20. BÖLÜM- ŞEYTANLA VALS (SEZON FİNALİ)
20. BÖLÜM- ŞEYTANLA VALS
‘’İnsan her defasında çocukluğundaki dünyadan daha iyi bir dünya kurmak ister, fakat yine aynı çocukluğundaki gibi bir dünya kurar.’’
Liva.
Çise yıllardır benimle konuşmuyor. Meşgul olmalıydı. Yolları ayırdıktan sonra başka bir arkadaş bulmuş olmalıydı kendine. Onunla altı yaşımda kesmiştim ilişiği. Terapi almaya başladığımda ihtiyaçlarımı daha iyi anlamış, ona ihtiyacım kalmamıştı. Her şeye rağmen öyle fedakardı ki ne zaman istesem yalnızken, kalabalıkta o orada olurdu ve benimle oyun oynardı.
Çise, hayali arkadaşımdı.
Benim kimseyle konuşmadığım gibi o da konuşmuyordur belki artık, ona kırılamazdım. Üstelik artık görüşmek istemeyen benken absürt olurdu. Neyse ki sessiz anlaşmalar da vardı. Ya da onun konuşmak istediği başka birileri, belki beş yaşında atomun yeniden parçalanacağını düşünen bir aptallaydı. Şaşırtıcı bulmuyordur hayatımı ve annemin benimle bebek giydirmece oynamasından sıkılmıştır. Aşağı yukarı aynı teraneler. Yas, aşk, gurur, yenilgi ve birkaç zafer.
Yağmur gök gürültüsüyle geldiğinde yatağın içinde sağa sola dönüp duruyordum. O gecelerde aklıma gelen fikir, sabah dokuzda dünyanın en salak düşüncesine dönüşüyordu. Kendini bir anlığına özel sanıyorsun, gecenin karanlığında kralın yanında olduğu için şükreden vezir gibi.
Sonra film sesi geliyor alt kattan. Annemle babamın özel gecelerinden biri.
Çise’ye ne anlatabilirdim ki? Bugün adliyedeki kalabalıkta o sarışını gördüğümü mü? Yoksa ek binanın asansörleri için başladığım eskiz, diğerlerinden daha sancılı geçtiğinden çantamda aylardır sakladığım, ezilmiş çikolatayla kendimi ödüllendirerek varoluşsal krizimi bir saatliğine ertelediğimi mi? Bunlar Çise için komik meseleler. O muhtemelen yeni arkadaşının içsel kriziyle, yalnız kalmamaları için yaptıkları aktivitelerle falan meşguldür. Benim Pars’ın yanımda olmadığı için gece uyuyamamış olmam, tavandaki çatlağı Moskova haritasına benzetmeye çalışmam onun basit ajandasında pek yer kaplamıyordur. Konuşsa ne diyecek? “Sen güçlüsün anka,” falan mı? Pars’ın merakını anlamamı, alttan almamı, komşum açken tok yatmamamı falan öğütleyecekse zahmet etmesin, o işleri halledeli yıllar oldu. Komşumun kapısını çalmıyorum, aç mı tok mu bilmiyorduysam vicdanım da tok uyuyor. Ayrıca komşum yok.
Sürekli bir şeyler anlatanlar zaten var. Televizyondaki takım elbiseli adamlar, kalem etekli Açelya çakması haber muhabirleri mesela, onlar hiç susmuyor. Hangi diş macunuyla diş etlerimizin sağlıklı olacağını, hangi kelimelerin boşanma sebebi olduğunu ya da hangi meyvelerin zehir saçtığını. Bir de A, B diye çıkan detarjan markaları var, onlar en fenası. Hiçbirinin sesi biraz olsun kısık değil, hatta o kadar gür çıkıyor ki bir an anlattıkları palavralara kendileri de kapılıyorlar.
Belki bulamadığım o kutsal kelimeler indirim reklamının içinde gizlidir. “Elinizdeki egzama değil, susturamadığınız stresinizdir,” sloganı modern zamanların kralı gibi.
Sonra reklam bitiyor, derin dondurucunun yankısı başlıyor.
Anlıyorum ki kimsenin kimseyi kurtarmak gibi bir derdi yok. Herkes kendi sesini duyurtuyor.
Kimi şampuan, kimi mezhep, kimi de gelişim adı altında saçmalık pazarlıyor. Hepsinin sıkı sıkıya sarıldığı streçleri, belli süre kullanılacağı son tüketim tarihleri var. İnsanlar da bunu yapıyor. Kurtarıcı rolü çok sevilir. Birinin acılarını bilip, enkazını sırtlayıp aydınlığa çıkaracak kahraman olmayı ne kadar istiyorlar. Filmlerin sonunda herkes öldükten sonra paçayı sıvamış bir ya da iki kişinin beyaz ışıklar savuran kapıdan geçmesi gibi. Bilmedikleri şey, kimsenin kimseyi kurtaracak gücü yok. Herkes göğüs kafesindeki acıların altında ezilmekten kamburlaşmış.
