15. BÖLÜM- GECE YARISI GÜNEŞİ

 15. BÖLÜM- GECE YARISI GÜNEŞİ

“Bir yastıkta uyuyanlar bile birbirlerinin rüyalarını bilmezler…” -Ahmet Hamdi Tanpınar

Hayatı boyunca hiçbir şeyi becerememiş, sevmeyi bile, biri olarak yaptığım en iyi şey dedektiflikti. Bu satırları Liva’yı daha iyi tanıdığım bir gece yarısı yazıyorum. Akşamüstü ondan özür diledim, beni affetmedi ama o da benden özür diledi, öylesine çekip gittiği için tabii, film izledik ve koltukta uyuyakaldı. Onu kucağıma alıp yatağımıza yatırdığımda yüzü, hiçbir şeyden haberi yokmuşçasına masum görünüyordu. Gerçekten yoktu da, ne yaptığının, ne olduğunun farkında değildi. Açelya’yla tanıştığım ilk yıllar Liva’ya dair birkaç ize rastlamış, pek umursamamıştım. O gece, karşıma yıllar sonra çıktığı ilk gece yeniden anlamıştım kaderin yollarımızı kesiştireceğini. Balıklar vardı tabloda, unutkanlığı temsilen resmedilmiş aptal balıklar. Liva da öyleydi, unuturdu. Nerede, neden ve nasıl olduğunu merak ederdi ama bunun bir cevabı yoktu. Bense kardeşimi korumak istemiştim.

Ben Pars.

Pars Demir.

Ben olmak, biri olmak ne demek bilemedim hiçbir zaman. Kendimle değil de insanların hayatındaki konumumla tanımladım kendimi. Açelya’nın ilk aşkı, Liva’nın son… Karan’ın düşmanı, Uras’ın müvekkili, ebeveynlerim? Onlar uzun yıllardır yurtdışında. Bana reşit olduktan sonra bu evi bırakıp temelli gittiler. Öğrettikleri şey koşullu sevgiydi, iyi olursam, başarılı olursam ya da onların istediklerini yaparsam takdir ederlerdi beni. Onun dışında iyi tek kelime duymazdım. Çizdikleri çerçevelerin içinde seviyorlardı. Hayatıma giren her insanın bir nedenden ötürü beni sevdiğini düşündüm. Açelya’nın neden sevdiğini çok aradım, bulamadım. Ardıma dönüp baktığımda hiçbir koşul sunmaksızın beni seven tek kişi o’ymuş, bunu onu kaybettikten sonra anladım. Bunu egosal bir mevzuya çevirip o beni sevdikçe onu itmiştim. Ailem yüzünden ben, narsist bir insana dönüşmüştüm. İlkokula giderken sessiz bir çocuktum, sınıf arkadaşlarım gözlük taktığım için alay ederdi benimle. Ortaokula giderken de öyle, kilo almıştım, bu kez dış görünüşüm yüzünden zorbalanmaya devam etmiştim. Lisede de bu durum değişmedi. Açelya ile tanıştıktan sonra değiştim. Duyguların gerçekliğini, değer vermeyi, iletişim kurmayı ondan öğrendim. Açelya çok güzel bir kızdı, şimdi de öyle, o kadar güzel bir kadın ki onun beni sevdiğini hiçbir zaman idrak edemedim, ettiğimde yaptığım yanlıştan ötürü kendimden uzaklaştırmak istedim. Bağ kurmasını engellemek istedim ama o benden hiç vazgeçmedi. Gözleri o kadar yeşildi ki göz göze geldiğimizde nefes aldığımı hissederdim. Öyle narin, öyle savrulan biri oldu ki incitmekten korktum, oysa onu en inciten insan bendim. O an yan yana, iki yorgun parmak arasında dumanla dans eden iki geçmiştik. Sen ve ben Açelya… Bir kelime söylesem dağılırdık biliyorum. Sessizlik en sağlam yalanımızdı belki de. Seninle yan yana ama asla aynı yerde değildik. Yüzünü çalmıştı gece; ama ben ezberlemiştim zaten her çizginde biraz kendimden vardı. Bir nefes daha çektim içime, çektiğim duman değildi. Sendin. Yarısı çoktan tükenmiş bir biz ’in son nefesiydin. Yıllardır benimsin… Seni biriyle görmeye dayanamıyorum Açelya. Önce sen bıraktın benim elimi, sen vazgeçtin benden. Ben sana nasıl veda ederim Açelya? Ben gerçekten sana nasıl veda ederim Açelya’m. Sevgin olmadan nasıl nefes alırım, beni senden başka seven olmadı ki. Senden vazgeçmem.

Biz yan yana olduğumuzda bile yalnızdık, Açelya. Sen benimle kucak kucağa uyurken, ben ciğerimde taşıdığım pişmanlıkla kavruluyordum. Her öpücük, affedilmeyi bekleyen bir yalvarıştı aslında. Biliyordum, sen bana dokunurken içinde hâlâ o çocuğun haykırışı vardı; ama ben bencildim. Seni sevmekle kendimi aklamak arasında sıkışıp kaldım. İkisini de başaramadım.

Parmakların babanı öldürdüğüm parmaklarımı sardı bazı günler, dudakların babana küfrettiğim dudaklarımı öptü arzuyla, ellerin günaha bulanmış bedenime dokundu geceleri… Seni uyuturken, parmak uçlarımdan saç tellerine düştü pişmanlıklarım, kirpiklerin çok güzeldi Açelya, gözlerin, ellerin. Bana babanın kanı bulaşmış sevgilim, beni sen affetsen ben affetmem. Seninle ilgili tüm anılarımı yok edeceğim.

Seni görüyordum Açelya. On dört yaşından beri savcı olmak istemeni, meslek günlerinde kadın savcıları hayranlıkla izlemeni… Oğlanların bile bir kadına nasıl hayranlıkla baktıklarını unutmadığını. Şimdi o savcının yerine sen geçtin, on dört yaşındaki oğlanların hayranlığını da kazanmayı başardın, yetişkin erkeklerinde. Özellikle birinin, benim.

Kapının menteşeleri yerinden çıkıyor gibi gürültü yaydığında irkilerek kalemi masamın üstüne bıraktım. Uyanmış olmalıydı. Merdivenlerden indiğini gördüğümde koltuktan kalkarak yanına doğru ilerledim. Elinde büyük bir bavul vardı ve üstü giyinikti, bir süre önce uyanmış ve hazırlanmış olmalıydı.

‘’Liva?’’ dedim arkasından kapıya doğru ilerleyerek. ‘’Nereye gidiyorsun?’’ Ayakkabısının bağcıklarını bağladıktan sonra elini tokmağa uzatarak bana döndü.

‘’Nereye gidiyorum bilmiyorum ama senden gidiyorum,’’ dedi titrek bir sesle. ‘’Hayatından çıkıyorum Pars, ben bunu kabullenemem.’’

Kapıyı açıp evden çıktığında arkasından bakmış, kalması için bir şey yapamamıştım. Hatalıydım, bu da onun sonucuydu. Kapıyı kapatıp cebimden sigara paketimi ve Açelya’nın verdiği çakmağımı çıkartıp dudaklarımın arasına bir tanesini yerleştirdim. Sigarayı yakmak için çakmağın düğmesine bastığımda bilmediğim bir duygu tüm göğsümü kapladı. Ağlamanın ne demek olduğunu bilmiyordum ama duyduğum kadarıyla şu an ağlıyor olmalıydım. Gözümden süzülen yaş, yanaklarımı ıslatarak dudaklarıma indiğinde sigarayı parmaklarımın arasına alıp dudaklarımı ıslattım. Tuzlu bir tat geldiğinde suratım daha da buruştu. Sigarayı yakıp bir nefes çektim ciğerlerime. Açelya sigara içemezdi, ona uzatırdım, ince düşünmeye vaktim yoktu, onu yıllarca zehirledim.

Buzdolabına doğru ilerledim ve kapağı aralayıp sağ raftan viski çıkartıp salonuma ilerledim. Belki alkol ve sigarayı aynı anda alırsam düşünmezdim, her şey bu kadar ağır gelmezdi. Babam da böyle yapardı. Paketi yarılayıp şişenin yarısından çoğunu tükettiğimde sandığım olmamıştı, aksine düşünmekten kafayı yiyecek gibi hissetmeye başlamıştım. Sarhoş değildim, fazla içmiştim, hala düşünüyordum, daha fazla, çok daha. Ne yaptığımı kontrol edemiyordum, bedenim istiyordu ve onu dinliyordum. Parmaklarım telefonun şifresini girip fotoğraflara dokunduğunda da böyleydi, arşivlediğim klasörü açıp yerini adım gibi bildiğim o fotoğrafı açtım. Açelya’nın gözlerini. Burada olsa benim böyle olmama asla izin vermezdi, sorunlarımı çözerdi. Ona olan yoğun duygularım bir anlığına rehbere girmeme, onun numarasını aramama neden oldu. Açarsa ne diyeceğimi, nasıl bir yanıt alacağımı bilmiyordum, yalnızca, hayatımda ilk kez duygularımla hareket ediyordum. Arama saniyeler içinde açıldı ve ben kurumuş dudaklarımı ıslatıp konuşmak için araladım.

‘’Açelya,’’ dedim büyük bir nefesle, sanki dik bir yokuşu çıkıp nefes nefese kalmış gibiydim.

‘’Sende penceremi kırmak için mi aradın?’’ Kaşlarımı çatmıştım, o neyden bahsediyordu.

‘’Pencere mi?’’

‘’KAPIM KIRILDI KAPIM!’’ Telefonu hafiften kulağımdan uzaklaştırdım çünkü Açelya bas bas bağırıyordu.

‘’Nasıl kırıldı, dalga mı geçiyorsun?’’

‘’Ya Pars bir şey demiyorsan kapatıyorum,’’ dedi oflayarak, arkasından araba kornaları geliyordu bangır bangır. Yolda olmalıydı, ne demek kapısı kırılmıştı?

‘’Bir dakika, neredesin.’’

‘’Leyla’ya gidiyorum, görüşürüz.’’ Aramayı yüzüme kapattığında koltuktan kalkıp bulanık bir kafayla ceketimi aldım, evden çıktım. Aracı çalıştırıp emniyet kemerimi taktıktan sonra kafam karışmıştı. Karan onu bu halde bırakmış mıydı yani. Gaza bastığımda araç yolda hızla kaymaya başlamış, alkolün etkisi azalmıştı. Leyla İzmir’in tepelerinde, ormanlık kısımlarında kaldığı için yaklaşık kırk dakika yol gitmiş, vardığımda apartmanının ışığının yandığını görmüştüm. Araçtan inip anahtardan kitlediğimde apartmana girdim ve onların sesini duydum.

‘’Bundan sonra yanımda yerin yok Açelya!’’ Bağıran Leyla’ydı. Tüm apartman sesleriyle inliyordu ve alt kattaki komşular kapıyı açmış onları dinliyordu.

‘’Sen neyden bahsediyorsun Leyla, ne oluyor anlamıyorum.’’

‘’Salağa yatma tamam mı, ne yaptığının öyle farkındasın ki... Ne yüzle gelebiliyorsun evime?’’ Üçer beşer merdivenleri çıkıp iki basamak kaldığında orada durdum.

‘’Leyla gerçekten neyden bahsettiğini anlayamıyorum, benim kapım kırıldı ve ben-‘’ Beni gördüğü an duraksadı. ‘’Pars?’’

‘’Gel Açelya,’’ dedim kendimden emin bir ifadeyle, ne hakkında tartıştıklarını anlayabilmiştim. Leyla onu Uras’tan kıskanmış, Açelya ne olduğunun bile farkına varamamış haldeydi. Kapı kırılmasını anlamamıştım ama hala. 

‘’Leyla,’’ dedi başını yana yatırarak Açelya, üzerinde pijamaları, sırtında küçük bir sırt çantası vardı.

‘’Bir daha çıkma karşıma,’’ diye böldü Leyla, öyle acımasız söylemişti ki Açelya daha fazla duramadı. Merdivenlerden yavaş adımlarla indiğinde dış kapının açılıp kapanma sesini duymuştum. Leyla ile göz gözeydik, kapının kapandığını anladığında o da dairesinin kapısını yüzüme kapatacaktı, tam kapatacağı an elimle engelledim. Ne olduğunu anlamak için kafasını yeniden çıkarttığında gözlerine baktım tüm ciddiyetimle.

‘’Karan’ın annesinin ölümünden Uras ve ailesi sorumlu,’’ dedim tek nefeste. Kaşları havalanmıştı ama umurumda değildi, elimi kapısından çekip aşağı indim ve apartmandan çıktım. Açelya sokağı bitirmek üzereydi, arkasından koşarak yanına ulaştığımda yanaklarının ıslaklığını fark ettim. Beni görünce çekinerek başını eğdi ve sustu. ‘’Sen hangi kapıdan bahsediyordun?’’ dedim çekinceyle, elinin üstüyle yanaklarını silip başını kaldırdı.

‘’Kırıldı.’’

‘’Daire kapısı?’’

‘’Sen Hintli misin ya? Başka ne kapısı olacak Pars,’’ dedi saçlarını düzelterek, gülümsemiştim.

‘’Hintli neden oldum?’’

‘’Tekte anlamıyorsun,’’ diye yanıtladı, ardından kaşlarını çatıp gözlerime baktı. ‘’Sahi sen bu gece niye peşimdesin? Soru yağmuru ne oluyor.’’ Yutkundum ve gözlerimi gözlerinden çekmedim.

‘’Ben… Kapı için işte.’’

‘’Anladım, iyi geceler,’’ dedi arkasını dönerek, yavaşça yürümeye başladığında onunla yürümeye eşlik etmiştim.

‘’Ona mı gidiyorsun?’’ dedim dudaklarımdan çıkana engel olamadan. ‘’Karan’a.’’

‘’O KIRDI KAPIMI.’’

Karan’a gitmeyeceğine içten içe sevinmiştim. ‘’Gidecek yerin yok,’’ dedim tereddüt ederek.

‘’Otele gideceğim.’’

‘’Ne oteli Açelya?’’

‘’Gidecek yerim yok baksana,’’ dedi gözlerini gözlerime diktiğinde, çaktırmadan küçük adımlarla yaklaşmış, dibinde durmuştum.

‘’Açelya… Senin evin bendim…’’ Elimi boynuna yerleştirdiğimde sıcaklığı ile içim ürperdi. ‘‘Unuttun mu?’’

‘’O ev başıma yıkılalı epey oldu Pars.’’ Ensemden omuzlarıma doğru inen sıcaklık, tuhaf hissettirmişti. Duraksadım ama gözlerimi ondan çekmedim, o da çekmemişti. Üstelik elimi itmemişti de, belki de Karan’a düşündüğüm gibi hisler beslemiyordu ve şansım vardı. Yüzümü ona doğru yaklaştırıp başparmağımı boynunda gezdirdim, gözlerini kapatıp sesli bir nefes aldığında yanağına gözyaşı süzüldü.

‘’Bana hiç âşık olmadın mı Pars?’’ diye sordu, muhtemelen benim gibi dudaklarından çıkanlara engel olamamıştı. ‘’Liva gibi yani…’’ Gözlerimin içine baktı ve sadece yutkundu.

‘’Liva’ya olduğum kadar olmadım, Açelya,’’ diyebildim, diğer elimi boynunun diğer tarafına yerleştirdiğimde gözlerimiz birbirinden ayrılmıyordu.

‘’Neden buradasın o zaman?’’

‘’Neden burada olduğumu bilmiyorum… Bildiğim tek bir şey var,’’ diye mırıldandım. Dudaklarımı boynuna değdirerek gezdirdim ve kokusunu ciğerlerime çektim. ‘’Seni kaybetmek istemiyorum… Beni anlıyor musun Açelya?’’ Kafası karışmış gibiydi. ‘’Açelya…’’

Ellerini göğsüme koydu, bu iyiye işaretti. Beni özledin Açelya…

‘’Pars-‘’

‘’Bu gece bende kalabilirsin.’’ Burnumu burnuna sürttüğümde sıcak nefesini hissedebiliyordum. ‘’Sabah adliyeye beraber geçeriz.’’

‘’Ben ge-‘’

‘’İstemediğin hiçbir şey olmayacak, söz veriyorum.’’

‘’Tamam.’’

İyi şeyler, beklenmeyen hatta ürküten yerlerde olur ve bu çelişki, ilişkilerdeki haz ve acı arasındaki bağı anlatır.

İyilik, sıcak bir silahtır.

Yaşarsın ve biter, vurmak ve ölmek gibi kısmen.

Birinde iz bırakmak istersen, canını acıtırsın. Seni unutmaması için iyi değil; kırıcı olmak iş görür.

Eve geldiğimizde çantasını alıp odama çıkarttım. Arkamdan yavaş adımlarla odaya çıktığında şaşkınlıkla bana bakıyordu.

‘’Senin odan,’’ dedi gözlerini kocaman açarak. ‘’Ben salonda uyurdum.’’

‘’Senin koltukta uyumana izin vereceğimi gerçekten düşündün mü?’’ O an yeşil gözleri gözlerimi buldu büyük bir istekle. Benden epeydir bunu bekliyordu ama ona vermemiştim, verememiştim.

‘’Sen nerede uyuyacaksın?’’

‘’İstersen çarşafı değiştirelim,’’ dedim büyük kapaklı dolaplara doğru ilerleyerek, alt raftan aldığım temiz nevresim ve yastık kılıfını aldım, griydi. Ardından ona yanıt vermeden yatağa dönerek çarşafları değiştirmeye koyuldum. Geldiğini hissediyordum ama dönmeye cesaret edememiştim, nedenini bilmiyordum.

‘’Pars,’’ diye fısıldadı bileğimi tutarak, elleri buz gibiydi, üşümüş olmalıydı. Ona dönmeden öylece durdum, nevresimleri bırakmış duvara bakıyordum. ‘’Teşekkür ederim.’’ Yutkunduğumda boğazıma tıkanmış bir şey vardı ve aşağı inmemekte direniyordu. ‘’Aslında sana karşı-‘’

O an ona dönerek aniden sarıldığımda kollarımın arasında kaybolmuştu, her zaman küçük kalıyordu ama onu bıraktığımdan beri daha da zayıflamış olmalıydı, ele avuca sığmıyordu. Gözümden akan yaşa engel olamamıştım ve onun bileğine düşmüştü.

‘’Çok özür dilerim,’’ diye fısıldadım, sadece onun duyacağı bir fısıltıydı bu. ‘’Yaptığım her şey için çok özür dilerim. Ben çok kötü biriyim.’’ Başını göğsüme yaslamıştı ve itiraz etmemişti, saçlarının kokusunu ciğerlerime çektim epeyce. ‘’Özür dilerim.’’ Parmaklarını dudaklarıma kapadığında cümlemi zor bitirmiştim.

‘’Olan oldu,’’ dedi boğuk bir sesle, acaba kokumu özlemiş miydi? ‘’Özür babamı geri getirmeyecek Pars… Eski günleri de öyle. Önümüze bakalım.’’

‘’Karanla mı bakacaksın önüne?’’

‘’Liva’yla çok mutlu olacaksın.’’ Geri çekilip gözlerine baktığımda gözyaşlarımı sildim. Çok buruk bakıyordu. Kırgın kırgın bakma yüzüme Açelya. Gözbebekleri o kadar derindi ki içine düşmüş boğuluyor gibiydim. Ne gözlerimi çekebiliyordum ondan ne de kendimi.

Yanımdan ayrılıp çarşafın kalan kısmını yatağa serdi. Arkası bana dönüktü, saçındaki tokayı çıkarttığında sarı bukleler sırtına uzanmıştı bile. ‘’Uyusam iyi olacak.’’ Beni kovmuş muydu, pekâlâ.

‘’Uyu Açelya, güzelce uyu… İyi geceler.’’

 

 

Saat 5.12. Gece yarısını çoktan geçmiş, sabah olmuştu ve bir gram uyku girmemişti gözüme. Açelya orada, yatağımda uyurken onun yanına gitmekten başka seçenek iyi hissettirmiyordu; ama gidemezdim. Onu rahatsız etmek, isteyeceğim son şey dahi değildi. Evimde rahat etmesini istiyordum, kalbime söz geçiremiyordum. İçki şişesini ayağımla kenara doğru ittirdim ve deri koltuktan tutunarak ayağa kalktım. Merdivenlerden teker teker çıkıp odamın olduğu yöne döndüm, kapısı açıktı. Açelya kapı kapalıyken uyuyamazdı hiçbir zaman, panik atağa karşı hep bir kapı açıktı. Koridorda odama doğru ilerledim ve kapıya sırtımı yasladım, Açelya’ya kaydı gözlerim. İçerideki loşlukta Açelya’nın kıvrılmış bedeni zar zor seçiliyordu. Gece lambasını yakmış, öyle uyumuştu. Derin bir uykudaydı. Belki de kaçmak istediği her şeyden biraz olsun uzaklaşmış gibiydi. Açelya hep kaçardı, kaçmadığı tek an uyuduğu anlardı. Doğrularak yanına gitmek için hareketlendim. Yerin gıcırdamaması adına o kadar yavaş ilerliyordum ki ayağımın altında karınca varmış gibi hissettirmişti bana. Yatağının yanına oturup güzel yüzünü izledim. Sırt üstü uzanmıştı ve başı hafif sağa eğikti. Elleri iki yanda dümdüz duruyorken yutkunamadım. Elimi saçlarına doğru korkakça uzatmıştım ama dokunmaya cüretim yoktu. Saniyeler sonra parmaklarım saç tellerini buldu, kirpikleri uzundu ve o dupduruydu. Hafifçe okşadım saçlarını.

‘’Açelya’m…’’ dedim büyük bir özlemle. ‘’Gece yarısı güneşim…’’

Hareketlendiğinde korkuyla elimi çektim ama o bir milim yana kaymıştı yalnızca. İşaret parmağımla elinin üstünde daireler çizdim. Ürkekçe bakabildim ona, korkunun sonu Açelya’yı kaybetmekti. Dudakları aralandığında diliyle ıslatarak soluna döndü. Kolunun üstüne başını koydu ve sesli bir nefes verdi. Hala uyumaya devam ediyordu ama dudakları hafifçe kıpırdadı.

‘’Karan…’’ diye mırıldandı, beni yere mıh gibi seren o ismi. Kalbimi içeride biri oyuyordu sanki, nefesim kesildi. ‘’Bana sarılır mısın Karan…’’

Her gece Pars’ı sayıklayan Açelya, bu kez Karan diye sayıkladı.

Pars, Açelya’nın Karan’ı sayıkladığını duydu.

Açelya’nın Karan’ı sayıkladığı gece Pars’ın canı acıdı.

Aslanlar ayağa kalktığında kurtlar onları dinlemek zorundadır.

Bu hikayenin kurtu bendim ve Açelya ne derse onu yapmak, borcumdu. Eskiden hayatıma giren insanların sonsuza kadar benimle kalacaklarına inanırdım. Zaman geçti, insanlar değişti, ben değiştim. Gelen oldu, giden oldu ama kendimle baş başa kaldım.

Bazı insanlar sadece anılar içindir. Aslanlar tahtını kimseye kaptırmaz, risk oluşursa şiddet doğar. Şiddetin doyurduğu her duygu, cehennemliktir.

Açelya ne zamandan beri Karan’a karşı duygu beslemeye başlamıştı bilmiyordum. Bu canımı çok acıttı, sandığımdan daha çok. Olacağını biliyordum ama kendi içimde inkar ettiğim bir hücrem vardı, kalbimle beynim savaşıp sonucunda beni galip çıkarıyordu. Bu kez öyle olmadı, o hücreyi imha edip gerçekliği sundular tepside. Sağ ol, dedim fısıltıyla. Doydum.

Pars, benim çileğe alerjim var.

Sağ ol, doydum.

Hak ettin Pars, sevilmemeyi hikayenin başından beri hak ettin.

Saat sekiz, uykusuz bir gece ve mor gözatları ile yeni bir gün. Gömleğimin düğmelerini iliklerken kafamı dün gece kurcalıyordu. Belki de artık kurcalamaması gerekiyordu ve bunun için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Hatamın ve duygularımın farkına vardıysam eğer, ona göre davranmalıydım. Hem o zaman mutlu olabilirdim belki, kim bilir.

Yarım saat içinde adliyeye geçmem lazımdı ama Açelya ile geçerim diye düşündüm. Odaya çıkacakken merdivenlerden inen onu gördüm, topukluları duvarlarda yankılanıp kulaklarıma ulaşmıştı bile. Kot pantolon ve açık mavi bir gömlek giymişti. Bu gömleği kendisine çok yakıştırdığını söylerdi bana eskiden, demek hala yakıştırıyordu, ne hoş, gerçekten çok hoştu. Açık bıraktığı saçlarını kulağının ardına iterek merdivenleri bitirdi. Yanıma geliyorken benim aklımda tek bir soru vardı. Açelya ne zamandan beri saçlarını açık kullanıyordu.

‘’Günaydın,’’ dedi yarım bir tebessümle. ‘’Adliyeye beraber geçelim.’’ Başımla onayladım onu. Yüzündeki farklılığı inceliyor, gözlerimi alamıyordum. Makyaj yapmıştı. Ama Açelya benimleyken saçını toplar, hiç makyaj yapmazdı.

Onu görmediğimden.

Şimdi onu gördüğünü söyleyen bir adam vardı ve Açelya parlamaktan ürkmüyor, kendisinin farkına varıyordu. Bu ona iyi hissettiriyor olmalıydı çünkü benimleyken bu kadar güzel gülmemişti, hiçbir zaman. Pekala, bunu bırakmalıydım. Bana ne oluyorduysa duygu yoğunluğundan mantıklı tek cümle kuramıyordum. Kafamın içi karmakarışıktı, belki de hiç uyumadığımdandı ama olmamalıydı.

‘’Günaydın, olur.’’
’’Ben çantamı da alayım, gece burada kalmama izin verdiğin için teşekkür ederim.’’ Biri günlerce uğraştığım beşyüz parçalık puzzle’ı tek hamlede yere fırlatmış gibi hissetmiştim. Yeni gelmiştin Açelya, bugün gidiyor muydun.

‘’Kalabilirsin ama.’’ Pantolonun deliğinden kaymış kemer çıkıntısını parmaklarıyla düzeltirken bana bakıp yeniden kemere döndü.

‘’Yok teşekkür ederim, hallederim.’’ Kemerle işi bittikten sonra bana baktı. ‘’Çıkalım yoksa geç kalacağız.’’ Kapıya ilerlediğinde arkasından yavaşça ilerlemiş, onu izlemeye devam etmiştim. Beraber kabanlarımızı giyip evden çıktığımızda anahtarla aracın kilidini kaldırdım. Arabaya atlayıp kemerlerimizi bağladık ve kısa süre içinde sürmeye başladım. Hava bugün kapalıydı, ruhum gibi. Biri göğsümden duyguları alıp gökyüzüne kaçırmış olmalıydı, yoksa bu kadar koyu bulutların hiçbir manası olamazdı. Açelya radyoya uzandığında saniyeler içinde bir şarkı başladı. Hayır, şarkı değil, bu bir fondu. Dead Poets Society filminin fonu. Biri radyoyu arayıp özel istekle çaldırmış olmalıydı. O filmi çok seviyordum. Açelya da kapatmamıştı.

Carpe Diem.

Robin Williams’ı üniversiteye başlamadan hemen önce Açelya ile keşfetmiş, üslubundaki gizeme hayran kalmıştık. Gözlerinde sevinç yayan o tuhaf ifade, mutluluğu, parlayışı, ruhu beni içine çekmişti. Bazı insanların gözlerine baktığınızda ruhunu da çözmek isterdiniz, Williams onlardan biriydi.

“Eskiden insanın başına gelebilecek en kötü şeyin yalnız kalmak olduğunu düşünürdüm, ancak öyle değil. Hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey, kendini yalnız hissettiren insanlarla çevrelenmek.” gibi sözleriyle intihara ne kadar karşı olduğunu açıklasa da intihar etmesi, beni derinden sarsmıştı. Işte o zaman anlamıştım, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Insanlar mutlu görünüyor olsa da içinde mutlu olmayabilir. Yaşamaya teşvik eden bir insan, kendi içinde birçok savaşa yenilebilir. Lewy cisimcikli demans hastalığı ile savaştığından zaten yaşamdan kopmaya başlamış olmalıydı. Onun bu halini göremeyenlerse onu en çok sevenlerdi. Birbirimize nasıl olduğumuzu gelişigüzel değil de, gerçekten nasıl olduğumuzla ilgilenerek sormamız gerektiğini öğretti bana. Bir soru, insanın yalnızlık hissini azaltacak bir ilaçtı.

“Tanıştığın herkes, senin hiçbir fikrin olmayan bir savaş veriyor. Nazik ol. Her zaman.”

‘’İyi uyudun mu gece?’’ diye sordum sıcak bir tonda, adliyeye varmaya beş dakika kadar kalmıştı.

‘’Tuhaf rüyalar gördüm,’’ diye mırıldandı Açelya, telefonu kapatarak dizinin üstüne bıraktı. ‘’Aynalarla çevrili kutu gibi bir odadaydım, gördüğüm tek şey kendimdi... Gerçek olsa çoktan delirmiştim.’’ Kaşlarımı kaldırıp şaşırarak ona baktım. Bir yola, bir onun yüzüne dönüyordum. Korkmuş gibiydi.

‘’Kabus işte... Çok iyi zamanlardan geçmiyorsun.’’

‘’Uras’a inanamıyorum...’’ Bu kez gerçekten şaşırmış, kaşlarımı kaldırarak ona bakmıştım.

‘’Uras mı?’’

‘’Evet.’’

‘’Bilmediğim ne oldu?’’ Pantolonun paçalarını düzelterek kemeriyle oynadı. Dalgın ama farkında olan bir hali vardı, ikisinin karışımı onda çok acayip durmuştu.

‘’Kapımın kırıldığı gün,’’ dedi diliyle dudaklarını ıslatıp. ‘’İlanı aşk yaptı resmen. O benim arkadaşımdı, nasıl böyle şeyler söyleyebildi bilmiyorum.’’

‘’Ne?’’ dedim yüksek bir sesle, bunu hiç ama hiç beklememiştim. ‘’Bilsem avukatım olmasına izin vermezdim... Sana nasıl böyle gelebilir?’’ Uras nasıl oluyordu da benim eski sevgilime aşk itirafı yapabiliyordu, yürek mi yemişti bu adam? Çocukluk arkadaşı olarak hayatına girip nasıl aşık olabiliyordu. Neyi vardı onun? Sessizliğin ardından adliyenin önüne aracı çekmiş, Açelya’ya dönmüştüm. ‘’Kaçığın teki.’’

‘’Tencere dibi kara,’’ dedi gülerek, arka koltuktan çantasını alıp telefonu içine atmıştı.

‘’Seninki benden kara,’’ diyerek lafını devam ettirdiğimde emniyet kemerlerimizi çıkartıp araçtan indik.

Adliye binası her sabah olduğu gibi sakindi, öğleden sonra dolar taşardı koridorlar. Kapıda molalarda tanıştığım güvenlikler vardı, başımızla selamlaşarak Açelya ile koridorun sonuna doğru ilerledik. Onun odasının önüne geldiğimizde duraksayıp bana baktı. Ardından aklına gelen başka bir şeyle şaşırmıştı.

‘’Pars... Sırt çantamı arabada unutmuş olmalıyım, akşama kapı yapılır gibi. Anahtarı verir misin çantamı alıp geleyim.’’ Ona aracın anahtarını uzattım ve arkasından gidişini izledim. Koridorda gittikçe küçülen sırtına baktım bir süre, yürürken sallanan sarı saçlarına ve geçmişime... Hadi ama Pars, bazen ne kadar zor gelse de bazı şeylerden vazgeçmemiz gerekir. Bunu kabullenmelisin, evet.

Yaklaşık on beş dakikanın ardından kapı açıldı ve Açelya içeri girdi. Onun odasında onu bekliyordum. Giderkenki yüz ifadesi şimdikiyle aynı değildi.

‘’Yüzünden düşen bin parça,’’ dedim ciddiyetle. ‘’Nerede kaldın?’’

Açelya elindeki sırt çantasını portmantoya asıp diğer elindeki şeyi havaya kaldırdı. Şahmeran kolye. Üzerine kan bulaşmış bir şahmeran kolye.

‘’Bu ne Pars?’’ diye sordu soğukkanlılıkla, dudaklarını birbirine bastırmış gözlerini gözlerime dikmişti. O şey benim arabamdan mı çıkmıştı yani?

‘’Ne?’’

‘’Kan var...’’ Kolyeyi eline sardığı peçete ile tutmuş, gözlerindeki tiksinti duygusunu gizleyememişti. ‘’Şahmeran,’’ dedi kelimenin üstüne bastırarak.

Göğsünün tam altında, Şahmeran dövmesi.

Şahmeran. Yılanların şahı, başı ve intikam arzusu. Tesadüf değil…

O gece Liva’nın boynunda gördüğüm kolyeydi ama bunu Açelya’ya söyleyecek değildim. Çaresizlikle sustum ve benden şüphelenmesine izin verdim.

‘’Yani?’’

‘’Arabandan çıktı, arka koltuğun altından.’’ O kolyenin orada ne işi vardı sahi? Evet Liva’nın öyle kolyesi vardı ama benim aracımdaki onun muydu, özellikle kan bulaşmış bir kolye? Hiç sanmıyorum.

‘’Açelya benim kolyeyle ne alakam olabilir?’’ Üste çıkmaya çalıştım ama onun gözleri parlamıştı. Aklına bir şey gelmiş, epeyce de kafasına yatmış gibi görünüyordu. Sesli bir nefes vererek iç yanağını ısırdı.

‘’Pars... Bu kolye Liva’nın olabilir mi?’’ Oturduğum yerden kalkıp öfkeyle gözlerine baktım.

‘’Sen şaşırdın mı? Liva’ya ne demek istiyorsun Açelya?’’

‘’Maya Kandemir onun arkadaşı değil miydi? Mimardı, yaşıtıydı ve göğsünün altında şahmeran vardı... Nasıl fark etmezsin Pars?’’ Öfkeyle yanıma yürüdü ve elindeki kolyeyi gözlerime sokarcasına biraz daha kaldırdı. ‘’O vaka boyunca bana nasıl suçlu muamelemesi yaptığını, lafta arkadaşını koruduğu için olduğunu savunmasını yedin mi?’’ Alayla gülmeye başlayarak kolunu indirdi, kolye gözümün önünden çekilmişti sonunda. ‘’Doğru... O gün sende beni suçlamıştın. Ben aptalım, bu detayları unutuyorum.’’

‘’Açelya-’’

‘’Benim abim de katildi, ailecek katil olabilirdik biz...’’ dedi kahkaha atmaya devam ederek. Histerik bir şekilde gözlerine baktım.

‘’Dinleyecek mis-’’

‘’Ama katil sensin!’’ Kolyeyi masaya fırlatıp boğazı yırtılırcasına bağırmaya başlamıştı. ‘’BABAMI ÖLDÜRDÜN. SEN KATİLSİN!’’ Kollarını sakinleşmesi için tuttuğumda hışımla geriye çekildi. Sertçe yutkunup masanın üstünden eline geçen kupayı aldı ve tek hamlede duvara fırlattı. Dibinde kalmış kahve cam kırıkları ile her yere döküldüğünde dışarıdan duyulmuş olmalı ki Efsa kapıyı açmıştı. Ona kafamı yatırıp gitmesini söylerken yavaşça kapıyı kapatıp odadan çıktı.

‘’Beni mahveden adamın yatağında uyudum dün gece!’’ Hıçkırarak ağlamaya başladığında içimde fırtınalar kopmaya başlamıştı. Onu bu hale ben getirmiştim ve düzeltecek bir tuş yoktu. Keşke bir an olsaydı ve ona bu acıları yaşatmamak için o an bir şeyler yapabilmiş olsaydım ama yoktu işte. ‘’Bir katilin evinde uyudum!’’ Eline geçen her şeyi yere fırlatıyordu, onu artık tutmak zorundaydım. Sinir krizi geçirmeye, zarar vermeye başlamıştı. ‘’KATİL!’’ diye bağırdı gözlerimin içine bakıp. O an zaman durmuş, onun gözlerinde atmaya devam etmişti. Yutkunamamıştım çünkü boğazım cam kırıkları ile dolmuş kadar canımı acıtmıştı. Nefesim kesildi. ‘’SENDEN NEFRET EDİYORUM KATİL!’’

‘’KARAN’I SAYIKLADIN!’’ diye bağırdım aniden, hislerimi bastıramamıştım. ‘’Sadece senin canın acıyor gibi davranmayı kes artık Açelya! Bende insanım anlıyor musun?’’ Durdu. Nefes nefeseydi.

‘’Ne?’’

‘’Bir daha mı duymak istiyorsun?’’

‘’Ne oldu?’’ diye sordu anında sakinlikle, benim kalbim parçalara ayrılmıştı. Onun adını duyduğunda duruluvermişti, pekala.

‘’Onu sayıkladın... Karan’ı.’’ Titreyen ellerimi ondan çekmiş, birbirine dolayarak gizlemeye çalışmıştım. ‘’Dün gece, benim yatağımda Karan’ı sayıkladın.’’

Bir dakika. İki, üç, dört ve beş.

Altı. Yedi ve sekiz.

Tam sekiz dakika sonra hala orada öylece, yere çökmüş oturuyorduk. Açelya yavaşça kalktı ve masadaki kolyeyi peçeteye sararak çantasına attı, ardından kapıyı hızla kapatarak odadan ayrıldı. Dağılmış oda ve kırık bir kalple kalan ben olmuştum. Vücudum cayır cayır yanmıştı hissettiğim duygularla. Yavaşça kımıldadım ve kalkıp kapıya doğru ilerleyip tokmağı çevirdim. Açelya duvara yaslanmış bir halde orada dikiliyordu. Biraz ilerideyse şaşkınlıkla Açelya’ya bakan Efsa duruyordu.

Küçük adımlarla Açelya’nın yanına ilerlediğimde elindeki kağıt parçasına çevirdim gözlerimi. Bir belgeydi.

Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme suçu.

Süresi bitmiş, eski bir kağıt parçasıydı ama sayfanın en altında yazan isim, Açelya için eskiyi ifade etmiyordu.

Suç delillerini yok etme, gizleme (saklama) veya değiştirme suçu, “adliyeye karşı suçlar” başlığı altında TCK md.281’de düzenlenmiştir. Çünkü, suç delillerini yok eden, gizleyen veya değiştiren kişinin adaletin tecelli etmesine mani olduğu ve böylelikle suçu adliyeye karşı işlediği kabul edilmektedir.

İşleyen,

Karan Soysal.

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ

2. BÖLÜM- KADEHİN DİBİNDEKİ GÜNAH

3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK