18. BÖLÜM- ON BEŞ
18. BÖLÜM- ON BEŞ
''Unuturdu yeşil gözlerin ona nefes olduğunu, aşk; göğüs kafesini acıtmasaydı eğer.''
Liva.
Kocaman bir bahçemiz vardı ben henüz küçücükken. Bahçıvan amca kırmızı ve pembe yapraklı açelyalar dikmişti her köşeye. Anne babam öyle istemişti ondan onu öğrendiklerinde. Beyaz çitlerin sonunda, bahçenin en ardında yaşlı bir asma vardı. Yaprakları o kadar genişti ki her yıl salkım salkım üzüm toplardı oradan. Haziran ayında daha fazla serpilir, daha fazla meyve verirdi. Beş yaşımdayken babamla dikmiştik. Aile ağacımız olacak, köklerimizi temsil edecekti; bu demek oluyordu ki üzüm, Tamay ailesinin simgesi olacaktı. Ayaklarım biçilmemiş çimenlerin arasındayken önümde asırlık bir üzüm ağacı vardı. Güneşin altın rengi, tanelerin üzerine dökülüyor, her biri kendi içinde bir hayat gibi parlıyordu. Ayrı gölgeleri, tonları ve duyguları var gibiydi. Her salkım bir yoldu. Biri aşkı, diğeri başarıyı, bir diğeri arzuları temsil ediyordu. Ben oradaydım. O asmanın dibinde. Yerdeki otların içinde. On dakika önceye kadar süren yağmurdan oluşmuş çamur birikintisi de hemen yanımda. Annem görse çok kızardı ama oturmuştum. Elimi uzatıp bir salkım koparmak istemiştim ama karar verememiştim.
Seçmek, kaybetmek demek.
Birini koparmak, diğerlerinden vazgeçmek demek. Ben vazgeçmeyi hiç öğrenemedim.
Kendimi basit şeylere dahi bağlanmış buluyorum. Mesela eski bir kitaba... Sayfaları sararmış, belki yırtılmış ama görünüşü tanıdık. Başka kitaplar okusam da sonunda hep o kitaba dönüyorum. Yenilik değil, alışkanlık rahatlatıyor. Makyaj süngerim bile aynı. Kenarları eskimiş, rengi solmuş... Onunla yüzüme dokunduğumda sanki yıllardır tanıdığım bir dost elini uzatıyor gibi hissediyorum. Yeni bir sünger almak, yeni birine güvenmek gibi geliyor bana. İlk umutlu, sonra hayal kırıklığı. Yeniler beni tanımıyor, ben de onları tanımak istemiyorum.
Asmanın altında otururken her şeyin mümkün olduğu bir dünyada hiçbir şeyi yapamamanın ağırlığı omuzlarıma çöküyor. Her seçimde diğerlerinin yok olacağını bilmek, beni felç ediyor.
Birini seçtiğimde, diğerlerini öldürmüş gibi hissediyorum.
Birini sevdiğimde, diğer ihtimallerin mezar taşlarını dikiyorum içimde.
Her salkımın içinde ihtimaller var. Seçmediğim her üzüm, kendi içinde büyüyememiş bir hikâye. Kendi ellerimle sulamadığım bir hayalin cansız kalıntısı gibi... Alnıma yağmur damlası düştüğünde başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bulutlar kararmıştı ve beni ıslatmak için hazırlanıyordu. Gürültülü bir şimşek çaktı ve yağmur başladı. Birikintiye düşen her damla üzerime çamur sıçratarak zemine çakıldı. Saç tellerim öyle çok ıslandı ki içimdeki kararsızlıkla kucaklaşıp boynumu sıkmaya başladı sanki. Gözlerim, ezilmiş üzümü izlediğinde kafam susmuyordu. Tükenmiş ama hâlâ orada. Benim gibi. Salkımdan düşse de, o üzümün nasıl koktuğunu biliyorum.
Üzümler çürürken küçük kız çamura bulanmış.
''Burası yol geçen hanı mı?'' Sesi duyduğumda Açelya'nın yanından ayrılıp salona ilerledim. Karan görmeyi hiç beklemediğim birine bağırıyordu. Pars'a.
''Kapın han kapısı gibi açıksa dost da girer düşman da.''
''Pars,'' çıktı dudaklarımdan. ''Senin ne işin var burada?''
''Asıl senin ne işin var bu adamın evinde?'' Cevap vermek adına dudaklarımı araladığımda gürültülü bir sesle yerimden sıçradım. Üçümüz birden mutfağa ilerledik. Açelya orada, yerdeki cam parçalarının hemen dibindeydi. Yine Açelya ve yine rol çalışları, bağışıklık kazanmalıydım... Karan ellerini kaldırarak dikkatlice onun yanına ilerledi.
''Tamam, tamam Açelya... Bir yerin kesilmedi değil mi?'' Açelya'nın ellerini yavaşça tutup inceledi, ardından yüzüne, gözlerine dikti bakışlarını. Açelya dümdüz bakıyor, elleri titriyordu. Yüzü bembeyaz olmuştu. ''Ben hallederim, sen iyi misin?''
''Özür dilerim. Süpürebilir miyim hemen burayı?''
''Yapma Açelya, yine yapma, sorun yok duyuyor musun?'' Yine dediğine göre bu ikinci kez yaşanan bir şeydi.
Ben çocukken pek uslu değildim. Kırılmaması gereken ne varsa hepsini kırardım. Sonra babam bana kızmaya başladı. Hep kızardı ama bir kez bana vurdu. İtti ve ben sırtımın üstüne düşüp merdivenlerden yuvarlandım... Canım çok acıdı... Bir sürü ağladım. O günden sonra çocuk olmadım ben Karan. Bu yara izi, o günden kaldı. Hepsi geçti ama bu iz benimle birlikte büyüdü.
''Özür dilerim,'' dedi yeniden Açelya, bakışları hala farklı yerlere sıçramış cam parçalarındaydı. ''Çok özür dilerim... İtme...'' Karan Açelya'nın başını göğsüne yasladı ve kollarının arasına aldı.
''Şşş,'' diye fısıldadı Karan. Burnunu saçlarının arasına gömerek kokusunu ciğerlerine çekmeye başladı. Sessiz bir öpücük kondurdu Açelya'nın başına. ''Geçti.''
Parmaklarımı saran soğuklukla soluma döndüğümde Pars elimi tutmuş, yavaşça ilerliyordu. Onunla birlikte içeriye yürüdüğümde gözlerini gözlerime dikti. Bakışlarında ona inanmamı gerektiren farklı bir şey vardı, belki bu kez o üzüm salkımını koparıp diğerlerinden vazgeçmeliydim. Ellerini çeneme yerleştirip dibime girdiğinde sıcak nefesini yüzümde hissettim. Onu özlemiştim, gözlerimin dolmasına engel olamadım. Saat akmayı durdurduğu an dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Elimi göğsüne yerleştirdim ve beni öpmesine karşılık verdim. Nefes almadan, durmadan, zamana karşı öpüşüyorduk. Birbirimize açtık. Dili dudaklarımı ıslattığında sigara tadı da beraberinde gelmişti. Kaşlarımı çatarak geriye çekildiğimde dudaklarımız birbirinden ayrıldı ama ellerini belime indirmişti.
''Dudakların benimdi... Onu öptün.''
''Açelya'ya yaklaştım çünkü, seni korumak için onu kullanmak zorundayım Liva, biliyorsun.'' Sertçe yutkundum. Biliyordum ama bilmemek daha az canımı acıtırdı.
''Biliyorum.''
''Evimize gidelim,'' dedi ikna olmamı bekleyerek. Annesini ikna etmeye çalışan yaramaz bir çocuk gibi bakıyordu gözlerime. Dudakları yeniden dudaklarıma değdiğinde sigara kokusu bir daha geri adım atmama neden oldu. Uzunca bir süredir sigara kullanmıyordum ve artık hiç ama hiç iyi gelmiyordu.
''Ne oldu?'' dedi kısık bir sesle, o kadar güzel sormuştu ya da onu o kadar özlemiştim ki o an sımsıkı sarıp koynuma sokasım gelmişti. Onun yerine bakışlarımı yere çevirip yutkunmaya çalıştım. Gözümün önüne, kulaklarıma dolan anılar pek iç açıcı değildi.
''Çakmağı her yaktığında... O gece geliyor aklıma Pars. Alevi... Yangını hatırlatıyor bana.'' Sesli bir nefes vererek gözlerimi kapattım. ''Annemin... Babamın, kül olduğu geceyi. Nefes alamıyorum.''
''Bu alev senin soluğunu kesiyorsa, bende bu alevi keserim Liva,'' diye mırıldandı, ardından Açelya'nın hediye ettiğini öğrendiğim gümüş kaplamalı çakmağı evin köşesine fırlattı. Kaplaması kırılan çakmak, odada güçlü bir ses çıkarttığında Pars buruk bir tebessümle beni kollarının arasına aldı.
Açelya sigara dumanıyla tıkanırken kılını kıpırdatmayan Pars, Liva için o gece sigarayı bıraktı.
Açelya.
Gözlerimin önünde bin parçaya dağılan çakmağı gördüğümde sertçe yutkunup bakakaldım. Mutfağın kapısındaydım ve sarıldıklarını görebiliyordum.
''Burayı temizledim ama yine de çıplak ayakla basma olur mu?'' dedi Karan sert ama ikna edecek kadar tatlı bir tonda. Başım deli gibi ağrıyordu. Ona uslu bir çocuk gibi başımı salladığımda içeriden gelen sesle kaşlarım çatıldı.
''Ne?!'' Karan ve ben birbirimize bakıp bir şey anlamadığımızı algıladıktan sonra mutfaktan ayrılıp sesin ait olduğu kişiye yaklaştık. Liva da öylece bakıyordu, belli ki o da anlamamıştı. ''Ne demek borular tıkanmış İdil? Vahşet bu.'' Arama hala açıkken bana baktı ve başını yana yatırıp gitmemiz gerektiğini belirtti. Kapıya ilerlerken ne bize ne de Liva'ya hiçbir açıklama yapmamıştı. Telefonu kapatmasını bekliyorken dediğini yapıp eşyalarımı alarak ardından ilerledim. Karan ve Liva da arkamızdan geliyordu. Pars aracı çalıştırdığında kapıyı açtım ancak yan koltuğa oturacakken Karan bileğimden tuttu. Biz duraksadığımızda Liva, Pars'ın yanına geçti. Karan'ın parmakları avucuma kaydığında el ele tutuştuk ve arka koltuklara da biz oturduk. Saniyeler içinde aracı çalıştıran Pars, aramayı kapatmış, telefonu cebine koymuştu.
''Ne oluyor Pars?'' diye sordu Karan sert ve kalın bir tonda, ona çıkışmıştı çünkü saniyeler içinde evden çıkıp yola düşmüştük.
''Yeni bir cinayet,'' dedi Pars soğukkanlılıkla. ''Bu çok... Vahşi.''
