19. BÖLÜM- CANIMIN CANI

 19. BÖLÜM- CANIMIN CANI

‘’Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.’’ -Necip Fazıl Kısakürek

Camdan vuran güneş öyle parlaktı ki gözlerimi açtığımda birkaç saniye kör olduğumu sandım. Uyku mahmurluğuyla yanağımı kaşıdım ve sırtıma sarılan sıcaklığı hissettim. Geriye döndüğümde uzun siyah kirpikleri öyle tapılası görünüyordu ki nihayet kırpıştırmadan gözlerimi açabilmiştim. Onunla yeni bir güne uyanmak, en son çocukluğumda hissettiğim ve yıllardır saklanmış bir duyguyu açığa çıkardı. Huzur. Babam ölmeden, ne yaptığını algılamadan, her şeyi süper sanan o üç yaşındaki Açelya’nın huzuru. Gözlerimi açtığımda tarçınlı kek kokusu ve annemin mırıldandığı karadeniz şarkıları çarpardı yüzüme. Şimdi Karan’ın kirpikleri. Gözünün içine bakarken harelerinde kaybolduğum, karanlığı andıran ama aksine içimi ısıtan o kara gözleri uyurken de çok güzeldi. Kıpırdadığımı hissettiğinde kollarını bana sararak uyumaya devam etti. Çıplak göğsünde gördüğüm dövme, odağımı dağıtıp duruyordu. Gerçekliğini algılayamadım. Işaret parmağımı dövmenin üstünde gezdirdiğimde karnımı tuhaf bir his sardı. Olmam gereken yer burasıydı, Karan’ın kollarının tam arası. Bakışlarım adımın üstünde gezinirken fısıltıyla mırıldandım, Füsun. Bankta küçük bir kız çocuğu. Elinde okuduğu not... Oraya bırakılmış, kimin yazdığını bilmediğim o notu Karan yazmıştı. Anlaşılmadığımı hissettiğimde gittiğim bank, Karan’ın oturduğu bankmış. On beş. Tam on beş yıldır tanıyormuş beni. Kimsenin görmediğini düşündüğüm, sabahı zor ettiğim gecelerde beni gören biri varmış. En sevdiğim çantayı ne kadar kullandığımı, hangi kolyeyi taktığımı izlemiş. Pars var diye çıtı çıkmamış; ama sevmekten hiç vazgeçmemiş. On beş koca yıl beni beklemiş. O gün... O gün metroda olması tesadüf değildi. Panik halinde olmasaydım müdahale etmeyecekti belki, ya da... Parti gecesi bahçeye çıkarken iyi misin diyen adam, Karandı. Tabii ya, nasıl bu kadar kör olabildin Açelya. Sevilmemekten şikayet ederken görmemişim seveni. Insan o kadar inanınca görülmediğine, onu görene de körmüş demek. Az uz değil, on beş yıl... Görmemişim. Onu bilmeden yok saymışım. Canını acıtmışım ve karşılığında beni sadece sevmiş. Saçlarımı kestiğimi fark etmiş, havuza düşünce kurtarmış beni. Kollarımı ona sımsıkı sararak duygularımın beni ele geçirmesine izin verdim. Onu sarmama karşılık daha da sarıldı bana, ardından saçlarımın arasına bir öpücük kondurdu. Seni seviyorum Karan. Seni çok seviyorum kara gözlü, kömür karası saçlı adam.

Başparmağımı alnındaki hafifçe beliren çizgilerin üstünde gezdirdim, terlemiş sırtını ağır ağır okşadım. Bir ara başımı boynuna gömüp kokusunu ciğerlerime çektim. Geniş omuzları serindi ama sırtı terlemişti. Ellerimi kol kaslarında gezdirip koynundan bir saat çıkamadım ama en son, yavaşça yanından ayrılarak üstünü örttüm. Camı kapatıp rüzgarı engelledim ve onu huzurla uyurken izledim. Yanından ayrılamıyordum. Bu aşık olduğunuzda çaydanlığa gülümsemekle eşdeğerdi. Nihayetinde ayaklandım. Karan’ın masamın üstüne fırlattığı gömleğini alıp çıplak sırtıma geçirdim. O kitaplarda okuduğumuz başrol kızlar vardı ya, tam şimdi öyle hissetmiştim işte. Sevdiğim adama yıllar sonra kavuşmuş, kollarında uyumuş, sabah dizlerime dek uzanan gömleğini giyinmiştim. Klişe ama güzeldi, çok güzel. Gülümseyerek odamdan ayrıldım ve banyoya ilerleyip yüzümü yıkadım. Nemlendiricimi ve güneş kremimi sürdükten sonra saçlarımı tarayarak kulağımın arkasına sıkıştırdım.