İki yaralı insanın birbirine yaslanmasına aşk derler. Bu kurtulma değil, düşüşü ileriye ertelemek için bir yöntem. Daha yavaş boğulup, birbirini seyrederek batmak. Romantik görünüyor değil mi, tahmin ettiğim buydu.
Bazen kendimle konuşmuyorum. O kadar susmuyor ki tıkaçla bile kurtulamıyor, bir kumandayla kapatamıyorum kafamı. Her zaman inanmam gerektiğini zırvalıyor, biraz daha dayanırsam iyi hissedeceğimi falan. En tehlikeli madde, zihnim.
Ona inanmak istemiyorum. Konfor alanımdan çıkmamakla eşdeğer olmalı ona kulak kesmek. Cennet ve cehennem, ikisi de kafamın içinde. Ve ben cennetten cehenneme, cehennemden cennete giden o yolu biliyorum. Sus diyorum kendime, daha pembe botları giymek için annene ağzını bile açamıyordun Liva. Sonra susuyor bir süre. Çok şey biliyor gibiyim ama aslına bakarsan hiçbir şey bilmiyorum. Dışarıya görünüşüm ve kendimi tanıyışım ekvatorun bir ucundan diğer ucuna uzanan o çizgi. Pars’ın duyduğu saygı ve sevgiye şaşıyorum. Kendime hiçbir zaman öyle değer veremedim ben. Böyleyse bende bir parıltı görüyor olmalıydı.
Kendimi susturduğumda arkada sadece derin dondurucunun yankısı kalıyor. Bunu kabullenmeliydim belki de, belki sahici olan duyduğumdu. Uyurken bilincimi tamamen teslim etmek, aptallıktı. Bir daha uyanmayabilirdim ve bunun sorumlusu bendim. Öyleyse bende sandığımdan deliydim. Güneşin doğmasını beklemek de aptallık yaptım ama kaçmaya çalışıyorum demenin bir yolu olmalı. Gün yeniden başlayacak ve bitirmeyi reddediyorum. Ben reddedersem gece olmayacak değil mi? Yeniden gece olsa ve yeniden güneş doğsa o gün, önceki günle aynı olmayacak mı, ne beklediğimizi bilmiyorum. Bunların hepsi, uyumaktan daha korkutucu. Bazen uyumamak, öylece durmak daha cazip geliyor.
Şeytan kulağıma fısıldıyor, iyilik veya kötülük yok, izle.
İyilik, eline kan bulaştırmamış korkakların uydurduğu bir palavradır belki. Meyve doğramak için aldığı bıçağı bir anlığına göğsüne saplamayı hiç düşünmemiş korkaklarındır. Aynada gözlerinin içindeki hareleri görmemiş, şansı olsa şeytanla vals yapmak istemeyecek korkakların.
Günlüğüme yazdığım bu satırlar sanat falan değil. Patlatılan bir su şişesinin kaldırımdan aşağı yuvarlanırken çıkardığı ses gibi amaçsız. Bir estetiği yok. Her şey gibi. Kalemi tam bu noktadan kaldırdığımda daha da gürültülü olacak kafam, derin dondurucu yine kazanacak. Yine de yazmak, benim zaferim.
Üstelik kitabımı bitirmeme az kala, pek tabii zafer. Çise bugün konuşmadı. Muhtemelen yarın da konuşmaz. Eğer konuşsaydı ve bana yeniden anka deseydi, kırılırdım.
Sabah oldu. Kalemi bıraktıysam da kafam beni bırakmadı. Mesela kupa.
Kahve içerken elim hep o bardağı arıyor. Parmaklarımı sarmaşık gibi etrafına doladığım o mavi kupa. İster yumuşak, ister zehir gibi. O kupa, bardaktan ibaret değil. Her şeyin gürültüsünden saklanırken tutunduğum dal, bazen altına girdiğim pembe battaniye, bazen istediğimde sarıldığım bir kişi. Ellerimle tutmuyorum. Korkularımla, yaralarımla, benliğimle. Hayat mutsuz, insanlar kırıcı, dostlar sahte, partiler yalan.
Hepsi kurmaca. Kısa süreli haz verenler. Ben hep gerçek tutkuyu aradım. Gerçek aşkı, saçlarımı dağıtan rüzgarı, botlarımı kirleten çamuru, üstümü ıslatan yağmuru. Her şeyin normalleştirilmeye başlandığı bu dünyada belki zor, ama imkansız değil.
Yanlış insanlar değil, yanlış yerler vardır ve hep sevilmediğin yaşta kalırsın. Ben sekiz yaşındayım. Ötekeleştirildiğim, dışlandığım, zorbalandığım, terapilerde kaybolduğum ve bunu yaşatan kişileri kaybettiğim o yaşta. O geceyi hatırlıyorum. Her parça çürüyerek yere düşmüştü. Her yeri alevler sarmıştı ve odamdan çıkamamış, sıkışıp kalmıştım. Annemi, babamı çağırıyordum ama bana ses veren yoktu. Hayatımda ilk kez o kadar koyu bir kırmızı görmüştüm. Ateş kırmızısı. Kandan da koyusu. Yatağımın kenarına saklanmış, yerde bağdaş kurmuştum. Ellerimi başımın üstünde tutmuş, bir şey düşmemesi için kendimce gard oluşturmuştum. Dizlerim tir tir titriyordu ve şaşkınlıktan bağıramıyordum. Sessizce ölmeyi beklemiştim orada. Dumanlar öylesine tıkamıştı ki öksürmekten boğazımın kanadığını düşünmüştüm. Ters çevrilmiş kar küresi gibi. boğulmuş ve sarsılmış hissetmek buydu.
Ateşten korkuyordum. Tam o an, alevlerin içinde gördüğüm yüz o’nundu. Buraya nereden, nasıl girebildiğini bilmiyordum. Kapım yandığı için odadan çıkamamıştım; ama o gelmişti. Ellerinin biriyle bacaklarımın altından, biriyle sırtımdan kavradığında zorlanmadan kaldırdı beni. Yaşıtlarıma göre fazla zayıftım ve o da yaşıtlarına göre fazla büyük. Cılız kollarımı boynuna sımsıkı sararak burnumu göğsüne kapattım. Onun kokusunu soluyarak dumandan korunuyordum. O’ysa önüne düşen ateş sarmış parçaların arasından aşağı iniyor, dışarı çıkmaya çalışıyordu. Başımı hafifçe kaldırdım ve ona baktım. Kapkara gözleri, kömür kadar kara saçları vardı. Onu annemin verdiği davetlerden birinde görmüştüm. O henüz annesini kaybetmeden hemen önce, annesiyle birlikte evime geldiğinde. Birbirimizden nefret etmiştik. Şimdi, tam şu an beni neden kurtardığını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, onunla yaşamam gereken şeyler olduğuydu. Derlerdi ki, bazı insanlar en ihtiyaç duyduğunda hayatına girermiş.
Nihayetinde evin bahçesine indiğinde öksürerek beni çimenlerin üstüne bıraktı. Kimse yoktu, kelimenin tam anlamıyla hiç kimse yoktu. Kimse görmemişti yangını, anne babam ölüyor muydu içeride. Hala zangır zangır titriyor, korku dolu gözlerle bir ona, bir yanan eve bakıyordum. Ciğerlerimi temiz nefeslerle doldurmak, onun elini tutmak istiyordum ama o güç yoktu. Oysa ben hep ateştim. Şimdi, geçmiş ve gelecekte... Ateş.
Küllerin arasından kurtaran kömür karası çocuk, ateşten korktuğu halde ateşin ta kendisi olan kız; o gün bağ kurdu. Nefretle örülü bağ yine nefretle devam edecekti. Biz ikimiz, birbirimizi hiçbir zaman sevmeyecektik ama belki ben, beni kurtardığından ötürü duyduğum minneti, onun şefkatini kısa süre bile olsa aşk sanacaktım. O benden hep nefret edecekti. Ben ondan hep nefret edecektim. Bu hiçbir zaman aşk olmayacaktı.
Işte tam da bu yüzden Çise, bana anka demişti. Zümrüdüanka’dan, anka. Yanan, kül olan, küllerinden doğan anka.
‘’Beni... Neden kurtardın?’’ dedim kesik nefeslerimin arasından, kendimi tamamen bırakmıştım. Ellerini yüzüme yerleştirip uyumamam için çırpınıyordu.
‘’Ölecektin.’’ Ellerimle işaretparmağını kavrayarak tuttum. Dumanın isi yüzünü daha da boyamıştı. O, gördüğüm en karanlık çocuktu ve ben, o olmasaydı o gece ölecektim. Son gücümle araladım gözlerimi. Nefes ciğerime ulaşmıyordu.
‘’Beni, bırakma... Karan.’’
‘’Liva!’’
Böyle öğrenmiştim. Nefes almanın nimet olduğunu, yaşamanın, şükretmenin şans olduğunu. O gece Karan’ın bana verdiği şey sadece nefes değildi. Pisi pisine kaybediyor olduğum hayatıma sıkı sıkıya sarılmam gerektiğiydi. Her şeye yeniden, en başından başlayabilmenin olabilirliği. Mucizenin ne demek olduğuydu. Ilmek ilmek büyüttüğüm o kız çocuğunu kendinden başkası yakıp geçemezdi. Inci gibi işlemiştim sanki geceleri başımı koyduğum yastığa. O gece... Korkmasam ölürdüm. Ve yine o gece, Liva Tamay’ın kim olduğunu öğrendim.
Sabah Pars, o kara çocuğu araştırıyordu, hatta birkaç gündür tüm odağı Karandaydı. Ironik kısım ona bunu Açelya’nın söylemesiydi. Koynunda uyuttuğu ama bir zamanlar annesine dokunduğu adama güvenmek için çırpınıyordu. Ona söyleyebilseydim onun değil, Karan’ın ona güvenmesinin mucize olduğunu söylerdim. Ona duyduğu aşk, öfkesinin önüne geçmeseydi eğer; Açelya ve Karan birbirinden ölümüne nefret ederdi. Tüm olasılıklara rağmense onlar, Açelya ve Karandı. Birbirinin karanlığını aydınlatan, birbirinden başkasıyla olamayan ve ateş ve su gibi yakan, yok etmeyen. Birinin ateşi diğerini aydınlattı, birinin suyu diğerini kurtardı.
Emniyet oldukça kalabalık ve gürültülüydü. Olaylar döndüğü, katilin durmadığı belliydi. Biliyordum. Leyla geliyor. Borular ve tüm giderler tıkanmış. İnsanlar lavabolardaki kokunun gittikçe arttığını, ceset gibi koktuğunu ifade etmiş. Önce polisler, ardından olay yeri inceleme ekibi gelmiş. Klozete parçalanmış insan bedeni atılmış. Leyla adliyeden ayrıldıktan sonra klozetten bağırsak parçaları ve kesik parmaklar çıkmış. Leyla adliyeden ayrıldıktan sonra. Parçalanmış insan bedeni. Bağırsak ve parmaklar. Klozet tıkanmış. Ceset kokmuş. Organlar bir erkeğe aitmiş. Ardından kütüphane. Katil farklı yerlerdeki klozetlere dağıtmış bedeni. Bornovadaki bir kütüphanede öğrenciler şikayet edince anlaşılmış. Oradaki klozette boruyu tıkayan el bileğiymiş ve balık izi silinmemiş. Katil aynı kişi. Bambaşka versiyonla, erkeklerle devam ediyor. Kamera kayıtları silinmiş. Parstan duyduğum kadarıyla güvenlik kameralarından görevli kişiler, öğle yemeğine çıkacaklarında savcının kalemine emanet edermiş anahtarı. Olayın yaşandığı gün diğer savcıların yardımcıları adliyede değil, Efsa orada. Bütün her şey, gerçekten tesadüf mü?
Sorgu odasına girdiğimde Açelya tarafından fark edildim. Odada, camın ardında oturuyordu. Yanında Karan, diğer yanda Pars ve karşısında Efsa. Yeni oturmuş olmalılardı çünkü başlamış görünmüyorlardı. Açelya’nın mırıldandığını duydum. Benim burada neden olduğumu soruyor olmalıydı. Karan neden yanındaysa, bende aynı sebepten buradaydım. Adli tıpçının sorguya girildiği nerede görüldü savcım? Üstelik yanında çalışan kadını sorguya almaya utanmadın mı? Cam duvarın ardında, güvenliğin yanında sorguyu dinliyordum. Başlamışlardı. Efsa’nın yanında avukat yoktu, çok ani olmuştu ve suçsuz olduğunu düşünerek kendisi istememişti belki. Hepsinin aksine çok paniklemiş görünüyordu. Ellerinin titrediğini, Açelya’dan başka kimseyle göz teması kurmadığını fark ettim. Ondan şüphelendiği halde savcısını seviyordu. Bu kadında şeytan tüyü olduğunu düşünüyordum. Karan’ın öfkesi, oyuncağını kırdığı için duyduğu küçük bir öfke değildi mesela, ya da en sevdiği kitabı yırtması kadar basit de değildi. Her şeye rağmen... Açelya’yı seviyorlardı.
Ceylanı pamuklara saran kişi, aslında onu en çok yaralamak isteyen avcıdır. Sevginin gerçek ya da sahte olduğunu anlamazsan, avcına aldanırsın. Bu, birine meyve doğraması için bıçağı uzattığında senin göğüs kafesine saplaması demektir. Elmayı alır, kanına basar ve yer. Ah, ne lezzetli bir yara...
‘’Efsa,’’ dedi Açelya ses tonunu sabitlediğinde. ‘’Burada neden olduğunu biliyorsun.’’ Bakışları Efsa’nın ta gözünün içine odaklanmıştı. ‘’En önemli vakalardan biri, dibimize kadar girmiş. Bundan öncesine oldukça hakimsin. Neler olduğuna, seri katile, cinayetlere... Ve adliyeye kadar taşındığı o gün anahtarlar, sendeymiş. Kayıtlar ortada yok Efsa.’’ Efsa parmaklarını birbirine kilitlemiş, sandalyede kambur oturuyordu. Tavandan vuran beyaz ışık alnından aşağı öyle derin süzülmüştü ki, telefonun fenerini çenesine tutup insanları korkutmaya çalışan biriymiş gibiydi.
‘’Savcım,’’ diye başladı söze. Sesi titriyordu. ‘’Yıllardır yanınızdayım. Ne zaman yanlış yaptım savcım... Yemin ederim hiçbir şeye dokunmadım. Nasıl silindiğini bilmiyorum.’’ Açelya üzgün duruyordu. Belli ki ondan şüphelendiği için kendisini kötü hissediyordu.
‘’Bana, yaptığın bir şey varsa ve şimdi söylersen, seni tehdit eden biri varsa korurum. Cezanı en aza indirmek için elimden geleni yaparım. Araya girerim, kurtarırım seni Efsa.’’
‘’Savcım ben hiçbir şey yapmadım. Çok korkuyorum... Ben yapmadım.’’ Açelya’nın göğsü inip çıktığında kaşları havalandı. Dudaklarını birbirine bastırdı ve sesli bir nefes verdi.
‘’Evine geldiğim gün... Bazı şeylere takıldım.’’
‘’Neye?’’
‘’Sana geleceğimi söyledikten sonra seni adliyeden çıkarken gördüm. Sanki bir şey için endişelenip eve gidiyor gibiydin.’’ Yanağını kaşıyarak dirseklerini masaya sabitledi. ‘’Banyonda, diş fırçalarının biri diğerinin yanında değil de dolabın içindeydi. Salonunda gördüğüm kitap, Kuzuların Sessizliği, seri katillerle alakalı... Bunların hepsi birleşince şüphe çekiyor.’’
‘’Size bir erkek arkadaşım olduğunu söyleyemedim çünkü hiçbir zaman profesyonel ilişkiden öteye geçmedik, yakın bir iletişimimiz olmadı. Özel hayatımızı birbirimizle hiç konuşmadık savcım.’’ Hala ellerini birbirine kenetliyor, sürekli yutkunuyor ve boğazını temizliyordu. Karan ona içeriden uzatılan bir şişe suyu uzattığında yavaşça açarak bir yudum içti. ‘’Bir erkek arkadaşım var. Fırçalardan biri ona ait, salondaki kitapta öyle. Psikoloji okuyor ve seri katillerin iç dünyasını, kişilik bozukluklarını araştırıyor. Okulun bitmesi için tez yazması gerek ama yeterli bilgiye sahip değil. Hepsi buydu... Ve yemin ederim saklamak istemedim.’’ Saniyeler önce içtiği su damlası dudağından aşağı yavaşça kayarken gözlerim ona takıldı. Elinin tersiyle sildikten sonra duruşunu dikleştirip kamburluğu kesti. ‘’Kamera kayıtları hakkında hala hiçbir şey bilmiyorum.’’
‘’Normal şartlarda böyle bir olayda şüpheli varsa, gözaltında bekler. Senin için bir şey yapılmasına izin vermeyeceğim Efsa. Kimsenin sorgudan haberi olmayacak... Sende yanlış giden bir şey olursa bana anında haber vereceksin. Uzaklaşmayacaksın.’’
‘’Tamam savcım.’’
Sorgu sona erdiğinde içerdekiler ayaklandı. Açelya ve Karan el ele odadan ayrılırken kendi aralarında fısıldaşmış, beni görmezden gelmişlerdi.
‘’Leyla’ya bakalım.’’
‘’Tamam canım.’’
Pars beni herkesten sonra gördüğünde şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Neden alık gibiydi bilmiyordum. Adımları önümde durduğunda bana sımsıkı sarıldı. Kollarının arasında kaybolmuştum. Bana neden burada olduğumu ya da ne zaman geldiğimi sormamıştı bile, sadece sarılmıştı. Efsa arkamızdan çıktıktan sonra güvenlik de burayı terk etmiş, bizi yalnız bırakmıştı. Parmaklarımı Pars’ın saçlarının arasına daldırdım ve kafamı göğsüne gömüp kokusunu ciğerlerime çektim. Ondan sakladıklarımı bilse beni yine sever miydi bilmiyordum. Ilk kez bir erkeğe aşık olmuştum ve kaybetmek istemiyordum, tek bildiğim buydu.
Açelya’ya yaklaşmak için o gece, hiç ilgimi çekmeyen tabloyla ilgileniyor gibi yapmıştım. Yemişti, afiyet olsundu. Adınızı öğrenebilir miyim?
Kim olarak?
Ben... Dedektif Pars Demir.
O ilk günden beri alıktı, nasıl unuturum.
Pars, balıktı. Yabancının oltasına takılan avel bir balık.
Yalnızca yalancılar kaçar.
Belki de yalancıyımdır, Pars Demir...
Yalancıyım Pars Demir. Bildiğim tek gerçek, sana aşık olduğum. Bunu hesaplamamıştım.
Balıklar unuturdu. Sen balıktın ama artık değilsin. Beni tanıyacaksın Pars. Senin öyle kalmana izin veremem; çünkü sular yükselince balıklar karıncaları yer; sular çekilince de karıncalar balıkları. Kimin kimi yiyeceğine 'suyun akışı' karar verir.
‘’İyi misin?’’ Yavaşça geri çekildi. Ellerini yanaklarıma yerleştirdiğinde gözlerine ilk günkü gibi baktım. Bakışlarından çok şey anlıyordum.
‘’Seni özlüyorum,’’ dedi fısıltıyla. Başımı avucuna doğru yatırdım.
‘’Bugün peyzaj mimarlarıyla ortak çalışacağız, adliyede olacağım.’’ Gülümseyerek başımı göğsüne yasladı.
‘’Sık sık yanıma gel diyorsun.’’
‘’Sedef Hanım ve Güney Bey ile aynı odada olacağız.’’ Kaşları havalandı.
‘’Güney? Bey?’’
‘’İşinde baya usta,’’ dedim burnumu çekerek. Başımı göğsünden kaldırdım ve saçlarımla oynayarak Pars’a baktım. ‘’Eskizleri bile süperdi.’’ Adem elması oynadığında gözlerini kaçırarak sesli bir nefes verdi. Alnındaki damarlar artık daha belirgindi.
‘’Boşken gelirim yanına.’’
‘’İçeriye dalma da, sorarsan ayarlarım.’’ Dilini dişlerinin üstünde gezdirmeye başladı. Olabildiğince göz teması kurmuyordu. ‘’İyi misin?’’ diye sordum hayretle.
‘’Hadi çıkalım.’’ Beni yanıtlamadan gitmeye kalktığında kolundan tutup yanımda kalmasını sağladım.
‘’Pars?’’
‘’Efendim,’’ dedi dudaklarını ıslatarak, ardından alt dudağını dişlemeye başladı.
‘’Sorun ne?’’ Elimi çenesine yerleştirdiğimde gözlerini gözlerime dikti.
‘’Sence ben yeterince iyi değil miyim?’’ dedi tek nefeste. Gözlerimi kısarak dediklerine odaklanmaya çalıştım. ‘’Yani... İşimde.’’
‘’Öyle bir şey demedim ki.’’
‘’Demiştin.’’ İşinde yeterince iyi değilsin, Pars. Gülmeye başlayıp tatlı bakışlarını inceledim birkaç saniye. ‘’Gülme.’’
‘’Beni takip etmiştin.’’
‘’Tesadüftü.’’ Ona inanmadığımı belli ederek başımı yana çevirdim.
‘’Hadi ama Pars... Tesadüfe inanacağımı mı düşünüyorsun?’’
‘’Etmedim ama.’’
‘’Beni kıskanıyorsun.’’ Duraksayıp gözlerimin içine baktı.
‘’Seni kıskanıyorum.’’
‘’Adam işini yapıyor, bilgi alışverişi.’’
‘’Nasıl alışverişmiş o.’’
‘’Sohbet.’’
‘’Dahil olabilirim.’’
‘’Yalnız değiliz.’’
‘’O adamı kovdurma bana Liva,’’ dedi öfkeyle. ‘’Seninle yalnız kalamaz zaten.’’ Boşta kalan elini yumruk yaptığını gördüm.
‘’Sen neden adama taktın?’’
‘’Övgüler mövgüler.’’ Sesli bir nefes verdim.
‘’Gerçekler.’’
‘’Liva,’’ dedi dişlerinin arasından. ‘’Kaşınma.’’
‘’Hmm,’’ diye karşılık verdim. Gömleğimin üst düğmelerini açarak dekoltemi görmesini sağladım. ‘’Kaşısana.’’ Gözleri göğüslerime indiğinde sertçe yutkundu.
‘’Ben kaşıyacağım seni evde.’’ Kolllarımdan tutup odanın köşesindeki duvara çektiğinde sırtım soğukla buluştu. Dudaklarını dudaklarıma bastırdı ve düğmelerimi iliklerken göğüslerimi hafifçe okşadı. ‘’İş bekler...’’
Gömleğimi tamamen ilikledi ve elimi tutarak benimle birlikte odadan çıktı. Koridorlar tıklım tıklımdı. Adliyeye geçip bir an önce işe başlamalıydım. ‘’Ben adliyeye geçiyorum. Sen gelecek misin?’’
‘’Leyla’nın şüpheli olduğu bir durum var. Nezarete iniyorum.’’Başımı onaylarcasına salladım.
‘’Tamam, kolay gelsin.’’
Emniyet ile adliye arası tam yirmi dakika sürüyordu, tabii araçla. Arabamı kısa süre önce satmıştım ve ulaşımı taksiyle halledebiliyordum. Cebime daha fazla nakit kalmış, daha fazla hava almaya başlamıştım. Koridoru bitirdiğimde çıkış kapısından dışarı doğru devam ettim. Kepli polisler beni süzüyordu. Pars iyi ki şimdiyi görmüyordu. Gülümseyerek caddeye ulaştım. Çevirdiğim herhangi bir taksiye atlayarak adliyenin adresini verdim. Şoför henüz otuzlarında, esmer bir adamdı. Genelde yaş almış şoförlerin aracına alıştığımdan bu taksi epey sessiz geldi. Radyo açmayan tek taksiciydi. Bazı insanların çok sıkıcı olduğunu düşünüyordum. Gerçekten... Sıkıcı.
On beş dakikanın ardından adliye yakınlarında indim. Her sabah kahve aldığım mini dükkana doğru yöneldiğimde, onu görmüştüm bile. Elindeki makineden fincana döktüğü kahveyi izledim yaklaşırken. Kremalı, sütlü bir kahve olduğu bunca uzaktan belliydi. Üzerinde welcome tabelası asılı kapıyı itip içeri girdiğimde sıcak hava olduğu gibi yüzüme çarptı. Içerisi ne kalabalık ne de azdı. Seyrek bir doluluk hakimdi.
‘’Bence bana her zamanki kahvemden verebilirsin,’’ dedim çantamı ve dosyalarımı masaya bırakmış, ayakta ona bakıyorken. Müşretiye siparişini verdikten hemen sonra bana döndü.
‘’Americano?’’ dedi işaret parmağını bana yönelterek. Parmakları gümüş yüzüklerle kaplıydı. Dudaklarıma koca bir gülümseme yayıldığında göz kırparak arkasına döndü.
‘’Laktozsuz süt.’’ Bana kahve hazırlarken sırtını izliyordum. Çalışırken hep dar tişörtler giyinirdi, buradaki kadınların ilgisi hoşuna gidiyor olmalıydı. Buğday tenliydi ve saçları alnına doğru iniyordu.
‘’Sana kaçık mimar dediklerini duydun mu?’’ diye sordu elindeki cam şişe sütle bana dönerek. Kollarındaki dövmelerine takılmıştı gözlerim.
‘’Kaçık mimar mı?’’ Alnına düşmüş saçlarını yana doğru sıyırarak gözlerimi kıstım. Parmaklarım sıcak alnına değdiğinde hafifçe duraksadı. ‘’Hmm, sevdim.’’ Makineden çıkarttığı kahveyi önüme sunduğunda diliyle dudaklarını ıslattı.
‘’Bir orada bir buradasın,’’ dedi gülerek. Sağ elini sol kolunda gezdirerek saçlarını yeniden düzeltti. ‘’Sürekli koşuyorsun Liva.’’
‘’Hiç vaktim yok, yine de yetişemiyorum.’’ Kaşlarını hayretle havaya kaldırdı. ‘’Adliyeye geçmem lazım. Eskizlerin ucu bir yere varmalı.’’
‘’Eskiden de böyleydin,’’ dedi birkaç adımla önümde durduğunda. ‘’Liva, hep takıktın.’’
‘’Sonbahar çiçeği olduğumu sanıyordum,’’ dedim parmaklarımı kahve fincanıma daha da dolayarak. Zift kadar siyah, demir kadar acıydı. Küçükken şekerli içen polyanna Liva’nın yerinde yeller esiyordu tabii.
‘’Geçenki sarışına ne oldu?’’
‘’Sarışın?’’
‘’Maya.’’ Bir yudum alıp sertçe yutkundum.
‘’Öldü.’’
‘’Ne?!’’
‘’Ne?’’ dedim cevaben, kahvem soğumaya başlamıştı ve büyük yudumlar alıyordum artık.
‘’Şakanın sırası mı Liva?’’
‘’Değil zaten.’’ Sinirlenince alnındaki damarlar çıkmıştı.
‘’Ne oldu, nasıl?’’ Oflayarak fincanı masaya bıraktım. Çantamı koluma takıp dosyaları alacakken bileğimden tuttu. ‘’Liva?’’
‘’Efendim Asır?’’
‘’Neler oluyor?’’
‘’Hiçbir şey.’’ Elini alnına götürerek alt dudağını ısırdı.
‘’Maya senin mimar arkadaşın değil mi?’’
‘’Yeter...’’ Sesli bir nefes verip gözlerine baktım. ‘’Ne duymak istiyorsun?’’ Adem elması oynadığında yutkunduğunu fark ettim.
‘’Bilmiyorum... Tamam, sonra anlatırsın.’’ Bileğimdeki parmakları gevşemişti. Saniyeler içinde tezgahına döndü ama hala birbirimize uzak değildik. Sadece kafası karışmış gibiydi. ‘’Koruman nerde?’’ diye sordu aniden, konuyu değiştirmek istediğini anlamıştım.
‘’İşinde gücünde.’’ Son yudumu da alıp boş fincanı yerine bıraktım. Soğuk zeminden ses yankılanmıştı.
‘’Boş zamanlarında koruma yani,’’ dedi gözlerini gözlerime diktiğinde. Yavaş adımlarla tam önünde durdum.
‘’Sen Pars’ı kıskanıyorsun,’’ diye fısıldadım kararlı bir ifadeyle. ‘’Hala mı Asır?’’
‘’Hı?’’ Sertçe yutkundu. Kahve gözleri doğrudan gözlerimdeydi. Dudaklarımı dudaklarına yaklaştırdığımda nefesi yüzüme indi, damla sakızı gibi kokuyordu. Avucumu kalbine koyduğumda kalbi göğsünden fırlayacak kadar hızlanmıştı. Geri çekilerek boş fincanı onun tarafına ittirdim. Omzumdaki çantamın sapını düzeltip dosyalarımı elime aldım. Oradan çıkmadan son bir kez ona dönüp baktım. ‘’Asır,’’ diye mırıldandım. ‘’Görüşmek üzere.’’
Tabela asılı kapıdan çıktığımda yeniden serin havayla çarpışmıştım. Yutkundum ve başımı arkama çevirerek ona baktım. Aynı yerde, yere öylece bakakalmıştı.
Asır... Onunla okulda tanışmıştım. Çıkışta yurdumun önüne kadar benimle yürür, annesinin beslenme çantasına koyduğu çikolataları bana verirdi. Ben büyüdüm, o da. Yıllar geçti, kahvecide karşılaştım ve artık orası benim kahvecim oldu. O çocuk şimdi de kahve veriyordu bana. Hazırlarken sürekli lafa tutuyor, kafeinsiz kahve koyduğunu gizlemeye çalışıyordu; çünkü ne zaman görsem kafein istiyorum diye başını şişirirdim. O’ysa fazla kafeinden kalp çarpıntım olabileceğine endişelenip beni dinlemiyordu. Bir ay önce buraya Pars ile gelmiştim. Anlamıştı, gördüğü an anlamıştı. Pars aptal bir adam değildi, o da anlamıştı üstelik. Birbirlerinden nefret etmeye başladılar ama ikisinin de üç beş kelimeden öte iletişimi olmadı. Ne neydi, ne değildi anlamıyordum. Pars’a aşıktım ve hepsi buydu.
Kendimle konuşa konuşa adliye binasına vardığımda asansörle en üst kata, benim için ayarladıkları çalışma odasına geçmiştim. Henüz Sedef ve Güney yoktu. Masama geçip eşyalarımı yerleştirdim ve saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yapıp çizime başladım. Telefondan yıllar önce duyduğum parçayı başlatıp onun eşliğinde eskizi tamamlamaya başladım.
Mreyte ya mreyte…
Lübnanlı bir kadın söylüyordu. Sesinde farklı bir duygu vardı. Sözlerinden hiçbir şey anlamasam da içim acıyordu. Kadının içi yanıyorcasına telaffuz etmesi göğüs kafesimde bir yerlere dokunuyordu. Birine, bir yere haykırıyordu şarkı sözleriyle sanki. Açtım telefonu, baktım çevirisine, değildi. Başkasına söylemiyordu.
Kendine söylüyordu bu şarkıyı.
Tarif edemediğim, içimde yaşayan bir yere dokunmuştu. Kendine yabancı bir kadınındı bu sözler. Aynaya baktığında gözlerinde yabancı gören bir kadının.
Ne kadar büyürsen büyü, ne kadar değişirsen değiş, sen bensin ben de sen.
Benim gözümde zaten altı yaşındasın ah aynam.
Altı yaşında.
Babam ben beş yaşına kadar başucumdaki gece lambamı kapatmaya uğrar, alnıma bir öpücük kondurup giderdi. Altı yaşımdan sonra, beni öpmeyi de bıraktı lambamı kapatmak için uğramayı da.
Çise yıllardır benimle konuşmuyor. Onunla altı yaşımda kesmiştim ilişiği.
Altı.
Seni altı yaşında terk ettiler.
Yedinde anlayamadın.
Sekizinde kaldın Liva. Sen sekiz yaşında kaldın.
Her şey altı yaşında başladı.
Buradayım. Yirmi altı yaşımda. Bundan tam yirmi yıl önce kayboldum. Şimdi elimde kalemim, önümde eskizimle bir mimarım. Belki onun gibi değilim, onun... Açelya gibi. Füsun Açelya Saraç. Hiçbir zaman birinin Liva’sı olmadım belki. Onun gibi altın sarısı saçlarım olmadı, ya da anneminki kadar yeşil gözlerim. Onlar kadar güzel olamadım hiç. Aynaya baktım. Kimdim.
Aynam, aynam… Sana hikayemi anlatacağım. Söylesene bana kimim ben?
Sana hikayemi anlatacağım... Söyle bana, neden saçlarım sarı değil?
Telefonun titreşimi masada cızırtılar çıkarttığında parmaklarım güç tuşuna yöneldi. Yavaşça şifremi girdim ve uzun zamandır beklediğim o mesajı okudum.
‘’Mavi olduğunu biliyorum.’’ (14.44)
Artık biliyordum. Ya muazzam bir yalancıydım... Ya da evet, aptal. O sürtüğün beynine sıkan bendim.
İki kelime. Dokuz harf.
Ben Liva Tamay.