''Hepsi öyleydi,'' diye ekledim ona karşılık. ''Cinayetlerin hangisi vahşi olmaz ki zaten?''
''Liva'yı eve bırakıp hep birlikte adliyeye geçelim.'' Söylediklerimi duymamışçasına kendi kendine bildirgeler sunuyordu.
''Ben neden sizinle gelmiyorum?''
''Mimarlığın adliyeyle alakası olduğunu sanmıyorum,'' dedim Liva'ya cevaben. ''Evinde otur ve kağıtlarını karala.'' Öfkeyle bana döndü ve göz devirerek gözlerime baktı. Konuşacağını anladığımda geriye çekilip koltuğa yaslandım.
''Karan neden geliyor?''
''Açelya'yı sadece o sakinleştirebiliyor.'' Sesli bir nefes verdikten sonra sola kırıp aynı hızda sürmeye devam etti. Bunu eski sevgilimden duymak oldukça tuhafıma gitti. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Karnıma tuhaf bir ağrı girdiğinde hemen sağımda oturan Karan'a döndüm. Hoşuna gitmiş olmalıydı. Önüme dönecekken başparmağını çeneme yerleştirip başımı yeniden kendine çevirdi. Gözleri kapkaraydı, bana dokunduğunda nefeslerim sıklaşıyordu ama belli etmemem gerekirdi. Kalın parmakları ne sıcak ne soğuktu, ılık. Yüzü yüzüme tamamen yaklaşmıştı, dudaklarımız birbirine değecekken araba aniden frenledi. Yana kaydığımda Karan'ın eli belime ulaştı ve düşmemi engelledi. Pars'ın bilinçli yaptığını biliyordum. Boğazını temizleyerek yeniden gaza bastığında onun evine yaklaşmıştık. Liva emniyet kemerini çıkarttığında Pars aracı tam evin önünde durdurdu. Dudakları birbirine değdiğinde ilk defa içimde hiçbir duygu uyanmadı. Öpüştüler, Liva indi ve o eve girdiğinde araç yeniden çalıştı. Sakince baktım, hiçbir şey hissetmedim. Bir şeyi ne kadar fazla uyarırsan sonunda sana karşı hissizleşirdi. O kadar uyarılmıştım ki artık tık yoktu göğsümde. Sanırım iyi bir şeydi. Karan'ın gözleri kadar heyecanlandırmıyordu artık beni. Karan'ın parmakları, kokusu, teni ve dudakları kadar yakmıyordu bedenimi. Pars artık sıcak gelmiyordu, o benim için soğuktu. Bu birini kaybettikten sonraya benziyordu. İlk canın acırdı ama sonra kademeyle azalırdı. Ellerimle Pars'a mezar kazmıştım ve artık toprak atmaktan çekinmiyordum.
Camdan dışarıya baktığımda şarkılarına rağmen gitmekten vazgeçmediğim o pub'ın önünden geçiyorduk. Bir karmaşa olduğunu gördüm. Kapının önü hiç olmadığı kadar kalabalıktı ve herkesin yüzü endişe içindeydi. Biraz daha ilerlediğimizde pub'ı geçmiştik.
''Pars kenara çek,'' dedim kararlı bir tonda. Karan da o da tuhaf gözlerle bana bakıyordu. ''Çek kenara.'' Saniyeler içinde durdu ve emniyet kemerimi çıkartarak inip geriye, mekana doğru ilerledim. Yaklaşmaya birkaç adım kalmışken olduğum yerde kalakaldım. İçeriden iki kişinin taşıdığı sedye, araca yükleniyordu. Biri yara almamıştı, biri ölmüştü çünkü onu ceset torbasına koymuşlardı. Koşar adımlarla sedyeye yaklaştığımda cüzdanımdan çıkarttığım savcı kimliğimi yetkililere gösterdim. ''Bakabilir miyim?'' Onaylarcasına başını sallayan iki sağlık çalışanı, torbanın bir kısmını açtığında o kişinin yüzünü gördüm. Her yerden karışık sesler geliyordu, herkes endişeyle mekanı terk ediyor arkalarına bakmıyordu.
''Tuvalette kabine kitlenmiş, kan kaybından hayatını kaybetmiş savcım,'' diye mırıldandı saçlarını at kuyruğu yapmış polislerden biri. Şakaklarımdan giren sızıyla başımı geriye doğru attım. Gözlerimi kapatıp yutkunmaya çalıştım ama olmuyordu. Elimi cesede uzattım ancak dokunmaya cesaret edemedim. Havada asılı kalan elimi geriye çekip dudaklarımı birbirine bastırdım.
''...Bulacağım,'' diye mırıldandım. ''Katilini bulacağım Süveyde.'' Torbayı biraz daha sıyırdığımda bileğindeki balığı gördüm. Balık. Belimde Karan'ın parmaklarını hissettiğimde sırtımı dikleştirerek gözlerine baktım. Üzgün ve donuktu. Bakışlarını Süveyde'nin yüzüne odakladı ve sertçe yutkundu. Saniyeler içinde torbayı kapatıp araca doğru taşımaya devam ettiler. ''Liva'nın arkadaşı, Süveyde... Gizem, Eva ve Süveyde. Hepsi ard arda öldü...''
''Bizi bekleyen bir vaka daha var, artık gitmeliyiz,'' dedi tok bir sesle Pars, geldiğini bile görmemiştim ama sesi tam sol arkamdan geliyordu. Kimliği cüzdana yerleştirip cebime attım ve Pars'ın aracına doğru yürüyüp kendimi koltuklara attım. Karan yanıma oturduğunda bakışlarının üstümde olduğunu hissetmiştim.
''İyiyim,'' diye mırıldandım o henüz sormadan. O sırada Pars aracı çalıştırmış, doğruca önüne odaklanmıştı.
''Emin misin?'' Elini elimin üstüne koyduğunda titrediğimi anlamıştı.
''Eminim.'' Kol saatine bakıp bana döndüğünde gözleri yine kapkaraydı. ''Ne kadar dayanıklısın,'' dedim gözlerimi ondan ayırmadan. ''Biraz bile etkilemiyor mu seni cesetler?''
''İşim bu Açelya.'' Kaşlarımı kaldırıp bakışlarımı dizimin üstünde birleştirdiğim parmaklarıma kaydırdım. Stresliyken böyle yapardım, parmaklarımla oynar tırnak etlerimi dişlerdim. ''Anneme o kadar ağladım ki Açelya... Başka biri için akıtacak gözyaşım kalmadı,'' dedi parmaklarını çeneme yerleştirip başımı kaldırdığında. ''Acının dibini sıyırdım.'' Dudaklarıma iniyor, yüzümde geziniyordu kara gözleri.
''Bana?'' dedim gözbebeklerim büyürken. Ne zaman sevgi görsem büyürdü gözbebeklerim, biliyordum. ''Bana yaklaşsa biri? Öldürmek istese beni?'' Parmaklarını dudaklarımın üstüne koydu.
''Sana bir şey olmasına izin vermem.'' Öyle tok öyle kararlıydı ki sesi, beni havuzdan kurtardığı günü hatırlamıştım. Elimin üstüne damlayan yaşı fark ettiğimde kafasını cama doğru çevirdi. O ağlamış mıydı? Benim için mi?
''Karan.'' Elimi omzuna koyduğumda dolu gözleriyle bana döndü. ''Acının dibi hala bitmemiş.'' Bana gözyaşın varmış...
Araç aniden durduğunda camdan dışarıya baktım. Adliyeye gelmiştik ve Pars sesli bir nefes vererek hızla araçtan inmiş, kapıyı büyük bir gürültüyle yüzümüze kapatmıştı. Çekinceyle kapıya götürdüm elimi, açacağım an burnunu çekerek konuşan Karan'ın sesini duydum.
''Canavarların seni yemesine izin verme.''
''Ya canavar sensen?''
''Seni yememe izin verme.''
''Bir şey biliyorsun...'' dedim tereddüt ederek, sesim titremişti.
''Çok şey biliyorum.'' Kapıyı açtı ve araçtan inerek adliyeye yürüdü. Arkasında gidişini izlerken aklımdan tek bir şey geçmişti. Canavar Karansa beni yemesine izin verebilirdim.
Esen rüzgarı hissettim tenimde. Oynaşan ağaç yapraklarına ve yoldan geçen araba seslerine takıldı aklım. Arkasından ağır adımlarla adliyeye girdiğimde koridorun sonunda ayakta duran Pars'ı fark ettim. Bana bakıyor, gelmemi bekliyor gibi görünüyordu. Etrafımı incelediğimde normalden daha kalabalık olduğunu, bir terslik olduğunu anlamıştım. Yanına ulaştığımda tek kelime etmeden kamera kayıtlarının tutulduğu kata inmiş, görevlinin kayıtları açmasını beklemiştik. Karan, ben ve Pars.
''Açelya,'' diyerek bana döndü Pars, uzun zamandır böylesine titrediğini duymamıştım sesinin. Neler oluyordu. Görevli kamera kayıtlarını başlatan o düğmeye bastığında gözlerim farklı olanı, Pars'a göre endişe verici o şeyi arıyordu. Adliye koridoru, gelip geçen insanlar, Liva ile benim konuşmam, oradan ayrılışım... Hepsi hızlıca akıp gidiyordu. Derken biri gözüme çarptı, dostum, Leyla. ''Leyla geliyor,'' dedi yeniden Pars. Görüntüler akıp geçiyordu ama farklı bir şey göremiyordum. Aktı, aktı ve dakikalar geçti. Bir o yana bir bu yana koşturuyordu insanlar adliyenin içinde. Neden izliyorum? diyen bakışlarım insanların aynı noktaya toplanmasıyla oraya kitlendi. Burunlarını parmaklarıyla kapatan, etrafa bakıp yardım isteyen insanlarla kargaşa başlamıştı. ''Borular ve tüm giderler tıkanmış. İnsanlar lavabolardaki kokunun gittikçe arttığını, ceset gibi koktuğunu ifade etmiş.'' Anlamayan gözlerle onu dinliyordum ama karnıma çoktan ağrılar girmişti. ''Önce polisler, ardından olay yeri inceleme ekibi gelmiş,'' dedi polislerin kayıta girdiği an. ''Klozete parçalanmış insan bedeni atılmış Açelya. Leyla adliyeden ayrıldıktan sonra klozetten bağırsak parçaları ve kesik parmaklar çıkmış.'' Leyla adliyeden ayrıldıktan sonra. Parçalanmış insan bedeni. Bağırsak ve parmaklar. Klozet tıkanmış. Ceset kokmuş Açelya.
Düşeceğim an Pars yakalamıştı beni. ''Gel, otur şöyle.'' Beni soğuk sandalyeye oturttuğunda elim ayağım boşalmış gibiydi, tepki verecek güç bulamıyordum. Sinirliydim, ne demek oluyordu da dostumu böyle iğrenç bir olayla anarlardı? Onun aksine sadece yere kitlendim. Tansiyonum düşmüş olmalıydı. ''İyi misin?'' Gözlerimi sımsıkı kapatıp ellerimin titremesini gizlemeye çalıştım. ''Karan?!'' dedi Pars, sahi Karan neden donmuştu bilmiyordum.
''Açelya.'' Bacaklarını kırıp yere doğru çömeldi Karan, gözlerimi açtığımda bana bakıyordu. ''Gözlerime bak, bir şey yapmamıştır, dostun o senin.''
''Dostum o benim,'' dedim onu tekrar ederek, sesim oldukça ağlamaklıydı. Pars'a baktığımda bizi izliyor, kırgın bakışlarını benden ayırmıyordu. Bu yüzden Karan gelsin istedim dercesine bakıyordu. Ben yapamam, Karan sakinleştirebilir.
''Leyla yapmaz, Açelya.''
''Leyla... Leyla benim kardeşim.'' Parçalanmış insan bedeni. Bağırsak ve parmaklar.
''Yapmaz, evet.''
''Ne yazık ki ondan şüpheleniyorlar, üzgünüm,'' dedi Pars. ''Klozetin olduğu kabinden Leyla'nın parmak izi çıkmış.'' İçimde o gücü hissediyordum, öfkeyle ayağa kalktım ve Pars'ın gözlerine baktım.
''Orası tuvalet! Benim arkadaşım tuvalete girmiş, tabii ki parmak izi çıkar. Bu onu katil mi yapar Pars?!''
''İzle.'' Videoya yeniden döndüğümde Leyla'nın adliye bahçesinde durduğunu gördüm. Yavaşça fermuarı açtı ve çantasına cebinden çıkarttığı çakıyı attı. Gülümseyerek kapıya ulaştı ve gelen araca binerek oradan uzaklaştı. ''Aracın plakasını aldık, araştırıyoruz.''
''Sen Türkiye'de kadın olmanın ne denli güvensiz olduğunu biliyor musun? Çakı taşıdı diye seri katil mi, kendini korumak için taşıyor olamaz mı? O bir avukat Pars, kendine gel.''
''Açelya, ben sonuca bakıyorum. Leyla seni satmadı mı Uras için? Sen hala onu savunuyorsun.''
''Konular bambaşka.''
''Sen seni umursamayan insanlar için acı çekiyorsun.'' Ben beni umursamayan insanlar için acı çekiyorum. Mesela, sen Pars.
''Sende bana inanmamıştın,'' dedim nefeslerim birbirini kovalarken. ''Benim bile katil olabileceğimi düşünmüştün! Sana inanmıyorum.'' Kamera kayıtlarını kapattıklarında Pars bana doğru döndü. Ellerini yumruk yapmıştı ve gözlerinde anlamlandıramadığım bir bakış vardı. Hadi ama Pars, nasıl bu bakışın ne demek olduğunu anlayamıyorum, üç yıl yabancının koynunda mıydım sahiden? Bana doğru adımladı ve tam dibime girdi.
''Katil olabileceğini düşünseydim eğer,'' dedi kelimelerin üstüne iyice bastırarak. ''Senden gitmezdim... Eline silahı verip beni vurmanı beklerdim Açelya. Eşitlenirdik.'' Sıcak nefesini yüzümde hissettim. ''Babana karşılık, ben. Nötr.'' Biri göğsümün üstünde bıçak çevirip duruyordu yine. Derin bir nefes çekmeye çalıştım ciğerlerime. Babama karşılık, Pars. Nötr. ''Ateşle ilk oynadığımda, suya ilk daldığımda, ateş ve suyun birbirini yok etmediğini gördüğümde sen vardın,'' dedi gözlerini yeniden gözlerime sabitlediğinde. Kırgınca sağa yatırdı başını ve yeniden kaldırdı. ''Umarım Açelya...'' Parmaklarını sakallarının arasında dolaştırdı ve burnunu çekti. Adem elması yerinden oynadığında, gözlerim istemsizce boynuna ve kontrol edemeden dudaklarına kaydı. Başparmağını dudağıma koydu ve gezdirmeye başladı. ''Umarım bir gün seninle yaşlanacak kişi, benim seninle büyümekten aldığım kadar keyif alır.''
Yüzünde patlayan yumruk ile çığlık attığımda Pars burnunu tutuyordu. Karan'a bakarak korkuyla araya girdim. ''Yapma!'' diye bağırdım ama Karan bir yumruk daha geçirmişti Pars'ın yanağına. ''Karan yapma!''
''Soysuz piç!'' diye bağırarak odayı inletti Karan. ''Senin soyunu sopunu sikerim!'' Pars gülerek ona bakıyorken daha çok tahrik etmişti. Pars'ın üzerine yürüdü ve sıkıştırıp boynunu sıkmaya başladı. Görevli adam dahi Karan'ı durduramıyordu. ''Bir daha Açelya'ya o kirli ellerini sürersen... Seni hadım ederim Pars Demir.''
''KARAN!'' Sonunda Pars'ın boynunu sıkmayı bıraktığında öfkeden delirmişe benziyordu. Pars bunlar ona işlemiyormuşçasına hala gülüyordu. Karan elimden tutup benimle odadan çıktığında nereye yürüdüğümüzü bilmiyordum. Bence o da bilmiyordu. ''Nereye gidiyoruz?''
''Seni eve bırakıyorum.''
''Mesai saatim bitmedi, Leyla'yla konuşmam lazım.'' Buraya Pars'ın aracıyla geldiğimizden yola doğru yürüdük ve kapının önünden taksi durdurdu. ''Karan?''
''Mesain yirmi dakika sonra bitiyor, yirmi dakika?'' dedi gözlerime bakarak. ''Leyla'yla evde konuşsan.'' Aracın kapısını açtığında binmemi bekledi ve ben bindikten sonra kapımı kapatıp ön koltuğa geçti. Neden yanıma gelmemişti, bana mı öfkeliydi o? Bu Leyla'dan sonraki konuydu... Taksiciye kendi evinin adresini verdiğinde kaşlarım çatıldı ama bugün daha fazla rezil olamazdım. Taksicide mi gülseydi yani.
Yaklaşık yarım saatin ardından Karan'ın evinin önünde araçtan indik. Yol boyunca tuttuğum öfkemle üzerine yürüdüm ve kafamı kaldırıp yüzüne ulaşmaya çalıştım. Kafamı kaldırınca havanın karardığını, bulutların iyice koyulaştığını fark ettim. Yağmur yağacak gibiydi.
''Beni evime bırakacaktın?''
''Burası da ev.'' Alnıma düşen yağmur damlasıyla suratımı ekşittim.
''Senin evin.''
''Benim evim, senin evin.'' Gök gürlediğinde aniden geri çekildim. Şimşek çakıyordu ve sağanak başlamıştı.
''Eski sevgilime böyle davranamazsın.'' Alt dudağını ısırarak sinirle nefeslendi.
''Şu adama sevgilim falan deme Açelya,'' dedi dişlerinin arasından.
''Eski sevgilim!''
''Eski sevgilinde yeni sevgilinde olamaz.''
''Sana ne oluyor?'' dedim tamamen çirkefleşen sesimle. ''Bizim aramızda bir şey mi var?'' Duraksadı ve yutkunduktan sonra üstüme yürüdü. Hafifçe eğilerek yüzüme yaklaştı, tam kulağımın dibine.
''Yok mu... Açelya.'' Elini boynuma yerleştirip yavaşça okşadı. Midemde tuhaf bir şeyler oluyordu ama aptal kelebeklerin uçuşması gibi değil, sıcak bir his, rahat, güvende ve huzurlu.
''Var mı... Karan.'' Elleri omzumdan kollarıma doğru inerken yağmur ikimizide ıslatmaya başlamıştı. Geri çekilerek karanlık caddeye bakındım. O kadar ıssızdı ki kimse yoktu. ''Beni evime bırak,'' dedim keskin bir ifadeyle. Bırakır mısın değil, bırak. Ona el verdikçe kol kaptırıyordum. Bana yaklaşma Karan.
''Benden kaçıyorsun,'' dedi gülerek, oldukça keyif alıyor gibiydi. Saçlarım sırılsıklam olmuştu ve gök gürültüsü her defasında yerimden sıçratıyordu.
''Kaçmıyorum senden...'' Senden kaçıyorum. Tam olarak senden. Dudaklarımı ıslatarak ona söylediğim şeye kendimde inanmaya çalıştım.
''Yemedim.''
''Seni inandırmak zorunda mıyım.''
''Seni eve bırakayım,'' dedi gözlerini üstümden çekerek. Evin önüne park ettiği aracı anahtarıyla çalıştırdı ve önünden dolaşarak yan kapıyı açtı. Oturmamı beklercesine bakarken önce gözlerine ardından koltuğa bakarak tek hamlede yerime yerleştim. Kapımı kapatıp sürücü koltuğuna bindiğinde gülümseyerek sürmeye başladı ama belli etmemeye çalışsa da anlıyordum. Bıyık altı gülüyordu, çok komikti. Yağmurun hızı daha da hızlanmıştı. Gök sanki delinmiş gibi tüm sağanağı üstümüze bırakıyor, şimşekler tokat gibi çakıp duruyordu. Parmaklarım radyoyu bulduğunda denk geldiğim şarkıya sevindim. Karan aniden bana dönüp baktığında onunda şarkıyı sevdiğini anlamıştım.
Maviler saçına düşer
Toprağı kanatır
Budanır kanatların
Anlaşılmaz bunca yıl nasıl
Rüzgara kapıldığın
Yağmur damlaları aracın camını döverken asfaltta yavaş yavaş kayıyorduk. Güneş bulutların ardına bir anda karışmış ve sağanak başlamıştı. Frene bastığında gözlerimi yanımdaki camdan ön cama çevirdim. Esmer bir kadın karşıdan karşıya geçiyordu, Karan ona yol vermiş geçmesini bekliyordu.
''Onu süzüyorsun,'' dedim gözlerimi yüzüne çevirerek. Avucunu direksiyona dayamış tetikte bekliyordu.
''Süzmüyorum.''
''Bahse girerim torpidoda nane şeker ve su şişeleri doludur.'' Torpidosunu açtığımda tahmin ettiğim gibi yirmiden fazla nane şekeriyle, iki şişe suyu gördüm.
''Onları-''
''Bunlar hep bulunuyordur.'' Lafını böldüğümde sesli bir gülümsemeyle aracı sürmeye devam etti. Bana bakıyor, ardından yola dönüyordu.
''Senden sonradan beri...''
''Yalan söylerken cümle kuramıyorsun.'' Suratındaki sırıtış hala silinmemişti.
''Sadece dilim sürçtü.''
''Esmer seviyorsun,'' dedim sesli bir nefes vererek.
''O zaman neden şu an yanımda sarışın oturuyor?'' Göz devirerek dilimi ağzımın içinde yuvarladım, sinirlenmiş miydim? Karan'ı kıskandın mı Açelya, ah, hayır.
''Neden yol verdin?'' diye sordum lafı çevirmeye çalışarak, burada neden olduğumu bende bilmiyordum.
''Yağmur yağıyor Açelya, insanlar ıslanıyor.'' Bende ıslandım, banane demek istedim ama sustum.
''Ne kadar çok düşünüyorsun başka kadınları?'' Tek kaşımı kaldırmıştım bile, hayır Açelya, dur hesap sormaya geçme. ''Esmer kadınları...'' Karan aniden fren yaptığında yolun ortasındaydık ama arkamızda, sağımızda ya da solumuzda başka araç yoktu. ''Ne yapıyorsun?''
Emniyet kemerini çıkartıp bana doğru yaklaştığında yüzüme eğildi. ''Beni kıskanıyorsun.'' Kelimeleri o kadar vurgulayarak söylemişti ki kıskandığıma ikna olmuştum. ''Sen bana âşık falan mısın?'' dedi gözlerini gözlerime kitleyerek. Sen bana aşık falan mısın? İyi olup olmadığımı mı merak ettin yoksa? Beni benim cümlelerimle vurmak tam Karan'lık hareketti. Bravo Soysal, üste çıktın.
''Laf cambazlığı ata sporun.''
Üstüme daha da eğilerek dibime girdiğinde gözlerini hala gözlerimden çekmemişti. Gözleri siyahtı. Aslına bakarsanız saçları da öyle. Gözleri gözlerimin içinin de içini gören, kara gözlü Karan.
''Hoşuma gidiyor...'' dedi sırıtarak. ''Kıskanman.''
Boğazımı temizleyerek gözlerimi önüme çevirdim ama ıslanmış camdan başka şey görmüyordum. Ne ala, sürekli kepaze olmaya devam mı Açelya.
Anlaşılmaz bunca yıl nasılNehrine kapıldığımBunca yıl senYaprak gibi dökül kadeheUyku gibi dökül gözümdenSu gibi yaşa, kar gibi yağDağ gibi kaç benden
''Kıskanmıyorum,'' dedim ona bakmadan, bu onu inandırmaktan öte kendimi inandırmaktı, fark etmiştim. Kendine bile itiraf etmeye korktuğun şey de ne, dalga geçmiyor muyduk? Gerçekten aşık mı oldun Açelya? Şansıma evimin sokağına girmiştik ve ben inmek için hareketlenmiştim. Onu davet etmeli miydim bilmiyordum. Kapıyı açtığımda eve hemen girmem gerekiyordu çünkü saniyeler içinde sağanak ıslatabilirdi. Ona inmeden önce görüşürüz ya da kahve içmek ister misin demek zorundaydım. ''Eğer işin yoks-''
''Yok.'' Sözümü bitirmeden kabul ettiğine inanamamıştım, üstelik onu davet edeceğime de emin değilken olması birkaç saniye afallattı.
''Hı?''
''İşim yok.'' Emniyet kemerini çıkartıp bana baktı, ona bakmıyordum ama yandan bana kitlenişini anlamıştım. Biraz yaklaşıp sesli bir nefes verdi. ''İşim sensin.'' Kaç kurtar kendini Açelya. Bu adam seni çiğ çiğ yiyecek, vampir. O gün kanını emdiğinde anlamalıydın.
''Kan man incelemen gerekmiyor mu senin?'' dedim üste çıkmaya çalışarak, az önce davet edende dedemdi di mi?
''Hmm,'' dedi bana daha da yaklaşarak, dudaklarımı birbirine bastırarak nefesimi tuttum. Araç durduğu için cama çarpan damlaların sesi daha net geliyordu artık. Sol omzuma düşen saç tutamımı kulağımın arkasına attı ve çıplak boynuma elinin tersiyle dokundu. İçim titremişti. ''Kan inceleyebilirim,'' dedi ve kalın dudaklarını ıslattı. ''Evden çalışırım.''
''Ama... Benim evim...''
''Mekan fark etmez.'' Genzime kaçan tükürükle öksürmeye başladığımda kapıyı hızla açtım ve inmeden hemen önce yutkundum.
''Vampir severim.'' Binaya girerken sırıtıyordum ama ona göstermedim. Araçtan indi ve beni takip ederek yukarıya, merdivenleri kullanarak daireme kadar çıktı. Anahtarı kapının deliğine soktuğumda hemen arkamdaki varlığı tuhaf hissettirmişti. Içeri girdim ve eşyalarımı portmantoya bıraktım. Arkamdan içeri girdi, çok geçmeden kapıyı kapattı ve beni takibe devam etti. Yatak odama gidiyordum? ''İzninle üstümü değiştireceğim,'' dedim odamın ortasında durup. Kıyafet dolabımı açıp Karan'a döndüğümde yüzündeki sırıtışı fark ettim. Birkaç adım attı ve yanımdan geçerek yatağımın yanına ilerledi. Herhalde odamı merak etmiş olmalıydı, dolabımdan siyah askılı bir üst ve siyah şort aldım. Değiştirmek için içeriye gidecekken bileğimden tutup beni kendisine doğru çevirdi. Kara hareleri her zamankinden anlamlı, her zamankinden karanlık bakıyordu ama dudaklarında tatmin edici bir gülüş vardı.
''Parsla tamamen ayrıldınız Açelya,'' dedi keskin bir ifadeyle. Yeniden kulağımın ardına attığı saçla parmakları boynuma değmişti.
''Evet,'' diye karşılık verdim. Parmakları boynumdan aşağı doğru yavaşça kayıyordu ve ona çekiliyordum.
''Bana karşı ne hissediyorsun?'' Senden çok hoşlanıyorum Karan Soysal. Senden hoşlanmıyorum. Sana aşık olmaya başladım. Korkuyorum. Bunu öyle arzuyla sormuştu ya da bana öyle gelmişti ki onu böylesine istemek, aylardır hissetmediğim duyguları uyandırdı içimde.
''Belli değil mi?'' dedim fısıltıyla. ''Gözlerime bak.'' Ellerimi yakasına koydum ve yüzünü dibinden incelemeye başladım. Siyah sakalları onu çok hoş kılıyordu. Bakışları yatağımın başındaki yıllar önce astığım nota kaydığında gülümsedi.
''Açelya aydınlık... Füsun, çok karanlık,'' diye fısıldadı, notu okuyordu. ''Sana ne ifade ediyor bu cümle?'' Burunlarımız birbirine değiyor, yanaklarımızın sıcaklığını birbirine sürtüyorduk artık. ''Bunu bana daha önce de sayıkladın.''
''Bana Füsun'un varlığını hatırlatıyor.'' Ellerini saçlarımda gezdirirken başını boynuma indirdi. Kokumu içine çektiğini anlayabiliyordum. Gömleğinin düğmelerini açmaya başladığımda dudaklarını tenimde hissettim. ''Füsun ne yaptıysa... Mahvoldu. Babası sevmedi. Mezar taşlarıyla konuştu. Zambaklar ekti.''
''Sen mi yazdın?''
''Biri... Biri verdi.'' Dudaklarını omuzumda hissettiğimde içim titremişti. Her dokunduğunda tüylerim ürperiyordu. Boynumu, çenemi ve yanağımı öptüğünde yakından bakıyordu gözlerimin içine. Sanki o an gözlerimden tüm vücuduma girip duygularımı hissedebiliyordu. Ben olmuştu.
''Ben verdim,'' dedi güzel dudaklarını aralayıp. Öylece kalmıştım. ''O notu... Sana ben verdim...'' Dudaklarını dudaklarıma bastırdı, her zerremiz birdi o an; kalbimiz bir atıyordu. Beni senelerce uzaktan izleyen çocuk o muydu? ''Benim iki dirhem bir çekirdek savcım... Benim Füsun'um.'' Sıcak nefesi yüzümde, boynumda ve saçlarımdaydı. Kalp atışlarım hızlandığında göğsüm aşağı yukarı hızlanmıştı. ''Seni tam on beş yıldır göğsümde taşıyorum Füsun... Yıllarca aynı çantayı kullandın, aynı banka oturdun, benim bankıma... Aynı gözlerle baktın herkese. Gözlerinin gözlerime çarptığı ilk gün, yeşil gözlerinde kayboldum. Gördüğüm ilk günden beri unutamıyorum seni...'' Kolyemi avucunun arasına aldı. Üzerime doğru yürüdükçe geriye gittim, sonunda sırtım duvarla buluşmuştu. Ellerimi tutup yukarıda birleştirdiğinde beni köşeye sıkıştırdı. ''Boynuna değen kolye kadar yakın olmak istedim sana.''
''Karan...'' Dudaklarım aralık, nabzım hızlıydı. Elimi elinden kurtardım ve parmaklarım çıplak göğsünde gezinmeye başladı. Gömleğin kenarı daha da sıyrıldı ve tam o an kalbinin üstündeki, o gün karaltı olarak gördüğüm, dövmeyi açıkça görüyordum şimdi. Bankta küçük bir kız çocuğu, elinde bir not. Hemen altındaysa adım... Füsun. ''Sen ne yaptın?'' Gözlerim dolmuştu. Yaşın akmasına engel olamadan yanağımdan aşağı süzüldü. Ellerim titriyordu öğrendiklerim karşısında, inanamıyordum. Havuza tişörtle mi girdin? Karan hep saklamıştı dövmesini, o gün bu yüzdendi.
''Füsun artık karanlık değil,'' dedi tok bir sesle. Elim dövmesinde gezinirken ellerini bacaklarıma indirmiş nazikçe okşuyordu. ''Küçük Füsun'u kalbime kazıdım.''
''Teşekkür ederim Karan.'' Elimi ensesine yerleştirip saçlarının arasında gezdirdim. ''Not için... Teşekkür ederim. Bana birinin beni gördüğünü hissettirdin o gün... Ben ondan sonra... Şimdiye dek her gün, bu notu okudum, belki binlerce defa.''
''Çiçek kokuyorsun.'' Tişörtümü sıyırdı ve yavaşça başımdan çıkarttı. Bakışları göğsüme kaydığında nefes nefeseydik. ''Çok güzelsin,'' diye fısıldadı. ''Kokunu almak için, sana dokunmak için nelerimi feda etmem...'' Dudakları göğsüme indiğinde ellerim kemerini açmaya yeltendi. Bana aç bir kurt gibi saldırmıştı.
''Neden tanışmadın benimle?'' Parmaklarını bacaklarımın arasına indirdiğinde dudaklarımdan bir inilti çıktı. Beni tek hamlede kucağına aldığında saniyeler içinde sırtım yatakla buluştu.
''Pars vardı hayatında...'' Ellerimi başımın üstünde birleştirdi ve tek eliyle iki elimi de sımsıkı tuttu. Diğer elini göğüslerime götürdü ve yeniden dudaklarımı öptü uzunca. Geri çekildiğinde bedenimi tamamen ona bırakmıştım. Elinin altında kıvranıyorken ona tüm izni vermiştim. Gözlerini gözlerime kitledi ve sıcak nefesini yüzüme verdi. ''Artık yok... Artık sana dokunamaz; çünkü bu eller benim, bu gözler... Bu kalp benim.''