Banyodan çıktığımda mutfağa çevirdiğim adımlarım kahve makinemin önünde durdu. Biri siyah, diğeri gri iki kupayı raftan indirdim ve hafifçe esnerken elimi dudaklarımın üstüne kapadım. Sıcacık yatağa, onun koynuna dönüp saatlerce, belki bir gün ya da birkaç gün uyuma, onunla yataktan çıkmama fikri öyle cazipti ki şeytanın aklıma girmesine izin vermemeliydim. Belki şeytan bendim. İki kupa kahve hazırlayarak yeniden Karan’ın yanına döndüm. Eğilerek dudaklarına uzun bir öpücük kondurduğumda kara gözlerini açmıştı.

‘’Günaydın,’’ dedim sakince, gülmeme engel olamamıştım. ‘’Sevgilim.’’ Yatakta doğruldu, oturur pozisyona geldi ve yastığı düzelterek arkasına yaslandı. Yanına oturup elimdeki kupanın birini ona uzattım. ‘’Sana kahve yaptım, nasıl içtiğini bilmiyorum ama.’’ Kupaya uzanarak elimden aldı ve küçük bir yudum alıp yutkundu.

‘’Elinden zehir alsam kabulüm,’’ dedi uykulu sesiyle. Bakışları üzerime kaydığında histerik bir sırıtış belirdi dudaklarında. ‘’Gömlek terletir seni.’’ Utanarak kahvemi yudumladım. Tadı zift gibi acıydı, burnumu kırıştırarak memnuniyetsizce baktım.

‘’Acı,’’ dedim dudaklarımı büzerek. ‘’İçme içme.’’

‘’En güzel acı.’’ Bunu kahveye değil bana söylemiş gibiydi. Onu acıtsam da en güzel acısıydım belki. Bu durum günden güne azap çektirebilirdi birine. Onu istemeden bu kadar kırabilmiş olmaksa tam benlik bir hareketti. Birini sevmişsin, o seni kırmış. Sebebi neydiyse bile ortada bir yara vardı, göz ardı edilemeyecek bir yara. ‘’Gelsene,’’ dedi kupayı yanındaki komidinin üstüne bırakarak. Kollarını iki yana açtı ve dudaklarını ıslattı. ‘’Canımın canı... Gel.’’ Kahvemi bırakıp kucağına yerleştiğimde üstümü örterek sımsıkı sarıldı. Gözlerini gözlerime dikti ve yeniden üzerime odaklandı. ‘’Sıcak güzelim...’’ dedi fısıltıyla, üstüme giydiğim gömleğinin düğmelerini bir bir açıyordu. ‘’Sıcak, ben seni ısıtırım boş ver şunu.’’ Düğmelerin hepsi açıldığında gömleği kollarımdan yavaşça sıyırıp dudaklarını göğüslerime indirdi. Dudaklarım istemsizce aralandığında kendimi onun kollarına bırakarak içimi gıdıklayan sıcak nefesini hissettim. Dudakları dün gece olduğu gibi her zerremde dolaşıyor, beni heyecanlandırıyordu.

‘’Aşkım...’’ Bir an duraksadı ve ona ilk aşkım diyişimi hissetti, ardından dili kasıklarımdan aşağı kaydı. ‘’...Ah’’ Karan bacaklarımın arasına indiğinde parmaklarımı saçlarının arasına geçirip hafifçe çekiştirdim. Gözlerim zevkten yukarı kayıyor, diğer elimle çarşafı avuçluyordum. Birkaç dakikanın ardından bacaklarım titremeye başlamıştı. Karan dudaklarını yalayarak yanıma çıktığında sırıtıyordu. Nefes nefeseydim.

‘’Sen benim bağımlılığımsın Açelya... En tehlikeli maddemsin.’’ Başparmağını dudaklarımın üstünde kaydırırken dilimle parmağını ıslattım. Ben yaptıkça o ağzıma dek uzatmıştı, parmağını emiyordum. ‘’Tadın çok güzel.’’ Elimle elini tutup yapmayı kestiğimde gülümsedim.

‘’Biraz daha yataktan çıkmazsak işe geç kalabiliriz.’’ Çenemi tutarak kocaman gülümsedi. Karan’ın ilk kez gözleri parlıyordu, Füsun’una bakarken.

‘’Meğer savcı hanımı olunca insanın, ne büyük gurur duyuluyormuş.’’ Utanıp başımı indirdiğimde ellerini yanağıma yerleştirip saçlarımı öptü. Önüme düşen saç tellerini kulağımın ardına itip şakaklarımı, dudağımın kenarını ve boynumu öptü ardından. İçim gitmişti. ‘’Hadi bakalım, kahvemizi içip giyinelim.’’ Çarşafı kaldırdığında üstünde hiçbir şey yoktu. Tırnaklarımı göğsünden karnına doğru kaydırdığımda gözlerimin içine baktı. Adem elması oynadığında onu etkilediğimi anlamıştım. Biraz daha kalkmazsam yeniden bacaklarımın arasına inebilirdi.

