzanan kablo seruma doğru gitmişti. Adım sesleri ile Açelya gözlerini açtı. Karan adımını hızlandırıp yanına vardığında gözleri dolu doluydu.

‘’Teşekkür ederim,’’ diye fısıldadı Açelya. ‘’Bugün beni ikinci kurtarışın… Ölecektim Karan.’’ Sesi oldukça bitkin geldiğinden Karan’ın içine oturmuştu.

‘’Bu puştların evine gidilmez.’’

‘’Sen beni mi kıskanıyorsun?’’ dedi Açelya tebessümle. ‘’Söylemediğinde hiç anlayamıyorum.’’

‘’Çaresine bakmış oluyorum,’’ diye yanıtladı Karan.

‘’Nasıl yani?’’

Belindeki silahı göstermek için ceketini kenara doğru kaydırdı. O sırada Açelya doğrulmak için hareketlenmişti, ona yardım ederek arkasına yastık koydu.

‘’Senin silahın mı var?’’

‘’Ruhsatlı,’’ dedi tok bir sesle. ‘’Piç kaynıyor İzmir, farkındasın değil mi?’’

‘’Sen manyaksın.’’

‘’Evet, sana.’’

 

O gece bitmiş, artık sabah dokuz olmuştu. Hemşire Açelya’nın taburcu olacağını söylemiş, Karan, Açelya’yı çoktan eve getirmişti bile. Beraber güzel bir yemek yediler, Karan ona alması gereken ilaçlarını içirmişti. Açelya hastane odasında uyuyamadığından o kadar uykusu vardı ki gözleri kendi kendine kapanıyordu.

Çok geçmeden koltuğa kıvrıldı ve Karan’ı incelemeye başladı. Karansa onun uykuluyken bayık bakışlarına bayılıyordu. Ona iyice yaklaştı ve gözlerine bakarak fısıltıyla konuştu.

‘’Neden Açelya? Neden Füsun’u kullanmıyorsun.’’

Açelya yerinden hafifçe kıpırdadı ve Karan’a daha da yaklaştı.

‘’Açelya aydınlık…’’ diye mırıldandı gözlerini kapatarak. ‘’Füsun… O çok karanlık Karan. Füsun’u tanımıyorum.’’

Neydi, Mavi.

Gözler yalan söylemez. Gözler yalan söylemez. Gözler yalan söylemez.

Mavi’yi tanımıyorum, o kim bilmiyorum, evet. Böyle, sakin ol Liva.

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ

2. BÖLÜM- KADEHİN DİBİNDEKİ GÜNAH

3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK