14. BÖLÜM- DİĞER KADIN

 

14. BÖLÜM- DİĞER KADIN

‘’İyileşmek; acının yanından değil, tam ortasından geçer.’’

İlk zamanlar ondan haberim yoktu, Mavi’den. İnsanları öldürdüğümü bile hatırlamıyordum; çünkü benim bilincimde olan şeyler değildi. Mavi, benden apayrı bir kişilikti. Kötü, merhametsiz, inançsız, mazoşist… Acıdan zevk alıyordu, kurbanları eziyetle öldürmek onu keyiflendiriyordu. Aç bırakıyordu, kan kaybı yaşatıyordu, zincirleyip darp ediyordu, susturuculu ile defalarca sıkıyordu. Ve ben kendim olduğumda, hiçbirinden haberim olmuyordu. Sezen Zeydan’da, kişilik çatışması yaşadım. Mavi, işini bitirene dek kendime gelemezdim ama o gün geldim. Ardımda kanlı peçeteler, sıcak çay bardağı ve deliller bıraktığımda yalpaladım. Ayak izim kaldı o tozlu koltuğun üstünde ve gitmeye çalışırken deli bir adam gördü beni sokakta. Aracımı gördüğümde ne olduğuna anlam veremedim, oraya ne zaman ve ne için geldiğimi sorguladım. Başım dönüyordu, aracıma koşup sürücü koltuğuna bindiğimde telefonum çaldı. Karan aramıştı. Endişelendiğini söylediğini hatırlıyorum ama baygındım.

Önceleri yalnızca Açelya’ya benzeyen kişilerin cinayetiydi. Şimdi… Yedi ölümcül günah. 

Yedi ölümcül günahtan biri mi bu. Se7en filminin içinde miyiz?

Film olamayacak kadar gerçek Açelya.

Açelya, Nida Emirel’i hatırlıyor olmalı, bu serinin ilk cinayetiydi, bileğindeki balığı görmüştü ama otopsi sonucu intihar olduğu gerekçesiyle dosya kapandı. Onu inceleyen uzman, Karan’dı, o gün onunlaydım. Masanın başında, gözleri cesede odaklanmış bir şekilde sabırla çalışıyordu. Bense biraz geride durmuş sessizce izliyordum.

"Gerisini izlememiz gerekli."

"Henüz daha başındayız."

"Bu intihar gibi görünüyor." Karan neşteri elinden bırakmadan bana dönmüştü. "Senin için," dedi. “Öyle görünmeli." Biraz daha dikkatle cesedi inceledi ve başını sallayarak, "Gecenin bir yarısında kalkıp kendini asmak için yatağından çıkmak, mantıklı bir hareket değil," dedi. "Bu durum dikkat çekmemeli." Cesedin iç organlarını çıkarıyordu. Hiç acele etmeden, organların her birini dikkatle tartıyor ve kayıt altına alıyordu. "İşin sonlarına yaklaşıyoruz," dedi. "Aile hızlıca gömmek istiyor, organlar gövdeye tekrar yerleştirilecek."

"Bir nedeni var mı?"

"Yahudi inancına göre, ölenin cesedi hızlıca gömülmeli ve tüm organlar yerine yerleştirilmeli," dedi Karan, organları dikkatle masaya yerleştirdi.

Otopsi giysisini çıkartıyorken dudaklarımdan kaçan kahkahaya engel olamadım. ‘’Hala bunun intihar olduğuna inanmak kolay değil.” Bağırsakları, karaciğeri ve böbrekleri çıkarmış, dikkatle teraziye koyuyordu. Cesedin her bir parçasını bir yığın gibi işlemeye devam etti. Sonunda, ceset neredeyse bir boşluk halini almıştı.

Karan, cesedin başına geçti ve kafatasını dikkatle açmaya başladı. "Şimdi esas konuya geliyoruz," dedi. Testereyi eline aldı ve kemikleri kesmeye başladı. Biraz geriye çekildim ve gözlerim bir an için testerenin gürültüsüne odaklandı. O, göğse ve karna yapılan işlemler gibi garip hisler vermiyordu; fakat yüz ve kafa kısmındaki işlem biraz fazla kişiseldi. Karan, gözlüklerini takarak işlemi devam ettirdi. Bir adım geri attım ve lavaboya yöneldim. Başımı ellerimin arasına aldım, biraz midem bulanmıştı.

Karan organları son kez gözden geçirirken bana baktı. ‘’Ne oldu, Mavi gitti mi?’’ Ona cevap veremediğimi anladığında işine baktı. "Bu her şeyin doğru yapılmasını sağlamak için gerekli, bende bayılmıyorum."