Koynundan kalkarak kahvemi kaptım ve dolabımı açıp giyeceğim şeyi seçmeye koyuldum. Karan arkamdan dolaşarak banyoya ilerlerken omzuma bir öpücük daha bırakmıştı. Kıkırdayarak katlı kalem eteğimi çıkarttım raftan, askıdaki mavi gömlek ve eteğimle aynı renk siyah ceketi de çıkartarak yatağın üstüne bıraktım. Alt çekmeceyi açarken sürgüsü hafifçe gıcırdamış, odada yankı yapmıştı. Temiz bir çift iç çamaşırı alırken ağzıma nerden takıldığını bilmediğim o türküyü mırıldanıyordum. Zaten bende talih yok. Seni benden alırlar. Salına da salına da gel. Hadi yavrum. Dön dolaş yine bana gel.

‘’Kırmızı giy.’’ Şarkıyı kesip arkama döndüğümde beni izlediğini fark ettim. Hala giyinmediği için gülerek onu süzmeye başladım.

‘’Evimde çıplak bir adam var, komşular!’’

‘’Açelya’nın sapığı.’’ Birkaç adım atıp önümde durdu. Aramızda bir adım bile boşluk kalmamıştı.

‘’Karan’ın sapıklığı.’’

‘’Karan’ın Açelya’sı.’’ Ona arkamı dönerek dolabımın kapaklarını kapattım, inadına siyah bir iç çamaşır alıp yatağa ilerlediğimde bıyıkaltı gülüyordu. ‘’Siyah da severim,’’ dedi sesini sabit tutmaya çalışarak.

‘’Arsız,’’ dedim cevaben gözlerimi kısarak. ‘’Önce ben duş alacağım.’’ Eliyle geçmemi gerektiren bir işaret yaptığında banyoya ilerledim. Küveti doldurup sıcak suya girdiğimde hızla köpüklenip durulandım. Hızlı bir duş olmalıydı çünkü aklım Leyladaydı. On beş dakika sonra bornozuma sarınıp odama girdiğimde Karan telefondaydı. Beni gördüğünde masaya bırakarak beni izlemeye başladı. ‘’Göz hapsi mi yedim?’’ Yataktan kalkıp banyoya ilerlerken göz kırptı. O odadan ayrıldığında aklım telefonuna takılmıştı. Neye bakıyordu acaba ben gelmeden önce? Irademe sahip çıkamadım ve yatağın kenarından dönerek komidinin üstündeki telefonu aldım. Şifresi vardı. Birini on beş yıl seven adamın telefon şifresi de sevdiği kadınla alakalı olmalıydı, değil mi? Çizgisiz F çizdiğimde tek denemede açıldı. Ah Karan, düz adamsın. Elim ilk olarak mesajlar kısmına yöneldi. Saniyeler sonra en üstteki görüşmeyi açıp sertçe yutkundum. Onu, eski sevgilisini Liv diye kaydetmişti ve işin garip yanı son mesajdı. Daha doğrusu bir görüşme kalmamış, yalnızca bir mesaj kalmıştı bu sohbette. Birkaç ay önceye ait. O da Karan’ın attığı son mesaj.

‘’Bu sondu. Bitti.’’ (22.08)

Ne sondu ve Karan bir şey saklıyorduysa bu sohbeti neden silmemişti bilmiyordum. Belki de telefonunu kurcalayacak kadar kaçık bir kadın olduğumu benimle asla ilişkisi olmadığından bilmiyordu. Üzgünüm Karan, ben ilişkide güvensiz biriyim. Bu beni pislik yapar mı? Babam annemi sevmiyordu ve hayatımda sevdiğim ilk adamın güvenimi yerle bir etmesi beni şimdiki kadına dönüştürdü. Galerisine tıkladığımda mailin doluluğundan fotoğraflar yedeklenmemişti. Bir erkeğin galerisini bu kadar dolu görmemiştim daha önce. Son çektiği fotoğraflar birkaç belgeydi, çalışırken çekmiş olmalıydı. Aşağı doğru kaydırdıkça her birini inceliyor, gözümden kaçmaması adına yavaşça geçiyordum. Bir kadın vardı, annesi miydi bu? Kucağında bebek olan bir kadın. Göğsüme ağrı saplandığında fotoğrafı kapatıp biraz daha kaydırdım. Ne arıyorsun Açelya? Güvenini kıracak herhangi bir şey, eski sevgilisiyle bir fotoğraf mesela? Yoktu. Sokakta simsiyah bir kedi, uzaktan hoş görünen bir çiçekçi, bana hediye ettiği zambaklar ve birkaç selfiesi. Fotoğraflarını hiç görmemiştim. Onu hep yanımdayken görüyordum. Fotoğrafların hepsi siyah beyazdı ve hiçbirinde gülmüyordu. Sabahtan beri yanımda sırıtan adam, bu fotoğraflarda gülmek ne demek bilmiyor gibiydi. Kapatmadan hemen önce parmağımın hemen altındaki o fotoğrafı gördüm. Oldukça eski bir tarihe gelmiştim. Evet, yıllar önceye.

Yıl 2010.

Uras’ın anı kalması için yüzümü yakından çektiği o fotoğraf. Bu fotoğrafı Karan’a mı atmıştı? Galerideki tek renkli fotoğraf buydu. Gözlerim o kadar yeşildi ki kendimi hiç böylesine görmemiştim. On iki yaşındaydım. Tam on iki.

Uras ve Karan tanışıyordu. Uras ona benim fotoğrafımı atmıştı, bunun için iyi veya kötü bir iletişimleri olması gerekirdi. Şimdi düşmanlardı. Öyleyse bu fotoğrafı Karan’ı tehdit etmek için atmış olabilir miydi? Ama Uras da küçüktü ve bana hiçbir zaman yanlışı olmamıştı. Bu ne demekti anlamıyordum. Bende dahi olmayan bu fotoğrafın burada işi neydi, gerçekten bilmiyordum. Karan duştan çıkmadan son kez WhatsApp’a göz gezdirmek istedim. Yeniden, girer girmez ilk sırada arşivlenmiş sohbetler, onunda içinde Liv vardı. Birkaç ay önceye aitti. Yutkunarak tıkladım ve mesajlarını okumaya başladım.

Liv: ‘’Zinciri attın mı?’’ (20.09)

Liv: ‘’Karan?’’ (20.16)

Karan: ‘’Liva bana yazma.’’ (21.07)

Liv: ‘’Açelya’nın yanında mısın?’’ (21.08)

Karan: ‘’Kan örneklerini değiştiriyorum.’’ (21.08)

Liv: ‘’Bence beni seviyorsun.’’ (21.10)

Karan: ‘’Kendini kandırıyorsun.’’ (22.11)

Liv: ‘’Beni öpmek istemiyor musun?’’ (22.13)

Karan: ‘’İstiyorum.’’ (22.15)

Karan: ‘’Böyle telefonu sikiyim, mesajın devamını atamadan dondu. İstiyorum ama Açelya’yı.’’ (22.17)

Liv: ‘’Yalan ağzına yuva yapmış. Beni istiyorsun.’’ (22.17)

Karan: ‘’Liva, kaşınma.’’ (22.19)

Liv: ‘’Kaşısana.’’ (22.20)

Karan: ‘’Liva.’’ (22.22)

Liv: ‘’Karan?’’ (22.22)

Karan: ‘’İyi geceler.’’ (22.24)

Liv: ‘’En sevdiğin rengi giyinmiştim. Davet etmek istemediğine emin misin?’’ (22.25)

...

Karan: ‘’Belki... Sonra.’’ (22.30)

Bu kadardı. Belki... Sonra. Ne demekti. Görüşmüşler miydi yani? Bravo. Bir erkeğin sevgisi bu kadar olur, ben gözümde büyütüyorum demek. Eski sevgililerdi Açelya, yatmalarından normal ne var? Ama hayır, istemiyorum. Istemiyorum mu, artık tamamen Karan’ı kıskanıyorsun Açelya. Geçmiş olsun.

Telefonu aynı yere bırakıp bornozu çıkarttım ve tek hamlede iç çamaşırlarımı giyindim. Gömleği, eteği ve ceketi de geçirdikten sonra elimdeki tek olan koyu kahve ruju dudak kalemi ile çerçeveleyip sürdüm. Siyah bir göz kalemi ve maskara ile ortaya çıkarttığım yeşil gözlerim, hoşuma gitmişti. Birkaç dakika sonra Karan, bana ait havluyla içeriden çıktığında komik görünüyordu. Sadece altını bağlamaya bile küçük gelmişti ve eliyle düşmemesi için tutuyordu. Ona gülmek istemiştim ama içime oturan Liva mesajlarıyla sadece izledim.

‘’Açelya küçücüksün.’’ Evet Karan, ben hala on iki yaşındaki o küçük kızım. Galerinin en dibinde sakladığın o fotoğraftaki Açelya.

‘’Sen kocamansın,’’ diye karşılık vererek yanından banyoya ilerledim. Saç kurutma makinesini çalıştırıp tarakla kurutmaya başladığım saçlarım, yaklaşık on dakika da kurumuştu. Umarım fön bozulmazdı. Banyodan çıktığımda odanın kapısından Karan’ı gördüm. Pantolonunu giyinmiş, gömleğinin düğmelerini ilikliyordu. Dayanamadım ve yanına yaklaşarak düğmelerini iliklemeye ben devam ettim. Kafamı yaklaştırıp tenini kokladığımda benim şampuanım kokuyordu. Lavanta aromalı duş jelimi kullanmış olmalıydı. Gözlerine bakmadan yalnızca düğmeleri ilikledim, yakasını düzelttim ve odadan çıkmak için arkamı döndüm ancak o, beni bileğimden tutarak kendine doğru çevirdi.

‘’Bir sorun yok değil mi?’’ diye sordu sakinlikle. Nasıl anlamıştı. Başımı olumsuzca sağa sola salladığımda çenemden tutarak başımı kaldırdı. Göz göze gelmiştik. ‘’Açelya?’’

‘’Hı.’’

‘’Sorun ne?’’

‘’Ben sadece,’’ Yanağımı tırnak uçlarımla kaşıyarak saçımın uçuyla oynamaya başladım. ‘’Benimleyken... Liva ile yapıp yapmadığını-’’

‘’Sadece,’’ dedi lafımı bölerek. ‘’Sadece ilişki içindeyken oldu.’’

‘’Beni seviyorken ona nasıl dokundun Karan?’’ dedim onu dinlemeden. Gözlerine baktım dimdik. ‘’Çok mu hoşuna gidiyordu?’’ Sesli bir nefes vererek gözlerini kaçırdı, ardından yeniden bana döndü.

‘’Çıkar ilişkisiydi.’’ Tek kaşımı kaldırarak sessizce dinlemeye devam ettim. ‘’Daha çok al ver gibi.’’

‘’Öpücükler dahil,’’ dedim sırıtarak, öfke sırıtışıydı bu. ‘’Ne renk sevdiğini bilen, iç çamaşırını senin zevkine göre ayarlayan bir çıkar.’’

‘’Hiçbirinin anlamı yoktu... Hepsi, duygusuzcaydı. Ona hiç aşık olmadım Açelya.’’

‘’Sadık olduğunu düşündüğüm için hata bende Karan.’’

‘’Açelya...’’ dedi ellerini yanaklarıma yerleştirip, yüzünü yüzüme yerleştirdi ve gözlerimin içine baktı. ‘’Seni düşünüyordum.’’ Avuçlarımı kol kaslarına dayadığımda başparmağımla yavaşça okşadım. ‘’Onun yatağında, seni düşündüm. Dokunduğum onun teniydi, aklımdaki sendin.’’

Buna kendim adına sevinmem gerekirdi ama ben sevinemedim; çünkü Liva’nın yerinde olmak istemezdim. O bir kadındı, bunu hak etmemişti. Yine de Karan’ı da suçlayamazdım. Beni severken onunla birlikteydi ve bile isteye yaptığını düşünmüyordum. Dediği gibi çıkar ve zorlama olmalıydı. Içimi bir nebze rahat ettirince dudaklarına minik bir öpücük bıraktım.

‘’Yeterli,’’ diye mırıldandım sakallarını okşayarak. ‘’İşe geçelim.’’ O da uzatmak istemiyor gibiydi. Bana gülümseyerek yanımdan ayrıldığında çantamı hazırladım, kapıya doğru ilerledim ve topuklu ayakkabılarımı giymek için aşağı eğildim. ‘’Çıkar her neyse... Bir gün anlatacaksın.’’

‘’...Anlatacağım. Al bakalım.’’ Doğruldum ve uzattığı sandviçi gördüm. Iki tane yapmıştı. Diğer elindeyse sıcak su olduğunu tahmin ettiğim termos ve iki paket nescafe vardı. ‘’Sen duştayken yaptım, yolda yiyelim.’’ Çok lezzetli görünüyordu. Salam, sürülen peynir, domates ve nane. Tüm malzemeleri öyle bol koymuştu ki ekmeğin arasından taşmışlardı.

‘’Her sandviç böyle olacaksa bin kilo oluruz.’’

‘’Ben seni bin kilo da severim.’’

‘’Ağır yalancısın.’’

‘’Alınırım bak.’’ Ayakkabılarımı giyip çantamı koluma taktım. Karan da kabanını alıp telefonunu cebine attığında tokmağı çevirmeye kalktım. Tam o an beni kapıyla kendi arasına sıkıştırıp boşta kalan elini kapıya yasladı, üzerime daha çok çökmüştü. ‘’Ben sana yeni kavuştum Açelya, çalışırken çok özleyeceğim.’’ Sinsice gülümsedim.

‘’Özlem iyidir, ilişkiyi ayakta tutar.’’ Gülerek derin bir iç geçirdi. ‘’Ne o? Bir için gitti sanki.’’

‘’Sana içim gidiyor.’’ Kolunun altından sıyrılarak ona baktım. Elini kapıdan çektiğinde açtım ve daireden ayrıldık. Aşağıya indiğimizde kendi aracına ilerlediğini gördüm.

‘’Ya bugün benimkini kullansak? Kendi arabamı özledim.’’

‘’Seni işe bırakıp öyle geçeceğim.’’

‘’Akşam?’’

‘’Mesain bittiği dakika kapındayım... Belki mesainde de kapındayımdır.’’

‘’Bunu sevdim,’’ dedim ikna olduğumu belirten bir ifadeyle. Kapımı açtığında hızla geçip emniyet kemerimi takmaya koyuldum. Sürücü koltuğuna oturdu ve kendi sandviçini de benim kucağıma bırakarak arabayı çalıştırdı. ‘’Özel şoförüm.’’ Kahkaha atıp yüzüne baktığımda güldüğünü gördüm.

‘’Şahsi adamınızım Açelya Hanım. Bütün pis işlerinizi bana yaptırabilirsiniz.’’ Çantamı arka koltuğa koyup yukarı sıyrılan eteğimi aşağı doğru çekiştirmeye çalıştım. O sırada Karan’ın gözleri üst bacağıma çıkmış, süzmeye başlamıştı bile.

‘’Şahsi sapığım.’’ Sandviçlerin streçlerini çıkartıp birini ona uzattım. Başını olumsuzca salladı, kaşlarım çatılmıştı. ‘’Alsana.’’

‘’Sen yedirir misin?’’

‘’Şımarıyorsun.’’

‘’Araba sürüyorum, kaza mı yapalım?’’

‘’Kaçığın tekisin,’’ dedim sandviçi ısırmasını beklerken. Koca bir ısırık aldığında onunkini dizimin üstüne koyup kendi sandviçimi yemeye başladım.

‘’Torpidoda karton bardak vardı.’’ Torpidoyu açtığımda nane şekerleri ve birkaç su şişesinin yanında gerçekten karton bardak vardı. Gülümseyerek aldım ve nescafeleri dişleyerek yırtıp bardağa döktüm. Üstüneyse termostaki sıcak suyu eklerken oldukça yavaştım.

‘’Nane şekerlerini ne zaman kullanacağız?’’ dedim bilmiş bir ifadeyle. Tepkisini merak etmiştim ve tam tahmin ettiğim gibi şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.

‘’Akşam kullanalım yavrum.’’ Kahvesini uzatıp almasını bekledim. Yanına koydu ve sandviçten bir ısırık daha aldırdım. Zaten ikinci ısırıkta sandviçin yarısı bitmişti. Çekecekken sağ elini direksiyondan kaldırıp elimin üstüne koydu durmamı istercesine. Lokmasını yutkunduğunda sandviçten o kadar büyük bir ısırık aldı ki geriye minicik ekmeği kalmıştı. Gözlerimi kocaman açıp onu izledim.

‘’Kahveyle yiyecektik ama-’’

‘’Çok iyi yapmışım ya,’’ dedi hemen ağzı henüz ekmekle doluyken. Çok komik homurdanmıştı. Boğazımı temizleyip kendi sandviçimi kahvemle birlikte yemeye başladım. Yol boyunca yavaş yavaş yedim, rastgele çıkan radyo haberlerini dinledik ve yaklaşık kırk dakika sonra adliyeye vardık. Araçtan inmeden uzunca öptü dudaklarımı, çantamı aldım ve binaya doğru yürümeye başladım. Kapının önünde durup arkama döndüğümde ona sevinçle el salladım. Karşılık verip el salladı ve saniyeler içinde gözden kayboldu.

Adliyeye girdiğimde topuklularım yankı yapmaya başlamıştı bile. Odamın önüne vardım, Efsa beni görüp geldiğinde yüzünde tuhaf bir ifade vardı. Kapımı açarken dudaklarını ıslattı.

‘’Günaydın savcım.’’

‘’Günaydın.’’ Ben içeri geçerken o yerine dönmeyi düşünüyor olmalıydı. Ona gitmeden aklımdaki şeyi söylemem gerekiyordu. ‘’Gel bakalım benimle.’’

‘’Geleyim savcım.’’ İçeri girdikten sonra kapıyı kapattı. Saçlarını düzeltip beni izlemeye koyulduğunda kabanımı portmantoya asıp çantamı masamın üstüne koydum. Cep telefonumu da masaya çıkartırken sesli bir nefes verdim. Eteğimi düzelterek koltuğuma oturdum ve Efsa’ya baktım. Bugün çok şıktı.

‘’Çok hoşsun.’’ Anında tebessüm ederek başını yana yatırdı.

‘’Çok sağ olun savcım, bugün sizde her zamankinden farklısınız,’’ dedi. ‘’Gözleriniz parlıyor.’’

‘’Öyle mi?’’

‘’Evet... Savcım, acaba şu adamla mı birliktesiniz?’’ Kaşlarımı kaldırıp boğazımı temizlediğimde burnunu soktuğunu anlamıştı. Çalışmaya başladığımızdan beri belli sınırlarımız vardı ve o çerçeveyi koruyor, iyi bir iletişim kuruyorduk. Hiçbir zaman yanlış bir hareketi olmamıştı bana. En son evine gitmemi saymıyorsak eğer. ‘’Özür dilerim, ağzımdan kaçıverdi. Sizi dinliyorum savcım.’’ Ellerini önünde birleştirip mahcup bir ifadeyle baktı. Onu kırmak istemedim.

‘’Şu adamla,’’ dedim onu tekrar ederek, gülüyordum. ‘’Karanla, evet.’’ Gözleri parlayarak başını kaldırdı.

‘’Gerçekten mi? Çok yakışıyorsunuz.’’

‘’Teşekkür ederim. Ben senden bir şey rica edeceğim.’’

‘’Buyurun.’’

‘’İdil’e verdiğim eşyalardan dna örnekleri alınsın. Dün ortalığı karıştıran vakada klozette organ parçaları bulunmuş. O organlardan dna alınma ihtimali varsa İdil’e verdiğim dna’lar ile eşleşiyor mu baktır. Gizli, kimsenin haberi olmamalı Efsa.’’

‘’Tamam, başka isteğiniz olursa dışarıdayım.’’ Başımla onayladığımda odadan ayrıldı. Önümdeki dosyaları açıp detayları incelerken kapım çalınmıştı. Doktor olsam bu kadar açılmazdı kapım, belli hasta sayısı olurdu en iyi ihtimalle.

‘’Gel.’’ Kapıyı açan Parstı. Bu adam beni mi izliyordu bilmiyorum ama adliyeye adım attığım an odamda bitiyordu.

‘’Günaydın,’’ dedi sert bir tonda. Karşımdaki koltuğa oturarak arkasına yaslandı. Bugün spor giyinmiş, gözlüğünü takmıştı.

‘’Günaydın.’’ Dudağının ve burnunun kenarı morarmış, kanı kurumuştu. Karan’ın yumruklarından olmuş olmalıydı. Her şeye rağmen hiçbir şey olmamış gibi tavır takınması garibime gidiyordu.

‘’Karan’ı araştırdım d-’’

‘’Araştırma,’’ diye araya girdim lafını kesip. Gülmeye başlayarak yerinden hafifçe kımıldadı.

‘’Ne?’’

‘’Ona güveniyorum.’’

‘’Hmm.’’ Gözlerine baktığımda söylemesi gereken önemli şeyler olduğunu anlamıştım. Içim içimi yiyordu ama Karan’a güvenmiyor gibi davranmak, özellikle Pars’a belli etmek isteyeceğim son şey bile değildi. Çevremi geçtim, bir ilişkiye başladığım adama içten içe güvenmek istiyordum, gerçekten güvenmek. Kötü bir şey yapmayacağına inanmak, iyi tarafını görmek, bardağın dolu tarafından bakmak istiyordum bu kez. ‘’Liva’yla ne yaşadığını biliyor musun?’’ Hayır, ilişkilerine girme Pars. Orası gerçekten kilit.

‘’Bilmek istemiyorum,’’ dedim iç sesimi susturarak. ‘’Benimle daha güzellerini yaşadığına emin olabilirsin.’’ Dişlerini sıkmış olmalıydı çünkü çene kasları gerilmişti, sinir olmuşa benziyordu. İşte böyle.

‘’Peki senden sakladıkları... Hiçbiri mi umurunda değil?’’

‘’Ne diyorsun Pars?’’

‘’Seni havuza iten Liva’ymış. Karan bunu öğrenmiş ama susmuş.’’

‘’Sus.’’ Kahkaha atarak gözlerime baktı.

‘’Kaç yaşındasın Açelya... Hala o küçük kız gibi davranıyorsun.’’ Elindeki ekranı açık telefonu önüme koydu ve videoyu başlatıp izlemem için geri çekildi. Görüntüler o güne aitti. Ayağıma kramp girdiğinde Karan’ın kurtardığı, onu kabinde beklediğim ve o sırada onun Liva ile konuştuğu. Liva’nın parmakları Karan’ın tişörtünü yukarıya doğru sıyırdığında nefesimi tuttum. Devamında olacak şeylerden korkuyordum ama saniyeler sonra Karan, Liva’nın boğazını sıkmaya başlamıştı. Onların arasında ne dönüyordu öyle? ‘’Hiçbir şey anlamadın değil mi?’’ dedi Pars bilmişlikle. ‘’Aralarında bir bağ var. Aşk ve nefret, ikisinde de.’’

‘’Bunlar benim umurumda değil.’’ Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim. Telefonu önümden alıp cebine koymuştu. ‘’Sevgilinin Karan’a yaklaşması mı zoruna gitti?’’

‘’Ben Liva’yı kaptırmam, Açelya.’’

‘’Karan’a güveniyorum,’’ dedim kendimden emin bir ifadeyle, devam etmesine izin vermeden kesmiştim cümlesini. Gerçekten içten söylemiştim bunu. Alnındaki damarlar belirmişti işte, bingo. Karan’a güvenmem onu öfkelendirmişti.

‘’Kendini kandırıyorsun.’’

‘’Kim kendini kandırıyor görüyoruz.’’ Masamdan kalkıp yanına, koltuğa doğru yöneldim. ‘’Karan bana aşık, Pars. Her şeyi anlatıyor.’’ Yanında durup ona bakmak için başımı eğdim. Bana bakmak için başını kaldırdığında gözlerini yakından gördüm. Uzun zamandır bu kadar yakından bakmamıştım, mideme aniden kramp girdi, belli etmedim. ‘’Biliyor musun,’’ diye fısıldadım kulağına eğildiğimde. ‘’Ona aşık oldum... Buraya gelip bunları söylemenin anlamı yok.’’ Doğrulup yüzüne baktım. ‘’Senden nefret bile etmiyorum artık.’’

Koltuktan kalkıp hızla odadan ayrıldığında az önce kalktığı koltuğa oturdum. Elimi alnıma yaslayarak sindirmeyi beklerken kapı yeniden çaldı. ‘’Gel,’’ dedim soğuk bir ifadeyle. Kapı yavaşça açıldığında içeri geçen Efsa’ydı.

‘’Savcım, ne yapalım?’’

‘’Neyi ne yapalım?’’

‘’Dedektif odadan çıktı ama, söylemedi mi?’’

‘’Neyi Efsa?’’

‘’Organlar bir erkeğe aitmiş. İlk kez kadın değil, üstelik sadece adliyede olmamış... Katil farklı yerlerdeki klozetlere dağıtmış bedeni. Bornovadaki bir kütüphanede öğrenciler şikayet edince anlaşılmış, oraya da uğramış katil.’’

‘’Ne?’’ dedim dehşete düşerek, anlattıkları da neydi?

‘’Oradaki klozette boruyu tıkayan el bileğiymiş ve balık izi silinmemiş. Aynı kişi, savcım. Katil aynı kişi. Bambaşka versiyonla, erkeklerle devam ediyor.’’

‘’Bu ceset... Adliyeye, kütüphaneye nasıl girdi? Tuvaletlere kadar nasıl dikkat çekmedi anlamıyorum. Çöp torbasında mı? Neyde taşıdı bedeni? Kapıdaki güvenlikler nerede, koridordaki insanlar, savcılar, hakimler? Kolay mı dibimize kadar girmek?’’ Panikle hızlı nefes almaya başladım. ‘’Seri katil içimize kadar girmiş.’’

‘’Kamera kayıtlarını aradım ama bulamadım.’’

‘’Nasıl bulamadın?’’

‘’Yok savcım, silinmiş.’’ Başım dönmeye başladığında dengemi kaybederek önümdeki masadan tutundum. ‘’Savcım, iyi misiniz?!’’ Başımı salladığımda kolumdan biri tutarak koltuğa yavaşça oturttu, gözlerimi açtığımda Efsa olmadığını anlamıştım.

‘’Karan,’’ diye mırıldandım, midem bulanıyordu. Kesik organları düşünmek midemi ağzıma getirmişti. ‘’Kusacağım.’’

‘’Sen çıkabilirsin Efsa,’’ dedi Karan soğukkanlılıkla. Efsa odadan çıktığında yanaklarımı severek bana baktı. ‘’Güzelim?’’

‘’Katil çok yakında...’’ Öğürmeye başladığımda kafamı soldaki çöp kovasına doğru çevirdim. Kusamıyordum.

‘’Sana tuzlu kraker almamı ister misin?’’

‘’Yok, hayır.’’ Derin derin nefesler çektim ciğerlerime. Onu gördüğüme sevinmiştim. ‘’Bana sarılır mısın?’’ Beni kollarının arasına alıp sımsıkı sardığında kendine doğru çekerek kaldırdı. Masama yaslanarak beni kucağına aldığında boynuna koala kadar yapışmıştım. Benimle birlikte kapıya ilerleyerek kilidin üstündeki anahtarı çevirdi. Derin bir nefes aldım.

‘’Canım... Canımın canı.’’ Parmakları başımda, saç tellerimin arasında gezinirken hala kucağındaydım ve halimden çok memnundum.

‘’Hı,’’ diye mırıldandım başımı boynuna gömerek. Bu koku neydi, bu kadar güzel kokmak insanlık dışı olmalıydı. ‘’İnsafsız.’’

‘’Ne?’’

‘’İnsafsızsın.’’

‘’Neden?’’

‘’Nasıl koktuğunun farkında mısın?’’

Dakikalarca böyle kaldıktan sonra boğazını temizleyerek beni yavaşça yere bıraktı. ‘’Açelya,’’ dedi tuhaf bir tonda. Koltuğuma oturduğunda bende dizlerine oturdum. ‘’Kamera kayıtlarını silenin Efsa olduğunu düşünüyorum.’’

‘’Nasıl?’’

‘’O yüzden bulamamıştır,’’ dedi kinayeli bir ifadeyle. ‘’İşler dönüyor.’’

Gelen bildirimle masada titreyen telefonuma uzandım. Mesaj Leyla’ya aitti.

‘’Beni kurtar Açelya, yalvarırım.’’ (10.43)

 

Bu blogdaki popüler yayınlar

1. BÖLÜM- SONBAHAR ÇİÇEĞİ

2. BÖLÜM- KADEHİN DİBİNDEKİ GÜNAH

3. BÖLÜM- SULAR HALA BULANIK