 

Gizem cerrahtı. Onu da acı ile öldürdüm, mazoşistçeydi. İç dünyamı soran yoktu çünkü ben bir seri katildim. İnsanların bağışlayamayacağı, kendi ebeveynlerinin dahi merhamet vermediği biri. Yalnızca içim rahatlıyordu. Mazoşizm, insanın önceki acılarını bastırmak için kendine yeni acı yüklemesiydi.

‘’Bu giydiğin ne böyle, ucube gibi görünüyorsun.’’

‘’Bu, bu hamilelik kıyafeti,’’ dedi kekeleyerek Eva, yalnızca birkaç hafta önceydi.

‘’Marka giyinebilirsin.’’ Onu baştan aşağı süzüyordum, en son ayaklarına bakıp aşağılarcasına gözlerine baktım. ‘’Ama topuklu ayakkabı giyme, ayakların çok tombul, yürürken beceriksiz gibi görünüyorsun.’’ Yavaş hareketlerle etrafında dolanarak elimdeki susturucunun tetiğine bastım, kahkahama engel olamıyordum.

‘’Benden ne istiyorsun?’’

‘’Çok aptalsın,’’ dedim. Kahkaha atarak sigarayı dudaklarımın arasına sıkıştırdım. Çakmak sesi yankılandı odada. Sigaradan çıkan dumanlarla Eva geriye doğru çekilmeye çalıştı ancak bağlıydı. Silahı şakaklarına dayadım ve tek bir saniye düşünmeden tetiğe bastım. ‘’Sürtük!’’

 

Naçizane, seri katili yakalamak için önce onu tanımaları gerekir…

 

 

Liva.

Saat sekiz, kahvaltı masasında çatalımı en az kalorili peynir parçalarından birine batırıyorum. Masadaki kimse konuşmuyor, tüyleri ürperten bir sessizlik olur her sabah.

‘’Biliyor musun anne?’’ dedim, dudaklarımdan çıkanlara engel olamadığım nadir birkaç andan biriydi bu. ‘’Bende senin kadar kaygılı bir kadınım.’’

Annem ağzında domates olduğunu düşündüğüm şeyi çiğnerken her zaman çatık olan kaşlarıyla bana baktı. ‘’Ben gerçekten zor bir hamilelik geçirdim Liva,’’ dedi çatalı tabağının kenarına koyarken. ‘’Ama senin gibi aykırı bir kadın olmadım, annemi dinlerdim.’’ Ardından babam boğazını temizleyerek portakal suyundan yudumladı.

‘’Ailesi ile sıkı bir ilişkisi vardı,’’ dedi babam, annem için demişti.

Onlara ne kadar kaygılı olduğumu anlatmaya çalışmış, beni sormalarını istemiştim fakat yine annemi konuşmuştuk. Konuşmama engel olamadığım nadir birkaç anlardan tümünde olduğu gibiydi, yıllar geçiyordu, hiçbir şey değişmiyordu, bir şey oluyordu ve ailemi konuşuyorduk. Üstelik sormamaları bir yana, aykırılık ile suçlanmıştım bir kez daha. Ben istemiştim ki hangi konuda kaygılı olduğumu, ne sıklıkla böyle hissettiğimi sorabilirler; ama sormamışlardı. Yemek bitimi odama çıkıp bembeyaz, eteği yerlere uzanan bir elbise giymiştim, annemin isteğine göre. Arkada The Other Woman çalmama izin vermişti, Lana Del Rey benim çocukluğumu izliyor olmalıydı yazarken.

Sağ omzumun üstündeki beni gördüm iç çamaşırımı değiştirirken. Bu ben, altı yıldır benimle birlikte yaşıyordu ve olaylara karşı hiçbir tepkisi olmamıştı. Hayatımda birçok şey oluyordu, ben birçok duyguyu hissediyordum ama o, orada duruyordu tepkisizce. Yarı yoldan dönme özgürlüğünü tatmak istiyordum hep. Ayrıca özgürlük isterken yalnız kalmak da istemiyordum. İçimdeki Liva’nın kim olduğunu bilmeden, kendimden nefret ediyordum. İnsan hiç tanımadığı kendinden nefret eder miydi, ya da direkt kendinden.

Ben küçükken uyumadan önce hep kitap okurdum. Genelde okurken uyuyakalırdım ve ışığım açık kalırdı. Babam ben beş yaşına kadar başucumdaki gece lambamı kapatmaya uğrar, alnıma bir öpücük kondurup giderdi. Hissederdim ama gözlerimi açmazdım, daha çok ilgilensin isterdim. Ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir tarihte, altı yaşımdan sonra, beni öpmeyi de bıraktı lambamı kapatmak için uğramayı da. Kahvaltılarda göz temasını çekti ve ona okulda bana montunu veren Berke’den bahsettiğimde eskisi gibi gülücüklü sinirini takınmadı. Beni artık sevmiyorsun demiştim, onu da duymamıştı zaten… Ya da duymazdan geldi. Bunlar ben yedi yaşındayken aşılamayacak bir duvar ördü önüme. Eğitimime, ilgi alanıma, karakterime ve en çok psikolojime etki ettiğinde annemin önerisiyle psikolojik destek almaya başladım. Terapi aldığım süreçte babamı kendi içimde affettim ve onunla ilişkimi sürdürmeye devam ettim. Yaklaşık sekiz ay sonunda oldu bu, sekiz yaşıma az kala. Birkaç ay ilerlese de sonrasında o tuşlu telefonda oynadığımız mayın oyunu gibi birimizden biri o bombaya bastı, her şey eski ve beter haline geri döndü. Onu tekrar affetmek istediğimdeyse kaybettim… Yangında. Annemi de babamı da kaybettim. Hem annem hem de babam travmalarla dolu bir hayat bıraktı geriye. İyileşmek için attığım her adımda üç adım daha geri gittim, her defasında.

Şimdi bakıyorum da, onları kaybetmeseydim eğer zaten affedemeyeceğimi görüyorum. Toplumlarca aktarılan, affetmenin şifa verici etkisi bende işlemiyordu. İhmal edilmiş, saygısızca kakılmış biri neden iyi hissetmek için bir ötekini affetmek zorunda kalıyor ya da affetmek istemediği halde sırf affetmenin iyi olacağını düşündürten kalıplar yüzünden kendini zorlamak zorunda kalıyordu. Bunu söylemek benim için kolay olmadı, neyin doğru olduğunu bilmiyordum, kaybolmuş gibiydim ama artık söyleyebiliyorum. Affetmiyorum.  Ben affetmediğimde kendimi daha iyi hissediyorum. Çok denedim affetmeyi, içimdeki ağırlık kalksın istedim ama olmadı. Aksine, üstüne toprak atıp daha da kapattım o acıyı.

Bağışlamak bir şeyi gizli tutarak yapılan bir şey değil, o şeyle yüzleşip sonuna kadar yaşarken yanımızda olan kişiye söyleyerek bu yükten kurtulmaktır. Birçok kadın, acılarını yaşarken onları anlatacak birini bulamadığı için zehirlenir. Bu zehir, kadının mayınlı bölgesidir. Basan kişi ölür, bazen kendisi bile. Psişesindeki bu bölge, ölüdür.

Bir insan ameliyat olmadan ona anestezi uygulanır. Bu anestezi, varsayıma göre sorunlu bölge el olursa, o noktaya zerk edilir. Elini, elinin altını ve üstünü kaplayan büyük bir kısımsa bu anesteziden etkilenerek hissizleşir. Tıpkı sır saklamak zorunda kalmak gibi, eğer damara yineleyici maddeler damlatılırsa, sorunlu bölgenin çok uzağındaki bölgelerde hissiz kalır.

Dört yaşımda başlayıp belirli bir süre devam eden kâbuslarım, uykumu etkilemeye başlamıştı. Bir çocuğun sistematik olarak kötü rüyalar görmesi sessiz bir çocuk olduğuna, acılar içinde kıvrandığına işarettir. Duyguları o kadar yüklüdür ki içinde oturtamaz, rüya olarak bedeninden boşaltmaya çırpınır, bu acılarsa onu iyileştirmez. Rüyalarım hep tekrar etti, uykumdan nefesim kesilerek uyanıyordum. Bir kez korkuyla yataktan sıçrayıp hızlıca odamdan çıkmak istemiş, uyku sarhoşluğuyla ayağa kalkmıştım. Tam o sırada kolumu sivri bir köşeye çarpıp derin bir yara açmıştım, çok kanamıştı. O yaram geçmişti ama izi hala, yirmi altı yaşımda dahi burada, benimle. Ben anladım ki, yara izim de benim. Onu hissettiğim her an, Liva olduğumu unutmuyorum. O yarayı diktiğim için yalnızca beni ben yapan izlerden biri olarak kalacak, şefkat verecek, kırılacak zeminleri ortadan kaldıracak.

Hayatım boyunca akıtmaktan çekindiğim gözyaşlarım oldu, okyanuslar kadar çok gözyaşları. Annemin baskısını, babamın sırlarını, toplumun kurallarını mezara götürmek üzere susturulmuştum, hep. Yüzyıllardır kadınların ağlaması tehlikeli olarak görülmüş; çünkü taşıdıkları sırların sürgülerini, o kapının tokmağını gevşetmekmiş ağlamak.

‘’Demek Açelya buraya geldi,’’ dedim kaşlarımı kaldırarak. Çantamdan çıkarttığım coconut’lı el kremimden önce Süveyde’ye ikram etmiş, ardından kendi elimin üstüne nohut tanesi kadar sıkmıştım.

‘’Gizem’i sordu… Liva, Gizem nasıl öldü hala aklım almıyor.’’ Kremi elinin yüzeyine iyice yedirdikten sonra kadehi kafasına dikti. ‘’Zaten Eva da ortalıkta yok.’’

‘’Yurtdışına çıkmış, görmedin mi?’’

‘’Ne zaman?’’

‘’Sosyal medyada gördüm, hatırlamıyorum.’’ Süveyde parmaklarını sarı saçlarına dolamış oynuyordu, öne atılarak gözlerini kıstı.

‘’Sen Gizem’e üzülmedin mi?’’ diye sordu tek çırpıda.

‘’Üzüldüm canım, vicdansız mıyım ben,’’ dedim. ‘’Soğukkanlıyım sadece.’’ Kaşlarını kaldırarak mekânda gezdirdi gözlerini, ardından en son yeniden bana baktı.

‘’Her şey çok karıştı, bir tuhaflık var.’’

‘’Bence evham yapıyorsun.’’ Telefonun ekranı aydınlandığında aramayı fark ettim. Güç tuşuna basarak ekranı kapattığımda Süveyde bana bakıyordu. ‘’Ne?’’

‘’Pars arıyor.’’

‘’Evet?’’ dedim başımı yan yatırarak.

‘’Açsana.’’

‘’Eski sevgilisini öptükten sonra mı?’’ Süveyde gözlerini büyüterek yutkundu.

‘’Açelya… Savcı olan eski sevgili?’’ Başımı sallayarak onu onayladım.

‘’Kendisi söylemedi herhalde.’’

‘’Kendisi söyledi hastanedeyken.’’ Telefon yeniden aydınlandığında ekrana düşen mesajını gördüm.

‘’Kapıdayım.’’ (21.09)

Kaşlarımı çatıp Süveyde’ye baktım. ‘’Gelmiş.’’ Oturduğum yerden kalkarak çantamı aldım ve öfke ile heyecanın karışımı bir hisle pub’ın çıkışına ilerledim. Pars orada, karşı kaldırımda durmuş bana bakıyordu. Durup öylece ona baktığımda yanıma doğru yürüyerek tam karşımda durdu.

‘’Liva.’’

‘’Dinliyorum,’’ dedim sert bir ifadeyle. ‘’Ama özür beklemiyorum… Çünkü özürle geçmeyecek.’’

‘’Ne yapsan haklısın, vur, öldür ama gözlerime bak Liva.’’ Parmaklarını elimin arasına kaydırmaya çalışıyordu, geri çekilerek yere baktım.

‘’Boşuna geldin.’’

‘’Cezamı kes, asla karşı çıkmam.’’ Buruk bir gülümsemeyle gözlerine baktım sonunda.

‘’Resmen ondan faydalanmışsın,’’ dedim tiksinerek. ‘’Kendini koruyamamış bile Pars, sen ondan faydalanmışsın.’’

‘’Evden öfkeyle çıktığında-‘’

‘’Evden öfkeyle çıktığımda sende o zaman eski sevgilimi öperim mi dedin?’’

‘’Hayır!’’ diye bağırdı aniden, ardından sesini alçaltarak elini elimin üstüne koydu. ‘’O beni seviyordu ve-‘’

‘’Senden vazgeçmesini istemedin mi?’’ diyerek lafını böldüm, histerik bir gülüş vardı dudaklarımda. ‘’Pars… Açelya artık seni sevmiyor.’’ Elimi ondan çekerek doğrudan gözlerine baktım. ‘’Açelya’nın kafasının içinde sadece Karan var.’’

 

 

 

Açelya.

İnsanlar bebekliklerinden itibaren ebeveynlerinin isteklerini kendi istekleri sanırlar. Bu cümleyi hissettiğim ilk an kendi evime çıkmış, savcılığa başlamış olduğum yıldı. Eve kendimle değil, annemin kuralları ile gelmiştim ve annem kurallarıyla evde o kadar yer kaplıyordu ki kendi kurallarımı duymuyordum. Kimin sesi daha çok çıkarsa, yanındaki susmaya mahkûmdur.

Akşam yediydi, annemle yaşarken yemek saatimizdi ve evin en öncelikli kurallarından biriydi de. Ama benim ne yemeğim vardı ocakta, ne de açtım. Kendime kızdığımı algıladım. Deli gibi suçlu hissediyor, hiçbir şeyi beceremiyor gibi hissediyordum. Neden, dedim. Neden kendine öfkelisin Açelya. Öfkenin doldurduğu evi sen mi ısıtacaksın. Acıkmadım dedim sonra kendime cevaben, acıkmadım, bu yüzden yemek yapmadım, neden sinirliyim; çünkü bu saatte aç olmasan da yemek yemek zorundasın. Yere bir şey düştüğü an kaldırmalı, bir şey döküldüğü ilk an onu temizlemelisin. Neden. Benim yaşadığım ev, canım neyi ne zaman isterse onu yapma seçeneğim yok mu yani? Ben onu o an anladım.

Bu cümleler benim değil, annemin cümleleriydi. Kendimle getirdiğim şey annemdi. Onun kuralları, onun duyguları, onun cümleleri ve onun tepkileriydi.

Evimin balkonuna renk renk saksılar almıştım, içlerineyse rengarenk zambaklar. Annem hiçbir zaman eve çiçek sokmama izin vermezdi, toprağı dökülürdü ve onun temizlik takıntısı vardı. Önceleri garipsedim, sonraları bu durum bana hiç tatmadığım bir duyguyu öğretti: yaşamak. Onun istediği kalıba girmek, Açelya olmaktan çok uzaktaydı.

Küçükken kıyafet dolabımın içine saklanıp başka biri olma oyununu oynardım. O an kafamda farklı insanlar nefes almaya başlardı. Hepsinin isimleri, çocuklukları, takıntıları ve duyguları olurdu. Biri dünyanın en aykırı kişisi, öteki bütün fikirleriyle çekiştiğim birisi olurdu, bazen yalancılar, yani Karan… Bazense demiradamlar, Pars şekillenirdi zihnimde. Onları bir yere oturtup gözlerinin içine bakmayı denerdim. Beni ağlattın ama bunun bir nedeni vardır derdim, insan değer verdiği insanları affeder, öyle değil mi?

Uras her zaman saf olduğumu düşünürdü. Gör artık, derdi. Burnunun ucunu gör artık Açelya, çıkart at gözlüklerini. Etrafına baksana, sana gerçekten değer verenlerin kim olduğunu görsene.

Uras? Benim oyun arkadaşım… Sen miydin? Seni nasıl tanıyamadım...

O gün metroda gözlerinin içine içine baktım, aynı çocukluğumuzdaki gibi. Beni tanımadın Açelya, bana borçlusun.

Bana borçlusun.

Sonra kafama dolanmış, birkaç sene daha giymem için üç beden büyük alınmış pembe montumu kafamdan sıyırıp dolabımdan çıkardım. Orada kaldığım süre boyunca alamadığım oksijeni, tek nefeste çekmeye çalışırdım ciğerlerime. Büyüktü ama severdim montumu, annem onu başka apartmanların merdivenlerini temizleyerek almıştı bana. Babamdan para isterdi ama babam ona hep bağırırdı. Osman Saraç’ın evinde bağırmazsanız sesinizi duyuramazdınız. Barbie’nin saçlarını parmaklarımla okşuyorken aklıma takılmış birçok konu vardı. Oturmuş olduğum yerden kalktım, çalışma masama oturarak dosyaları karıştırmaya başladım. Gizem’i merak ediyordum, neden öldüğünü, ne olduğunu, ardındakileri. Raporları karıştırıp incelemeye başladım.

Belgeler banka kayıtlarıyla ilgiliydi. Dosya artık kâğıt avına dönmüştü. Parayı izlersen, bulurdun. Kredi kartı ekstrelerini, banka çeklerini, yatırılan ve çekilen meblağları gördüm. Bir sürü yüksek tutar. Gizem’in annesi ve babası ölürken geride varlıklı bir genç bırakmış, genç kadın ise cerrah olmuştu. Başka bir ikametgâhla, kira çeki ya da sabit aylık ödemelerle ilgili herhangi bir ipucuna rastlayamadım, tabiî rastlayamayacaktım. Katil aptal değildi ki. Para kopardıysa da bu şekilde açık seçik yapmazdı, aptal olsa seri katil olmazdı, ben aptaldım, savcı olmuş ama yıllardır işlenen cinayetlerin ucundan tutamamış Açelya aptaldı.

Kendimi yererken kapı sesi duydum. Biri geldiyse neden zili çalmak yerine kapıyı hafifçe tıklatmıştı ki. Balkondan içeri girip salona doğru ilerledim, duvar saatine hızla bakıp kapıyı tek hamlede açtım. Saat 23.09’du, gelense o. Kumaş pantolon bacaklarına oturmuş, gömlekse kollarını sarmıştı. Saçları alnına doğru kıvrılmış, dudaklarına belli belirsiz bir gülüş yerleşmişti.

‘’Merhaba,’’ dedim tebessüm ederek. ‘’Başka biri olma oyunu oynuyordum.’’

‘’Sence bunca yıl neden seni aradım Açelya?’’ Uras’ın gözleri ifadesizce gözlerime odaklanmış, kendisiyse hala kapının eşiğinde ayakta kalmıştı. Söylediğime karşılık verdiği cümleyi anlamlandıramamıştım, bir merhaba yok muydu yani.

‘’Sen benim en iyi arkadaşımdın çünkü,’’ dedim gülümseyerek, hala gülümsememişti, muhtemelen alkolü fazla kaçırmış olmalıydı. ‘’Gelsene, kapıda kalma.’’ Kapının ağzından çekilerek geçmesi adına ona alan yarattığımda yavaş adımlarla salonuma girdi. ‘’Ver, ceketini portmantoya asayım.’’ Üzerindekini çıkartıp bana uzatırken hala ciddi bir ifade vardı yüzünde. ‘’Leyla ile görüşüyormuşsunuz, o benim en yakın arkadaşım, nerede tanıştınız?’’

‘’Şu an Leyla hakkında konuşmak istemiyorum,’’ dedi hiç düşünmeden.

‘’Tartıştınız mı?’’

‘’O bir araçtı.’’ Saçımı kulağımın ardına sıkıştırıp kollarımı birbirine sardım.

‘’Nasıl?’’ Uras sol bileğindeki zinciri yerinden oynatıp bana doğru döndü.

‘’Sonra konuşsak, ben şu an seninle konuşmak istiyorum.’’

‘’Tamam, konuşalım.’’ Yanağımı kaşıyarak onu izliyordum ama oldukça garipti, çocukluğumda tanıdığım Uras değildi o. Sanki biri onu almış ve bu donuk adamı onun yerine koymuştu, belki de sadece canı sıkkındı. ‘’Bize kahve yapayım,’’ dedim arkamı dönüp mutfağa doğru ilerliyorken. Kahve makinesine ulaşmıştım ki kolumdan sertçe tuttu. Ona bakmak için kafamı kaldırdığımda gözlerimin içine öfkeyle baktığını fark ettim.

‘’Açelya bak,’’ dedi hala kolumu sıkıyorken. ‘’Anlamıyorsun.’’ Canım acıyarak kolumu geri çektiğimde hızlı soluyordu. Kolumu ovup birkaç adım geri gittim.

‘’Benim neyi anlamam gerekiyor?’’

Aramızdaki mesafeyi kapatarak yeniden önüme doğru ilerledi. ‘’Ben seni çok seviyorum.’’ Tam karşımda duruyordu ama kafamı kaldırıp yüzüne bakmıyordum, ürkmüştüm ve belli etmemeliydim.

‘’Bende seni seviyorum Uras, sen benim dostumsun.’’

‘’Açelya ben senden çocukluğumdan beri hoşlanıyorum.’’

‘’Ne?’’ Duyduklarımı idrak edebilmek için yüzüne baktım sonunda, gözlerindeki ciddiyet korkunçtu.

‘’Eskiden geçeceğini sanırdım, çocukluk işte derdim ama bak, büyüdüm ben Açelya.’’ Elini koluma yerleştirerek hafifçe güldü ama becerememişti, hala çok donuktu ifadesi. ‘’Yollarımız ayrıldı, yönlerimiz, hayatlarımız; ama bak buradayım.’’ Kolumu ondan çekerek kaşlarımı çattım. Uras ne diyordu.

‘’Bir dakika, bir dakika Uras… Sen ne anlatıyorsun?’’

‘’Yeterince açık değil mi?’’

‘’Ben-‘’

‘’Bir şey söylemek zorunda değilsin. Düşün lütfen, seni kim mutlu eder onu düşün,’’ dedi ellerini kaldırarak. Bu onun dilinde bir şey yapmıyorum, bak, her şeyi düşün, karar ver demekti. Çocukken de böyle yapardı. Ne zaman bir şeye öfkelense ve onun seçtiği şeyi seçmemi istese gerginlikle anlatır, ardından ellerini kaldırarak müdahale etmediğini, seçim yapmamı beklediğini belirtirdi. Bu kez oyuna benzemiyordu, Uras bu kez çok ciddiydi.

‘’Uras-‘’

‘’Açelya… Seni Pars’ın paramparça edişini izledim, hoş, Karan’ın ondan bir farkı olmayacak,’’ dedi tam karşımda durduğunda. Parmaklarını çenemin altına yerleştirerek kafamı kaldırdığında ona bakmamı sağladı. ‘’Karan kendini düşünen itin teki.’’ Ellerimi göğsüne yerleştirip tüm gücümle ittirdim o an, nedendi Açelya, Karan’a it demesi mi basmıştı damarına.

‘’Dışarı çık!’’ diye bağırdım.

‘’Ne?’’

‘’Uras dışarı çık!’’

‘’Açelya, sana aşığım diyorum. Bu senin için bir anlam ifade etmiyor mu? Tüm çocukluğumuz yan yana geçti.’’ Bıkmadan bir daha karşıma dikildi, öfkeden titreyen ellerimi ellerinin arasına aldı. ‘’Seni çok mutlu ederim Açelya.’’ Üstüme doğru eğildiğinde dudaklarımı birbirine bastırmıştım. ‘’Çiçek kokuyorsun,’’ diye fısıldadı. ‘’Hep çiçek kokardın.’’

Kapı kırılıyor gibi ses çıkarttığında içeriye giren kişi Karan’dı. Tokmağı öyle sert çevirmişti ki evin başıma yıkıldığını sandım. Hoş, ne zaman evim başıma yıkılmamıştı ki. Kapı salonun ortasına düştüğünde yerimden sıçrayıp çığlık attım, kapı gerçekten kırılmıştı.

‘’Senin belanı sikerim lan!’’ Karan, Uras’ın yüzüne yumruk patlattığında Uras sertçe yere düştü. Karan’ın kolunu tutmuştum ama onu tutamıyordum.

‘’Dur Karan, dur!’’ Uras yerinden kalktığında Karan yakasından tutup onu duvara çarptı ve boğazını sıkmaya başladı.

‘’Öldürürüm seni…’’ diye fısıldadı. ‘’Anneme dokundun, sevdiğim kadına dokunamayacaksın.’’ Öyle sert sıkıyordu ki boğazını Uras nefessiz kalmış, boğulmaya başlamıştı. Karan’ın elini tutuyordum ama Karan’ın öfkeden gözü dönmüştü. ‘’Seni uyardım lan! Seni uyardım! Açelya’dan uzak duracaksın dedim, onun nasıl ellerini tutarsın lan?’’

‘’KARAN ÖLECEK, BIRAK KARAN!’’ Karan parmaklarını gevşetip Uras’ın boğazını bıraktığında Uras yere düştü. Endişeyle Uras’ın yanına eğilip gömleğinin yakasını açmaya çalışıyordum ama ellerim titriyordu.

‘’Uras, beni görebiliyor musun?’’ dedim korkuyla, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu.

‘’Seni göremez Açelya,’’ dedi Karan, öfkeyle sıraladığı sözcükler geceye asılmıştı. ‘’Seni göremez, ellerini tutamaz, saçını koklayamaz! Sana dokunamaz Açelya!’’

Gözlerine baktığımda daha önce görmediğim bir şey gördüm, intikam duygusu. Aralarında ne geçmişti bilmiyordum ama bu akşam Uras ölebilirdi.

Ayağa kalktım ve tam Karan’ın karşısına dikildim. Ellerimi sakallarına yerleştirerek gözlerine baktım, sakinleşmesi gerekiyordu ve şu an ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.

‘’İyileşmek; acının yanından değil, tam ortasından geçer,’’ dedim gözlerinin içine bakarak. ‘’İçindeki öfke her neyse, onu yıkarak yok edemezsin.’’ Uras’ın yerinden kalktığını hissetmiştim ama o yöne bakmadan Karan’a bakmaya devam ettim. Başını çevirecekken izin vermedim ve parmaklarımı hafifçe sakallarında gezdirdim. ‘’Annen… Annene ne oldu Karan?’’

Sessizdi.  Yaptığı şeye rağmen ona sakin kalmıştım ama bana cevap dahi vermemişti. Öfkeyle ellerimi çektim ve yere düşen kapıya, ardından kapının ardında bıraktığı boşluğa baktım. Apartmanın içiyle bütünleşmiş gibiydi evim. Evim ya, tabii. ‘’Evimi başıma yıktın,’’ dedim fısıltıyla yere eğilerek, kapıdan çıkmış ahşap parçalarını bir yerde toplamaya çalışıyordum ama çok fazla parça vardı. İrili ufaklı çiviler, kiriş, tokmak ve çokça ahşap. Hemen sağımda içine yazlık ayakkabılarımı koyduğum poşet vardı. İçini boşaltıp parçacıkları onun içinde toplamaya başladım. Tam o an parmağıma sivri bir çivi girdi, kan akmaya başlamıştı. Acıtmıştı, ifadesizce kanın akışını izliyordum. Karan yeni fark etmiş olmalıydı ki aniden yere eğilip parmağımı dudaklarına götürdü, kanımı emiyordu. Bunu yapmasına şaşırsam da bir şey söylemeden gözlerimi ondan çektim. Hem, kanımdan nasıl iğrenmiyordu bu adam, hiç başkasının kanı emilir mi, vampir misin oğlum sen.

‘’Niye böyle yapıyorsun?’’ dedi, canı acımış gibiydi.

‘’Geçen gün de kendimi öldürmeye çalışmıştım.’’

‘’Ne?’’

‘’Ton balığı ve yoğurdu tam iki dakika arayla yedim,’’ dedim gülerek, o gülmüyordu.

‘’Açelya?’’ Parmağımı avucunun arasına almıştı ama parmağım kayıp gibi görünüyordu elinin arasında. Onu duymazdan gelerek gülmeye devam ettim.

‘’Amacım ölmek değildi, aslında çok açtım. Şimdi de-‘’

‘’Açelya,’’ diye cümlemi böldü, ona bakmamakta kararlıydım.

‘’Şimdi de beni önemse istedim, aslına bakarsan önemsiyorsun ama neden?’’ Dudaklarımdaki gülüş silinmiş, yerini ciddi bir ifade almıştı. ‘’Sahi,’’ dedim gözlerimi gözlerine dikip. ‘’Neden Karan?’’ Gözlerini kaçıran bu kez o’ydu.

‘’…Açelya’’

Cevap vermemek için öylece bekliyordu ama bu kez cevapsız dönmeye niyetim yoktu. Elimi çekerek ayağa kalktığımda benimle birlikte o da kalkmıştı. ‘’Hayatımda bir şeyler oluyor ve ben hiçbirinin cevabını bilmiyorum,’’ dedim, gözlerimi gözlerinden ayırmıyordum. ‘’Karşılaştığımız günün sabahı kitabı evime getirdin, adresimi biliyordun, sigara içiyordun ama her ne olduysa artık içmiyorsun…’’ Üzerinde kilolarca ağırlık varmış gibi bakıyordu bana, dudaklarını mıhlamış, konuşamazmış gibi. ‘’Bahçende zambak dolu ve en sevdiğim çiçek olduğunu bir şekilde biliyorsun, doğum günümde zambak ve en sevdiğim filmin ilk baskı CD’sini getirdin… Zincirini istemedin, Liva’yla çıkmışsın…’’ Liva dedikten sonra kelimeler daha ağır gelmişti ve duraksayıp nefes almam gerektiğini hissetmiştim. Bacaklarım ayakta durmaktan ağrımaya başlamış, az evvel yaraladığım parmağım sızlamaya başlamıştı. ‘’Bana eski sevgilimin adını sayıkladığımı söyledin, senin yerinde başkası olsa çoktan gitmişti, sen benden vazgeçmedin,’’ dedim kelimelerin üstüne bastırarak. Suskunluğu ikimizi de yormuştu. ‘’Annem beni sana emanet etti, duydum, ayrıca bana attığı uzun mesajda da Karan’a inan yazmıştı… Savcılıktan uzaklaştırıldığımda bana yardım ettin, yüzme kursunda boğulmaktan kurtardın, Uras’ı tehdit ediyorsun ama Sancar’a bir şey yapmamıştın. Ayrıca Uras’a neden anneme dokundun diyorsun, gerçekten anlamıyorum. Bak Karan, bir değil iki değil, bana bunları açıklamak artık senin borcun.’’ Duraksadım ve son olarak elini tuttum. ‘’Bana tam şu an… Hepsini açıklarsan seni yargılamam; ama başka şansın olmayacak… Ya şimdi ya hiç.’’

‘’Zinciri Liva almıştı,’’ dedi tek nefeste, tüm kelimeler boğazıma dizildi o an, nedendi, yoksa ona bir şeyler mi hissetmiştin Açelya. Aptal Açelya.

‘’Ben sana inandım,’’ dedim kesik nefeslerimin arasında. Gözlerim dolmuştu ve yanağıma doğru süzülmüştü bile gözyaşı. ‘’Sen o sırada bana söyleyeceğin yalanları düşünüyormuşsun.’’ Karan gözyaşlarımı silmek için elini kaldırdığı an elimi kaldırıp aramıza bariyer ördüm. ‘’Kendimi ilk defa bir yere ait hissettim, senin kollarının arasında.’’ Elimi kalbimin üstünde gezdirmeye başladım çünkü biri içeride bıçak çevirip duruyordu. ‘’Bak, yapamadım… Biri göğsümde bıçak çevirip durdu, bir sonrakinde yeniden bıçaklandım.’’ Burnumu çekip hıçkırıklarımı tutmaya çalışıyordum. ‘’Ben kimseyi bıçaklamadım; ama siz benim sırtımı delik deşik ettiniz…’’

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ

2. BÖLÜM- KADEHİN DİBİNDEKİ GÜNAH

3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK